Ara

Son Kalemiz: Aile / Uzm. Aile Danışmanı Selva Yılmaz

Son Kalemiz: Aile / Uzm. Aile Danışmanı Selva Yılmaz

Bugün birçok insanın evi var… Ama herkesin gerçekten “yuvası” var mı, emin değilim. Çünkü aile olmak sadece aynı evin içinde yaşamak değildir. Aynı masaya oturmak, aynı soyadı taşımak, aynı fotoğraf karesinde bulunmak da değildir sadece. Aile olmak… İnsanın kendisini en yorgun, en dağınık, en kırılmış hâliyle gösterebildiği yerde hâlâ kabul görebilmesidir. Hayat zaten insanı yeterince yoruyor. Dışarıda sürekli bir mücadele hâli var. Geçim derdi, gelecek kaygısı, sorumluluklar, yetişme telaşı… İnsan bazen sadece anlaşılmak istiyor. Kendini açıklamak zorunda kalmadan bir yerde dinlenebilmek istiyor. Ve aslında insanın eve dönme isteğinin altında biraz da bu var: “Ben burada kendim olabiliyorum” hissi… 

Ancak bugün birçok evde insanlar aynı çatı altında yaşasa da birbirinden çok uzak. Anne yorgun… Baba kendi içine kapanmış… Çocuk görülmediğini hissediyor… Herkes bir şeylerle uğraşıyor ama kimse gerçekten birbirine temas etmiyor. Bazen aynı evin içinde herkesin yalnız olduğu aileler görüyorum. Kimse kötü biri değil, kötü de olmak istemiyor aslında. Ama insanlar çok yorgun. Ve en kötüsü de şu: Bir süre sonra birbirlerini hissetmeyi bırakıyorlar. Oysa aile dediğimiz şey tam olarak hissetmektir. Eşinin ses tonundan bugün canının sıkkın olduğunu anlayabilmek… Çocuğunun gözündeki huzursuzluğu fark edebilmek… Annenin sessizliğinin altında kırgınlık olduğunu görebilmek. Çünkü insan bazen “İyiyim” derken bile iyi değildir. Aile dediğimiz yer biraz da bunu anlayabilen insanların yeri olmalıdır.

Bugün aile içi hissizleşmenin, uzaklaşmanın bir önemli sebebi de hayatlarımızdaki ekran bağımlılığı. Bir yerde çağımızın getirdiği teknolojiden kaçmak, hiç kullanmamak elbette mümkün değil ama ekran da diğer tüm kötü alışkanlıklar gibi bir girdap misali bizi içine çekiyor. Boş zamanımızı geçirdiğimiz, çoğu zaman tatmin hissettiğimiz bir yere dönüştü. Parmaklarımızın ucunda her an, her yerde bizim için var olan bu teknolojinin iplerini ele almamız gerekiyor. Ekransız bir saat belirleyip ailecek zaman geçirmek, telefonları elinize almadan bir saat sohbet muhabbet etmek gibi kendi çabamızla bu kullanımı minimuma indirmemiz gerek. İnsanlar aynı evin içinde yaşamayı biliyor ama duygusal bağ kurmayı bilmiyor. Birlikte vakit geçiriliyor ama gerçek temas çok az. 

Telefonlar var…

Televizyon açık…

Herkes yan yana ama aslında başka yerde. 

Oysa bazen insanın ihtiyacı olan şey çok büyük şeyler değil. Gerçekten dinlenmek… Anlaşılmak… “Ben seni görüyorum” hissini almak… Bu yüzden aile olmak kusursuz olmak değil, bir arada kalmak için çaba sarf etmektir. Bazen tartışacaksınız. Bazen kırılacaksınız. Bazen birbirinizi anlamakta zorlanacaksınız. Hatta bazen çözemediğiniz problemler olacak. Ama günün sonunda hayatla beraber mücadele etmek bir seçim. Önemli olan şu: 

O bağ kopuyor mu, kopmuyor mu? Bağın koptuğunu hissettiğiniz ilk fırsatta müdahale etmelisiniz. Son kalemiz ailemiz. Aile yıkılırsa toplum yıkılır. Öyleyse aile olmak için mücadele etmek de ahir zamanda topluma yapacağımız en güzel katkılardan biri olsa gerek. 

Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu sevgisizlik değil, dikkatsizlik. Birbirimizi artık duymuyoruz. Aynı cümleleri dinliyoruz ama hisleri kaçırıyoruz. Aynı evde yaşıyoruz ama birbirimizin içinden geçenleri bilmiyoruz. Oysa insan en çok, en yakınındakine yabancılaştığında yorulur. 

Şunu unutmamak gerekiyor; aileyi ayakta tutan şey büyük fedakârlıklar değildir. Her gün yeniden seçilen küçük davranışlardır. Eve girerken tebessüm edebilmek… Sofraya birlikte oturabilmek… Çocuğun anlattığı basit bir hikâyeyi gerçekten dinleyebilmek… Eşine "Bugün nasılsın?" diye sorup cevabını gerçekten merak edebilmek… Çünkü bağ dediğimiz şey büyük olaylarda değil, tekrar eden küçük anlarda güçlenir ya da zayıflar. 

İnsan hayatı boyunca birçok şey kaybedebilir. İşini kaybedebilir, parasını kaybedebilir, sağlığını kaybedebilir. Ama eve döndüğünde kendisini ait hissettiği insanlar varsa yeniden ayağa kalkacak gücü bulabilir. Bu yüzden aile sadece birlikte yaşadığımız insanlar değildir. Düştüğümüzde elimizi uzatacağımız, yorulduğumuzda omzuna yaslanacağımız, sevincimizi ilk paylaşmak isteyeceğimiz insanlardır. 

Belki de bu yüzden aile, hayatın en büyük nimeti olduğu kadar en büyük emanetidir. Çünkü emanet olan her şey ilgi ister emek ister zaman ister. İhmal edilen her bağ sessizce zayıflar. Kimse bir sabah uyandığında yabancı olmaz. İnsanlar birbirlerine bir günde uzaklaşmaz. Her ertelenen sohbet, her geçiştirilen kırgınlık, her "Sonra konuşuruz." cümlesi o mesafeyi biraz daha büyütür. 

Hayatın temposu hiç yavaşlamayacak. Yapılacak işler hep olacak. Yetişilecek yerler, ödenecek faturalar, çözülecek problemler hiçbir zaman bitmeyecek. Ama çocukların çocukluğu bitecek. Anne babalar yaşlanacak. Eşler yıllar sonra geriye dönüp bugünleri hatırlayacak. İşte o gün geriye kalan şey, ne kadar çalıştığımız değil; birbirimize ne kadar vakit ayırdığımız olacak. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şu: Evimizde internet çekiyor ama birbirimizin kalbine ulaşabiliyor muyuz? 

Çünkü bir toplum önce sokaklarda değil, evlerin içinde güçlenir ya da zayıflar. Bir çocuğun güven duygusu evinde başlar. Bir eşin hayata tutunma gücü evinde başlar. Bir insanın kendisini değerli hissetmesi de çoğu zaman evinde başlar. Son kalemiz ailemiz. Dışarıdaki dünyanın gürültüsü her geçen gün artarken, evimizin sesi biraz daha şefkatli olmalı. İnsan dışarıda savaşabilir ama eve döndüğünde sığınacak bir limanı olmalı. Çünkü yuva dediğimiz yer, hayatın yorduğu insanın yeniden nefes alabildiği yerdir. Ve belki de bugün aileyi korumak; sadece kendi mutluluğumuz için değil, yarının çocukları, yarının insanı ve yarının toplumu için verebileceğimiz en kıymetli mücadeledir.

Temmuz 2026, sayfa no: 6-7-8

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak