İrfânımız Kadar Arifiz / Mahmut Eyüpoğlu

Allah Kur’ân-ı Kerîm’de “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”1buyurmaktadır. Âyette geçen “ibâdet etsinler” ifâdesini bazı âlimler “beni tanısınlar” (Li ya’rifûn) şeklinde yorumlamışlardır.2 Çünkü ibâdet, ibâdet edilen3in bilinmesine (mârifete) bağlıdır. “Bilinmeyene ibâdet edilmez, dolayısıyla mârifetsiz ibâdetin bir anlamı yoktur.” demişlerdir.

Mârifet ise; “kalbin Allah’la olan hayâtı”, “Allâh’ı sıfat ve isimleriyle tanıyanın niteliği”, “birbirini izleyen nurlarla Hakk’ın kalplere doğması”, “ilâhî bir na‘t/vasıf”, “kalbe atılan bir nurla iç aydınlığa kavuşma hâli”, “kalp gözüyle ilâhî gerçekleri görmek”4 olarak tanımlanmıştır.

Mârifet sâhibine ise Ârif denmektedir. Ârif veya (ehl-i mârifet) ise: “Tanıyan, bilen, vâkıf ve âşinâ olan, halden anlayan ve Allâh’a dâir olan bilgi başta olmak üzere bütün varlık ve olayların mâhiyeti hakkındaki bilgiye sâhip kişi olarak”5tanımlanmaktadır.

Bundan dolayı ehl-i ilimle ehl-i irfânı yâni âlimle ârifi birbirinden ayırmışlardır. Zîrâ “ilm”in zıddı “cehl”, “âlim”in zıddı “câhil”, “irfân”ın zıddı “inkâr”, “ârifin” zıddı ise “münkir”dir. Yâni âlim ilmiyle cehâletten uzaklaşır. Ama inkârdan uzaklaşmaz. Ârif ise irfânıyla inkârdan uzaklaşır. İnkârdan uzaklaşması ise Allâh’a yakınlaşması demektir. Nitekim birçok ehl-i ilim Allâh’ı bildiği halde, bu bilgisi hayâtında eyleme dönüşmemekte ya da filozoflarda olduğu gibi bilgisi onunla Allah arasında perde olabilmektedir. Onun için ilim ve irfan birlikte zikredilmiştir. Birinin yokluğu diğeri için eksiklik olarak kabûl edilmiştir.

Hattâ, Tasavvuf ehli irfânı gönlün ve kalbin bilgisi olarak düşünüp, zıddının inkâr olduğunu, bu sebeple de, zıddı cehl olan ilimden daha üstün bulunduğunu söyler. “Mü’minin ferâsetinden korkun, çünkü o baktığında Allâh’ın nûruyla bakar.” anlamındaki zayıf bir hadiste ve yine “Kulum bana farzlar kadar başka hiçbir şeyle yaklaşamaz. Sonra nâfilelerle yaklaşmayı sürdürür, nihâyet ben onu severim, sevince de onun gören gözü, işiten kulağı… olurum…” anlamındaki kudsî hasen bir hadiste anlatılan şey mârifettir derler.6

Bir başka târifte de âlimle ârif arasını şöyle ayırmışlardır: “Âlim zihnî faaliyetle mutlak sûrette bilen, ârif ise ahlâkî ve mânevî arınma sâyesinde sezgi gücü ve derûnî tecrübe ile öğrenen, anlayandır. Âlimin zıddı câhil, ârifin zıddı münkirdir. Buna göre Allâh’a ârif denmez, âlim (alîm) denir. İlmin elde edilebilmesi için dîni yaşama zarûreti yoktur. Bu yüzden sûfîler, birinin amelsiz olduğunu ifâde etmek istedikleri zaman ona âlim (veya molla) derler. Âlim örnek alınır, ârifle hidâyete erilir. Âlim Allâh’ı delille bilir, ârif ise Allâh’ı Allah’la tanır. Gökler ve yer en ücrâ köşelerine kadar ârifin bilgi alanına girer ve ârif tamâmen mânevî sezgiyle âlemi müşâhede eder. Bununla birlikte ârifler, görüş (nazar) ve mârifetlerinin genişliğine göre farklı derecelerde olabilirler.”7

Bütün bu târiflere baktığımız zaman şunu anlayabiliriz ki Ârif olan kimse irfânı nisbetinde Cenâb-ı Hakk’a yakınlık kesb eder. İrfânı arttıkça îmanda kemâli de artar. Bu da hayâtının her alanında kendini gösterir. Sevgili Peygamberimiz’in: “Allah şöyle buyurdu: Kim benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, ben de ona harp ilân ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetlerle de bana yaklaşmaya devâm eder, tâ ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım…”8hadîs-i şerîfi onun hayâtının her alanında tecellî eder.

Dolayısıyla kul Allâh’a yaklaştıkça irfânı artar. İrfânı arttıkça bakışları, duyuşları, konuşmaları, yürüyüşleri, dokunuşları ve yaptığı her iş irfânî olmaya başlar. Allâh’ın nûruyla bakmaya başlar. “Mü’minin ferâsetinden korkun, çünkü o baktığında Allâh’ın nûruyla bakar.”9 Baktığı her yerde Allâh’ın isim ve sıfatlarının tecellîsini görür. İbretle bakar. Allâh’ın azamet ve kibriyâsını müşâhede eder.

Duyduğu her şeyi İrfânî bir kulakla duymaya başlar. Bu konuda Kur’ân’ımızda şöyle buyrulmaktadır: “Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye.”10 Yâni duyduğunu idrâk etme şeklinde duyarlar, dinlerler. Hz. Ebu Bekir (ra) Efendimizin Mâide sûresinin 3. âyeti indikten sonra ağlaması gibi. Bu onun diğer Sahabe efendilerimizden farklı dinlediğini göstermektedir.

Ya da irfânî bir kulağa sâhip olanlar Allâh’ın hoşlanmadığı şeyleri dinlemezler. Onlar mâlâyânî, gıybet, dedikodu, yalan konuşulan, gayrımeşrû müzik çalınan, başkalarıyla alay edilen, hakāret edilen ortamlardan rahatsız olurlar. “(O kullar), yalan yere şâhitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.”11

Onlar elleriyle yaptıkları bütün işlerde başkalarına faydalı olurlar. Başkalarına zarar verecek işler yapmazlar. Onlar dövmez, tuzak kurmaz, yanlış şeylere işâret etmezler. Onlar ellerinden ve dillerinden başkalarının güvende olduğu kimselerdir.12

İrfan ehli yürüyüşünden bellidir. Zîrâ onlar kimin huzûrunda ve mülkünde oldukları bilinciyle yürürler. Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler)”13, kibirlenerek ve böbürlenerek yürümezler. Çünkü Allâh’ın azameti karşısındaki konumlarını bilirler. Yeryüzünde attıkları bütün adımları faydalı ve hayırlı işler içindir. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbûldür.”14 Kabûl edilmiş bir gayret ve “O gün birtakım yüzler de vardır ki, mutludurlar; (dünyâdaki) çabalarından hoşnûd olmuşlardır, yüce bir cennettedirler.”15 Mutluluk veren bir sonuca ulaşırlar.

Mârifetin makarrı kalp olunca irfan nûruyla kalp mâsivâdan temizlenir. Bu temizlik berâberinde kemâli getirir. Kemâl ise “her an beni görüyor biliyor, benden haberdar. Ve ben O’nun huzûrundayım” bilinciyle hareket etmek ve O’nun yarattıklarına bu gözle bakmak ve muâmele etmektir. İşte bu şekilde irfânî bir hayat tarzı mârifetimizle paralellik arz eder. Kısaca, irfânımız mârifetimiz kadardır.

Dipnotlar

1 Zâriyât 51/56

2 İbni Kesir (Muhtasar),3,387; İbni Acibe, El Bahrul Medid fi tefsiri Kuranil-Mecid, Darul Kutubul İlmiyye, 2002 (Beyrut)7, 217

3 Uludağ, Süleyman, prof.Dr. “Mârifet” DİA

4 Age

5 Age

6 Beşer Faruk. Prof.Dr.” İlimi mi irfan mı” Yenişafak gazetesi,15.01.2017

7 Uludağ, age

8 Buhârî, Rikâk, 38

9 Aclüni, keşful Hafa, 1, 43

10 Hakka 69/12

11 Furkan 25/72

12 İbn Hanbel, VI, 22

13 Furkan 25/ 63

14 İsrâ 17/19

15 Ğaşiye 88/8-9-10

Eylül 2021, sayfa no: 24-25-26

Ayrıca kontrol et

Esmâ’da Esrâr / Alemdar

Her şeyin Hâlık’ı, yaratan ve yaşatanı Mevlâ-i Müteâldir. O’ndan geldik O’na döneceğiz. Rûhundan ruh üflemesiyle …