- yüzyıldan sonra gelişmesi ve ilerlemesi duraklayan ve Batılı Devletlerin baskılarına mâruz kalan Osmanlı Devleti’ne çâreler arayan pâdişahlar idârî ve mâlî yapıda değişiklik öngören çalışmalara başladılar. III. Selim’in katledilmesi sonrası tahta çıkan yeğeni II. Mahmud hukuk, yönetim ve sosyal alanda modernleşme dönemini başlatan, pâdişâhın yetkilerinin kānun gücüyle sınırlandığı anayasal bir belge olan Tanzimat Fermânı’nı hazırlatmaya başladı. 1 Temmuz 1839’da tahta çıkan Sultan Abdülmecid, dört ay sonra 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermânı’nı/Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nu ilân etti.
18 Şubat 1856 târihinde ilân edilen Islahat Fermânı ile gayr-i müslimlere devlet memuru olabilme, il genel meclislerine seçilme, mal mülk edinme, şirket kurma, banka açma gibi geniş haklar verildi ve gayr-i müslimlerden alınan cizye ve haraç kaldırıldı. Hattâ gayr-i müslimlere bedelli askerlik hakkı verilerek Müslümanlardan daha fazla haklar tanındı.
Dindarlığı, sanatkârlığı, zekâsı ve cömertliği ile tanınan ve sevilen Sultan Abdülaziz 25 Haziran 1861 târihinde tahta çıktı. Jöntürkler hareketi içinde yer alan ve Meşrûtiyet sevdâlısı olan Midhat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa, Meşrûtiyet bir tarafa Tanzimat’a dahî mesâfeli olan Sultan Abdülaziz’e istediklerini yaptıramayacaklarını anlayınca V. Murat ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi ile de anlaşarak darbe yaptılar. Sultan Abdülaziz’in şuurunun bozuk/deli olduğunu, siyâsî işlerden anlamadığını, müsrif bir insan olup din işlerini ihlâl ettiğini içeren Şeyhulislam Hayrullah Efendi’nin fetvâ metni şöyle idi:
“Emîrü’l-mü’minîn olan Zeyd muhtelü’ş-şuûr ve umûr-ı siyâsiyyeden bî-behre olup emvâl-i mîriyyeyi mülk ü milletin tâkat ve tahammül edemeyeceği mertebe masârıf-ı nefsâniyyesine sarf ve umûr-ı dîniyye ve dünyeviyyeyi ihlâl ve teşvîş ve mülk ü milleti tahrîb idüb bekāsı mülk ü millet hakkında muzır olsa hal’i lâzım olur mu beyân buyurula. el-cevâb: Allâhu Teālâ A’lem, OLUR.” Ketebehû’l fakîr Hasan Hayrullah ufiye ‘anh.
Sultan Abdülaziz, Feriye Sarayı’na taşındı ve sultan burada Jöntürkler tarafından 4 Haziran 1876’da bilekleri kesilerek katledildi.
- Murat sultan olduktan sonra ağır bir bunalım ve psikolojik rahatsızlık yaşayınca, devlet idâresinde zâfiyet baş gösterdi. 31 Ağustos 1876’da Şeyhulislam Hayrullah Efendi bir hal fetvâsı daha yazdı:
“İmâmü’l-müslimîn cunûn-i mutbık (sürekli delilik) ile mecnûn olmakla imâmetten maksud fevt olsa ukdesinden akd-i imâmet fevt olur mu? Beyan buyurula.
El-cevâb: Allâhu a’lem. OLUR. Ketebehu el-fakîr Hasan Hayrullah, ufiye anh.”
Midhat Paşa ve arkadaşları, sessiz ve sâkin olan ve idâre edebileceklerine inandıkları II. Abdülhamîd’i, Meşrûtiyet’i ilân etmesi şartıyla 31 Ağustos 1876 târihinde tahta geçirdiler. II. Abdülhamîd Han, İstanbul Tersane Konferansı öncesi 23 Aralık 1876’da Meşrûtiyeti ve Osmanlı’nın ilk yazılı anayasası olan Kānûn-i Esâsî’yi ilân etti, halka seçme ve seçilme hakkı tanındı ve Meclis-i Umûmî açıldı.
1877-78 yıllarında yaşanan Osmanlı-Rus Savaşı’nda alınan ağır yenilgi ve toprak kayıpları sonrası, meclisin sert eleştirileri ile gerilim artınca II. Abdülhamîd, Kānûn-i Esâsî’nin pâdişaha verdiği ‘meclisi ta’til etme/feshetme’ yetkisini kullanarak meclisi süresiz kapattı. Fiilî olarak meclis kapatılmış ve sultanın otoritesi artırılmış olsa da resmî olarak devlet idâresi kendisini meşrûtiyet olarak tanımlamaya devâm etti.
