Özünü ve Mânâsını Kavramak

Taatlerimizden duyacağımız haz, gönül iklimimizdeki terakkimize bağlıdır. Kudsî mekânlarda bulunmamız hasebiyle buralardan misal verelim. Bir kısım insanlarımızın kapıyla, yapıyla meşgul olduğunu görüyoruz. Miraç hadisesini müşrik kafalarına sığdıramayanlar, Peygamberimiz (sav)’e, Mescid-i Aksa’nın kapısını, penceresini sorduklarında, Efendimiz:”O gün ben bunlarla meşgul olmamıştım.” buyurdular. İşin özünü, mânâsını kavrayamadığımız için, bütün ibadetlerimizde zâhirle meşgul olup batından mahrum kalıyoruz. Namazı eğitim, orucu sıhhat, haccı seyahatten ibaret görüyoruz sadece. Nice namaz kılanların, kıldıkları namazın kendilerini Hakk’tan uzaklaştırdığını bilelim. “Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” hitâbına maruz kalmayalım. Oruç tutmanın sadece yemekten, içmekten uzaklaşmak olmadığını bilelim. Mevlana (ks)’nın hacca gittiğini söyleyen bir adama, “Senin merkebinin yönü Türkistan’a gidiyor.” sözlerini hatırlayarak, artık işin mânâsını tefekkür edelim. Başta şahsımızın yaptığı ibadetlerimiz, her sene icrâ ettiğimiz hac ve umrelerimiz, Bosna’daki kardeşlerimizin yarasını sarmıyorsa, Çeçenya’yı kurtarmıyorsa, zulüm gören kardeşlerimizi zalimlerin zulmünden muhafaza etmiyorsa biraz olsun düşünelim. Muhâkkak surette bir eksiğin var olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım. Hacc’a, umreye harcadığımız paraların belki de daha fazlasını İslam’ın zaferi için harcayanlar müstesna insanlardır.

Eteğine yapıştığımız, taşlarına tutunduğumuz, huzuruna varıp salat-u selâm getirdiğimiz Peygamberimiz (sav)’in bizden neler istediğini tefekkür edelim. Biz Kâbe’de Hakk’a yalvarıp, Medine’de Rasul’ünü vesile edip isteklerimizi sunarken, acaba onların bizden neler istediklerini hiç düşündük mü? Cenâb-ı Hakk da habibi (sav) de bizden batıla uymamamızı, hayatımızı yolunda sarf etmemizi istiyor hiç şüphesiz.

Cenâb-ı Hakk bizden Kâbe’nin kapısını, Ravza-i Mutahhara’nın yapısını sormayacak. Kâbe’den putların bir bir sökülüp atılışını, Tevhid inancının gönüllere nakşını, Medine’de İslam devletinin kuruluşunu tefekkür edip, bu uğurda çaba gösterip göstermediğimizden soracak elbette. Hacer-ül Esved’in önünde, “Falan adama ömrümü ver ya Rab!” diyene, “Bu fedâkarlık neden?” diye sorulduğunda, “Evladım şu kadar param vardı. Faize verdim, bir o kadar daha etti. Ben de bu faizle Hacc’a geldim. O adam olmasaydı gelebilir miydim?” diyenler, Medine’de yanımıza sokulup, “Bu mekanlarda ibadetinizi yapın, zikrinizi yapın, Bosna’yı, Çeçenya’yı, Türkiye’yi unutun.” diyen, kendisine bir vilâyetin irşâdı havale edilen insanların hâli ne kadar da garip. Bunları gördükçe Hacı Hasan Efendimiz (ks)’e Üstadımız H. Sâmi Ramazanoğlu (ks)’na hasretimiz bir o kadar daha artıyor. “Mekke’de, Medine’de oturmaktansa, Horasan’da ezan okumak daha yeğdir.” diyen Süfyanüs-Sevri’leri hatırlıyoruz. Mevlâna’mızın diliyle bunlar, “Şu gördüğünüz Kâbe mecâzîdir. Hakiki Kâbe mescid ise serverlerin gönlüdür ey merkepler.” , “Kâbe’yi bina eden Azer’in oğlu İbrahim (as), ama gönlün bânisi Allah’tır. Gönül Cenâb-ı Hakk’ın tecelli yeridir.” sözlerinde kendini bulan aziz, mübarek insanlardır bu işin sırrına vâkıf olanlar. Bir Ay’a, bir Kâbe’ye, bir de Sami Ramazanoğlu (ks)’na defalarca bakıp ağlayan adamın hali Hacı Hasan Efendimiz (ks)’e sorulunca, “Üçünün nurunu da birbirinden ayıramıyor.” buyururlar. Develi Tombak Köyü’nden H. Ahmet Yalçın’a Kâbe’ye bir bak deyince, H. Ahmet Efendi ne görsün? Kâbe değişir, yazılar değişir. Beytül Mamur görülür. Öbür alemler seyredilir. Tombaklı Ahmet Yalçın Efendi, “O gün bir ömür gözyaşı döktüm.” der.

1974 yılında, Altınoluk’un karşısında akşam ezânına 15-20 dakika var iken siyah elbiseli, kırmızı atkılı, Afgan bir zat, Sâmi Efendimizi arar. O’nu bulamayınca H. Hasan Efendimizin dizleri dibine oturur, gözleri yumuşar. Adam Allah diye diye kendine gelir. Orada bulunan cemaat de istifade ederler. Üstadımız, bu zatın şeyh olduğunu, ama kalbinin mahzun oluşuyla biiznillah Sami Efendimizden gelen manevi tesirin daha güçlü oluşuyla Hakk’ın nurunun, feyzinin gönüllerine dolduğunu anlatmışlardı. Biz de zâhiren müşâhade etmiştik. Medine’de etraflarında pervane gibi dönen Pakistanlı Muhammed Zübeyr de aynı teveccühe mazhar olmuştur. Hacı Hasan Efendimizden sırlar mahzeni büyüklerimizden bu hakka dair hatıralar bitmez. Demek ki onlar taşını toprağını seyredip geri dönenler değil, özünü, mânâsını kavrayanlardır. Biz de Rabbimizden bu sırlara ermeyi diler, ehlullahın gönlünden geçerek, ğavs ile pirân-ı izam’ın delaletiyle Huzur-u Muhammediyye’de boyun bükmeyi, Kâbe’yi Muazzama’nın karşısında gözlerden yaş dökmeyi dileriz.

Tavsiye

1- Nereye olursa olsun, bilhassa bu mekânlara gelirken, Suud vizesini alırken, beldenin sahipleri Mürşid-i Kâmillerden vize almadan gelmeyelim. Kendi başımıza buyruk olmayalım.

2- Fakir, yoksul gönlü görelim, mustazaflara yardımlar yapalım.

3- İhramımızı giyerken, Kâbe’yi tavaf ederken, fenâ ahlâkımızdan, Ahlâk-ı Muhammediyye’ye dönmeye cehd edelim.

4- İsyanda olan kardeşlerimize şefkatle yaklaşıp onların da ziyaretini temin edelim.

Bayramımız inandığımız hayâtın gerçekleşmesi temennisiyle mübarek olsun.

Alemdar-Ali Ramazan Dinç Efendi (ks)

Ayrıca kontrol et

İhtiras mı İhtiyaç mı? / Alemdar

İhtiras, sözlükte: “Bir şeyi şiddetle arzu etme, ona aşırı derecede tutkun olma, şiddetli ve sonu …