- Abdülhamîd, Sultan Abdülaziz’i tahtan indirerek şehit eden kātillerin ortaya çıkarılması için 27 Haziran 1881’de Yıldız Mahkemesi’ni kurdurdu. Midhat Paşa, affedilmeyi umarak mahkeme sırasında Şehzade Murat’ın emriyle Abdülaziz’i öldürdüklerini itirâf etti. Mahkeme sonrası suçlu bulunanların îdâmına karar verildi. Fahri Bey, Miralay İzzet, Damat Mahmut ve Nuri Paşalar, Şeyhülislam Hayrullah, Mabeynci Seyyit, Binbaşı Necip, Mütercim Rüştü, Midhat Paşa gibi isimler suçlu bulunarak cezâlandırıldı. İdâma mahkûm edilenler arasında olan Midhat Paşa sonrasında affedilerek Taif’e sürgün edildi ve orada öldü. Şehzade Murat ise ölüm emri veren kişi hasebiyle îdâma mahkûm edildi, fakat ruh sağlığı oldukça kötü olduğu için affedildi ve kalan ömrünün 28 yılını (1876-1904) II. Abdülhamîd Hān’ın himâyesinde Çırağan Sarayı’nda geçirdi.
Sultan Abdülhamîd’in dışarıdan bakıldığında basit ama idâre etmesi oldukça güç olan yönetim şekli, devleti uzun bir istikrar dönemine kavuşturmuş olsa da artan dış baskılardan ve iç muhalefetten dolayı Sultan Abdülhamîd’in eli gittikçe zayıflıyordu. İstanbul’da Jöntürklerin Askerî Tıbbiye öğrencileri İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sukûti ve Mehmed Reşid tarafından meşrûtiyet rejimini yeniden tesis etmek için II. Abdülhamîd yönetimine karşı siyâsî ve askeri gizli bir cemiyet olarak 2 Haziran 1889 târihinde İttihâd-i Osmânî/İttihat ve Terakki kuruldu. Sloganları ‘adâlet, eşitlik ve hürriyet’ idi. Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa, Ziya Gökalp gibi isimlerin de yer aldığı cemiyet Rumeli’de etkisini arttırmaya başladı. Mustafa Kemal de cemiyetin 322 numaralı üyesi idi. Suikastların artması ve isyancıların II. Abdülhamîd’in bilgisi dışında Selanik’te meşrûtiyetin yeniden ilân edildiğini açıklamaları, II. Abdülhamîd’i meclisi tekrar açmaya zorladı ve 23 Temmuz 1908‘de II. Meşrûtiyet ilân edildi ve seçimler yapıldı. İttihat ve Terakki Partisi seçimi büyük bir oy oranıyla kazandı ve meclisi tamâmen ele geçirdi.
İdârede yetkiyi eline alan İttihat ve Terakkî’nin faaliyetleri kısa süre içerisinde tepkilere neden oldu. Bilhassa mektepli subayların, alaylı subayları ‘mesleklerinde yetersiz’ oldukları bahanesiyle ordudan tasfiye edip kendi adamlarını yerleştirmesi, medrese talebelerinin askere alınarak dînî eğitime darbe yapılması, askerlere şapka giydirilmeye çalışılması, ulemânın rencîde edildiği bazı olayların vuku bulması halk arasında hoşnutsuzluğu giderek arttırdı. Kānûn-i Esâsî’yi şerîata aykırı gören kesimden Kör Ali isminde bir şahıs, 6 Ekim 1908 günü bir grup ulemâ ile birlikte Yıldız Sarayı’nın önünde ‘Şerîat isteriz!’ nâraları atmaya başladı. Sultan Abdülhamîd’in balkona çıkıp ‘Merâk etmeyiniz, istekleriniz yerine getirilecek’ cevâbından cesâretlenen kalabalık eylemlerine sonraki günlerde devâm etti. Bu eylem, maaşlarını alamayan askerlere de bahane oldu. Balkanlar’dan getirilen Avcı Taburları, Hassa Ordusu’nu çapraz ateşe tuttu, askerlerden hayatlarını kaybedenler oldu. İttihatçılara karşı başlatılan isyâna Avcı Taburları da destek verdi ve Sultan Ahmet Meydanı’nda toplanan kalabalığa dâhil oldular.
Bu saldırılarda en nihâî hedef ise meclis ve hükûmetti. Şerîat yanlısı olduğunu söyleyen darbeciler Adliye Nâzırı (Bakanı) Nazım Paşa’yı İttihatçıların önemli ismi Ahmet Rıza Bey zannederek öldürdü. Olayın şoku atlatılmamışken bu kez Hüseyin Cahit zannedilen Lazkiye Mebusu Hüseyin Arslan Bey’in öldürüldüğü duyuldu. İttihat ve Terakki’ye karşı yazılar yazan Serbesti Gazetesi Başyazarı Hasan Fehmi Galata Köprüsü üzerinde öldürüldü. Öldürülenlerin sayısı 100 civârına ulaştı. Olaylar giderek kontrolden çıkmış, şehir teröre tamâmen teslîm olmuştu. 15 Nisan 1909 sabahında darbe Yıldız Sarayı’na sıçramış, Âsâr-ı Tevfîk Savaş Gemisi’nin toplarını Yıldız Sarayı’na doğru çevirmesi isyancıları daha da öfkelendirmiş, gemiye baskın yapılarak geminin kaptanı Ali Kabuli, Yıldız Sarayı önüne getirilerek Sultan Abdülhamîd’in engelleme teşebbüslerine rağmen linç edilerek katledilmişti. İsyancılar meclisi de tamâmen ele geçirdi, yanlarına Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi’yi de alarak meclis kürsüsünden taleplerini okudular.
31 Mart Vak’ası ve Ordunun Darbe ile Yönetime El Koyması
Meclis’te karar alınması için istenen mebus sayısı yeterli olmamasına rağmen isyancıların zorlamasından dolayı askerlerin taleplerinin kabûl edildiği hakkında Mebusan beyannamesi ilân edildi ve bu beyanname bir telgraf ile pâdişah Abdülhamîd’e ulaştırıldı. Pâdişah da bu karârı onayladı ve böylece yeni kabine Ahmed Tevfik Paşa’nın liderliğinde kuruldu.
İngiliz Times gazetesi ise 31 Mart isyânını “Ordu eliyle yeni bir devrim” başlığı ile sundu. Times gazetesinin İstanbul muhabiri bu isyânın gerici bir hareket olmadığını, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı tutumlarına ve hızlı bir şekilde batılı yeniliklere geçme çabasına askerlerin tepki gösterdiğini yazdı.
31 Mart isyânı Selanik’te duyulduktan sonra birçok kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlendi ve mitingde, silahlanarak İstanbul’a yürüme karârı alındı. Çeşitli milletlerden insanların katıldığı bir ordu kuruldu ve orduya Hareket Ordusu denildi. Selanik’ten gelen ordunun başında 1856-67 yılları arası Paris’te askerî eğitimi tamamlayan ve 1866-1873 yılları arası Paris’te görevli olan Hüseyin Hüsnü Paşa, yardımcısı ve ordunun kurmay başkanı olarak ise Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) bulunuyordu. Hareket ordusunda görev alan komutanlardan bazıları şunlardı: İsmet (İnönü), Enver (Paşa), Kâzım (Karabekir), Ahmed Cemal (Paşa), Ali Fethi (Okyar), Mustafa Fevzi (Çakmak), Hüseyin Rauf (Orbay), İbrahim Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy)…
Hareket Ordusunun başında Selanik’ten çıkarken Hüseyin Hüsnü Paşa vardı, ordu İstanbul’a ulaştığında komutayı Mahmud Şevket Paşa devraldı. İlk öncü birlik 16 Nisan’da Çatalca’ya geldi. Bu durum sebebiyle Osmanlı hükûmeti telaşlandı. Durum Meclis’te görüşüldü. Bazı mebuslar askere nasihat etmek için Çatalca’ya gönderildi. Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın yazısı 24 Nisan 1909’da el-İslam gazetesinde yayımlandı. Yazıda 31 Mart hâdisesi istibdad ile ilişkilendirilerek eleştirildi ve Hareket Ordusu desteklendi.
Mahmud Şevket Paşa kayda alınan konuşmasında (23-24 Nisan 1909) halka şöyle seslendi:
‘Kardaşlar!
Yüzbinlerce şühedânın kanı bahasına kazanılan meşrûtiyetimizi mahvedip yerine yeni istibdâdı ikāme etmek üzere İstanbul’da, o köhne Bizans’ın Yıldız burcunda ikāmet eden baykuş, insan kanı emmekten, öksüz yetimlere gözyaşı döktürmekten mütelezziz olan harîs, altı yüz senelik muhteşem, muzaffer bir milletin târihini, ecdâdının nâmusunu lekeleyen o insan kıyâfetindeki canavar, İstanbul’da avcı taburlarını iğfâl ettirmiş, para mukābilinde nâmuslarını satan o alçaklar da sâir mutî askerleri cebren ve tav’an isyanlarda iştirâk ettirmişler. Orada ne kadar hamiyetli kardaşlar, ne kadar genç mektepli zâbitler varsa cümlesi birer sûret-i feciyyede şehîd ediliyorlar.
İşte bu şühedânın içinde Âsâr-ı Tevfik Zırhlısı Kapudanı Ali Kabuli Bey de var. İstanbul’un erbâb-ı nâmusu pencerelerden bile bakmaya cesâret edemiyorlar. Makarr-ı hilâfet kan ağlıyor. Pâyitaht bizden, ordudan, imdat bekliyor. Vatan gidiyor, millet mahvoluyor. Ne duruyoruz? Bizde cesâret, bizde hamiyet yok mu? İşte ben, tekmil servetimi ordunun masârif-i iftihâriyyesine, hayâtımı, hayâtımı da vatana fedâ ediyorum.
Hürriyetin istihsâli için benimle berâber İstanbul’a gidecek içimizde çok kahraman var.
(Bir asker sesi) “Paşa, kumandan hepimiz gideceğiz. Cümlemiz sana cîrân olacağız. Kanımızın son damlasını vatanın, Meşrûtiyet’in istihsâli için dökmekten, bu uğurda güle güle can vermekten ictinâb eden içimizde bir kişi yoktur. Hepimiz hazır, emrinize muntazırız.”
Öyle ise, ordu marşı çalarak eyyy!
(Devâm edecek)
Haziran 2026, sayfa no: 68-69-70-71-72
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak