On yedinci yüzyıldan sonra gelişmesi ve ilerlemesi duraklayan ve Batılı Devletlerin baskılarına mâruz kalan Osmanlı Devleti’ne çâreler arayan pâdişahlar idârî ve mâlî yapıda değişiklik öngören çalışmalara başladılar. III. Selim’in katledilmesi sonrası tahta çıkan yeğeni II. Mahmud hukuk, yönetim ve sosyal alanda modernleşme dönemini başlatan, pâdişâhın yetkilerinin kānun gücüyle sınırlandığı anayasal bir belge olan Tanzimat Fermânı’nı hazırlatmaya başladı. 1 Temmuz 1839’da tahta çıkan Sultan Abdülmecid, dört ay sonra 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermânı’nı/Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nu ilân etti.
18 Şubat 1856 târihinde ilân edilen Islahat Fermânı ile gayr-i müslimlere devlet memuru olabilme, il genel meclislerine seçilme, mal mülk edinme, şirket kurma, banka açma gibi geniş haklar verildi ve gayr-i müslimlerden alınan cizye ve haraç kaldırıldı. Hattâ gayr-i müslimlere bedelli askerlik hakkı verilerek Müslümanlardan daha fazla haklar tanındı.
Dindarlığı, sanatkârlığı, zekâsı ve cömertliği ile tanınan ve sevilen Sultan Abdülaziz 25 Haziran 1861 târihinde tahta çıktı. Jöntürkler hareketi içinde yer alan ve Meşrûtiyet sevdâlısı olan Midhat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa, Meşrûtiyet bir tarafa Tanzimat’a dahî mesâfeli olan Sultan Abdülaziz’e istediklerini yaptıramayacaklarını anlayınca V. Murat ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi ile de anlaşarak darbe yaptılar. Sultan Abdülaziz’in şuurunun bozuk/deli olduğunu, siyâsî işlerden anlamadığını, müsrif bir insan olup din işlerini ihlâl ettiğini içeren Şeyhulislam Hayrullah Efendi’nin fetvâ metni şöyle idi:
“Emîrü’l-mü’minîn olan Zeyd muhtelü’ş-şuûr ve umûr-ı siyâsiyyeden bî-behre olup emvâl-i mîriyyeyi mülk ü milletin tâkat ve tahammül edemeyeceği mertebe masârıf-ı nefsâniyyesine sarf ve umûr-ı dîniyye ve dünyeviyyeyi ihlâl ve teşvîş ve mülk ü milleti tahrîb idüb bekāsı mülk ü millet hakkında muzır olsa hal’i lâzım olur mu beyân buyurula. el-cevâb: Allâhu Teālâ A’lem, OLUR.” Ketebehû’l fakîr Hasan Hayrullah ufiye ‘anh.
Sultan Abdülaziz, Feriye Sarayı’na taşındı ve sultan burada Jöntürkler tarafından 4 Haziran 1876’da bilekleri kesilerek katledildi.
I. Murat sultan olduktan sonra ağır bir bunalım ve psikolojik rahatsızlık yaşayınca, devlet idâresinde zâfiyet baş gösterdi. 31 Ağustos 1876’da Şeyhulislam Hayrullah Efendi bir hal fetvâsı daha yazdı:
“İmâmü’l-müslimîn cunûn-i mutbık (sürekli delilik) ile mecnûn olmakla imâmetten maksud fevt olsa ukdesinden akd-i imâmet fevt olur mu? Beyan buyurula.
El-cevâb: Allâhu a’lem. OLUR. Ketebehu el-fakîr Hasan Hayrullah, ufiye anh.”
Midhat Paşa ve arkadaşları, sessiz ve sâkin olan ve idâre edebileceklerine inandıkları II. Abdülhamîd’i, Meşrûtiyet’i ilân etmesi şartıyla 31 Ağustos 1876 târihinde tahta geçirdiler. II. Abdülhamîd Han, İstanbul Tersane Konferansı öncesi 23 Aralık 1876’da Meşrûtiyeti ve Osmanlı’nın ilk yazılı anayasası olan Kānûn-i Esâsî’yi ilân etti, halka seçme ve seçilme hakkı tanındı ve Meclis-i Umûmî açıldı.
1877-78 yıllarında yaşanan Osmanlı-Rus Savaşı’nda alınan ağır yenilgi ve toprak kayıpları sonrası, meclisin sert eleştirileri ile gerilim artınca II. Abdülhamîd, Kānûn-i Esâsî’nin pâdişaha verdiği ‘meclisi ta’til etme/feshetme’ yetkisini kullanarak meclisi süresiz kapattı. Fiilî olarak meclis kapatılmış ve sultanın otoritesi artırılmış olsa da resmî olarak devlet idâresi kendisini meşrûtiyet olarak tanımlamaya devâm etti.
II. Abdülhamîd, Sultan Abdülaziz’i tahtan indirerek şehit eden kātillerin ortaya çıkarılması için 27 Haziran 1881’de Yıldız Mahkemesi’ni kurdurdu. Midhat Paşa, affedilmeyi umarak mahkeme sırasında Şehzade Murat’ın emriyle Abdülaziz’i öldürdüklerini itirâf etti. Mahkeme sonrası suçlu bulunanların îdâmına karar verildi. Fahri Bey, Miralay İzzet, Damat Mahmut ve Nuri Paşalar, Şeyhülislam Hayrullah, Mabeynci Seyyit, Binbaşı Necip, Mütercim Rüştü, Midhat Paşa gibi isimler suçlu bulunarak cezâlandırıldı. İdâma mahkûm edilenler arasında olan Midhat Paşa sonrasında affedilerek Taif’e sürgün edildi ve orada öldü. Şehzade Murat ise ölüm emri veren kişi hasebiyle îdâma mahkûm edildi, fakat ruh sağlığı oldukça kötü olduğu için affedildi ve kalan ömrünün 28 yılını (1876-1904) II. Abdülhamîd Hān’ın himâyesinde Çırağan Sarayı’nda geçirdi.
Sultan Abdülhamîd’in dışarıdan bakıldığında basit ama idâre etmesi oldukça güç olan yönetim şekli, devleti uzun bir istikrar dönemine kavuşturmuş olsa da artan dış baskılardan ve iç muhalefetten dolayı Sultan Abdülhamîd’in eli gittikçe zayıflıyordu. İstanbul’da Jöntürklerin Askerî Tıbbiye öğrencileri İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sukûti ve Mehmed Reşid tarafından meşrûtiyet rejimini yeniden tesis etmek için II. Abdülhamîd yönetimine karşı siyâsî ve askeri gizli bir cemiyet olarak 2 Haziran 1889 târihinde İttihâd-i Osmânî/İttihat ve Terakki kuruldu. Sloganları ‘adâlet, eşitlik ve hürriyet’ idi. Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa, Ziya Gökalp gibi isimlerin de yer aldığı cemiyet Rumeli’de etkisini arttırmaya başladı. Mustafa Kemal de cemiyetin 322 numaralı üyesi idi. Suikastların artması ve isyancıların II. Abdülhamîd’in bilgisi dışında Selanik’te meşrûtiyetin yeniden ilân edildiğini açıklamaları, II. Abdülhamîd’i meclisi tekrar açmaya zorladı ve 23 Temmuz 1908‘de II. Meşrûtiyet ilân edildi ve seçimler yapıldı. İttihat ve Terakki Partisi seçimi büyük bir oy oranıyla kazandı ve meclisi tamâmen ele geçirdi.
İdârede yetkiyi eline alan İttihat ve Terakkî’nin faaliyetleri kısa süre içerisinde tepkilere neden oldu. Bilhassa mektepli subayların, alaylı subayları ‘mesleklerinde yetersiz’ oldukları bahanesiyle ordudan tasfiye edip kendi adamlarını yerleştirmesi, medrese talebelerinin askere alınarak dînî eğitime darbe yapılması, askerlere şapka giydirilmeye çalışılması, ulemânın rencîde edildiği bazı olayların vuku bulması halk arasında hoşnutsuzluğu giderek arttırdı. Kānûn-i Esâsî’yi şerîata aykırı gören kesimden Kör Ali isminde bir şahıs, 6 Ekim 1908 günü bir grup ulemâ ile birlikte Yıldız Sarayı’nın önünde ‘Şerîat isteriz!’ nâraları atmaya başladı. Sultan Abdülhamîd’in balkona çıkıp ‘Merâk etmeyiniz, istekleriniz yerine getirilecek’ cevâbından cesâretlenen kalabalık eylemlerine sonraki günlerde devâm etti. Bu eylem, maaşlarını alamayan askerlere de bahane oldu. Balkanlar’dan getirilen Avcı Taburları, Hassa Ordusu’nu çapraz ateşe tuttu, askerlerden hayatlarını kaybedenler oldu. İttihatçılara karşı başlatılan isyâna Avcı Taburları da destek verdi ve Sultan Ahmet Meydanı’nda toplanan kalabalığa dâhil oldular.
Bu saldırılarda en nihâî hedef ise meclis ve hükûmetti. Şerîat yanlısı olduğunu söyleyen darbeciler Adliye Nâzırı (Bakanı) Nazım Paşa’yı İttihatçıların önemli ismi Ahmet Rıza Bey zannederek öldürdü. Olayın şoku atlatılmamışken bu kez Hüseyin Cahit zannedilen Lazkiye Mebusu Hüseyin Arslan Bey’in öldürüldüğü duyuldu. İttihat ve Terakki’ye karşı yazılar yazan Serbesti Gazetesi Başyazarı Hasan Fehmi Galata Köprüsü üzerinde öldürüldü. Öldürülenlerin sayısı 100 civârına ulaştı. Olaylar giderek kontrolden çıkmış, şehir teröre tamâmen teslîm olmuştu. 15 Nisan 1909 sabahında darbe Yıldız Sarayı’na sıçramış, Âsâr-ı Tevfîk Savaş Gemisi’nin toplarını Yıldız Sarayı’na doğru çevirmesi isyancıları daha da öfkelendirmiş, gemiye baskın yapılarak geminin kaptanı Ali Kabuli, Yıldız Sarayı önüne getirilerek Sultan Abdülhamîd’in engelleme teşebbüslerine rağmen linç edilerek katledilmişti. İsyancılar meclisi de tamâmen ele geçirdi, yanlarına Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi’yi de alarak meclis kürsüsünden taleplerini okudular.
31 Mart Vak’ası ve Ordunun Darbe ile Yönetime El Koyması
Meclis’te karar alınması için istenen mebus sayısı yeterli olmamasına rağmen isyancıların zorlamasından dolayı askerlerin taleplerinin kabûl edildiği hakkında Mebusan beyannamesi ilân edildi ve bu beyanname bir telgraf ile pâdişah Abdülhamîd’e ulaştırıldı. Pâdişah da bu karârı onayladı ve böylece yeni kabine Ahmed Tevfik Paşa’nın liderliğinde kuruldu.
İngiliz Times gazetesi ise 31 Mart isyânını “Ordu eliyle yeni bir devrim” başlığı ile sundu. Times gazetesinin İstanbul muhabiri bu isyânın gerici bir hareket olmadığını, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı tutumlarına ve hızlı bir şekilde batılı yeniliklere geçme çabasına askerlerin tepki gösterdiğini yazdı.
31 Mart isyânı Selanik’te duyulduktan sonra birçok kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlendi ve mitingde, silahlanarak İstanbul’a yürüme karârı alındı. Çeşitli milletlerden insanların katıldığı bir ordu kuruldu ve orduya Hareket Ordusu denildi. Selanik’ten gelen ordunun başında 1856-67 yılları arası Paris’te askerî eğitimi tamamlayan ve 1866-1873 yılları arası Paris’te görevli olan Hüseyin Hüsnü Paşa, yardımcısı ve ordunun kurmay başkanı olarak ise Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) bulunuyordu. Hareket ordusunda görev alan komutanlardan bazıları şunlardı: İsmet (İnönü), Enver (Paşa), Kâzım (Karabekir), Ahmed Cemal (Paşa), Ali Fethi (Okyar), Mustafa Fevzi (Çakmak), Hüseyin Rauf (Orbay), İbrahim Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy)…
Hareket Ordusunun başında Selanik’ten çıkarken Hüseyin Hüsnü Paşa vardı, ordu İstanbul’a ulaştığında komutayı Mahmud Şevket Paşa devraldı. İlk öncü birlik 16 Nisan’da Çatalca’ya geldi. Bu durum sebebiyle Osmanlı hükûmeti telaşlandı. Durum Meclis’te görüşüldü. Bazı mebuslar askere nasihat etmek için Çatalca’ya gönderildi. Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın yazısı 24 Nisan 1909’da el-İslam gazetesinde yayımlandı. Yazıda 31 Mart hâdisesi istibdad ile ilişkilendirilerek eleştirildi ve Hareket Ordusu desteklendi.
Mahmud Şevket Paşa kayda alınan konuşmasında (23-24 Nisan 1909) halka şöyle seslendi:
‘Kardaşlar!
Yüzbinlerce şühedânın kanı bahasına kazanılan meşrûtiyetimizi mahvedip yerine yeni istibdâdı ikāme etmek üzere İstanbul’da, o köhne Bizans’ın Yıldız burcunda ikāmet eden baykuş, insan kanı emmekten, öksüz yetimlere gözyaşı döktürmekten mütelezziz olan harîs, altı yüz senelik muhteşem, muzaffer bir milletin târihini, ecdâdının nâmusunu lekeleyen o insan kıyâfetindeki canavar, İstanbul’da avcı taburlarını iğfâl ettirmiş, para mukābilinde nâmuslarını satan o alçaklar da sâir mutî askerleri cebren ve tav’an isyanlarda iştirâk ettirmişler. Orada ne kadar hamiyetli kardaşlar, ne kadar genç mektepli zâbitler varsa cümlesi birer sûret-i feciyyede şehîd ediliyorlar.
İşte bu şühedânın içinde Âsâr-ı Tevfik Zırhlısı Kapudanı Ali Kabuli Bey de var. İstanbul’un erbâb-ı nâmusu pencerelerden bile bakmaya cesâret edemiyorlar. Makarr-ı hilâfet kan ağlıyor. Pâyitaht bizden, ordudan, imdat bekliyor. Vatan gidiyor, millet mahvoluyor. Ne duruyoruz? Bizde cesâret, bizde hamiyet yok mu? İşte ben, tekmil servetimi ordunun masârif-i iftihâriyyesine, hayâtımı, hayâtımı da vatana fedâ ediyorum.
Hürriyetin istihsâli için benimle berâber İstanbul’a gidecek içimizde çok kahraman var.
(Bir asker sesi) “Paşa, kumandan hepimiz gideceğiz. Cümlemiz sana cîrân olacağız. Kanımızın son damlasını vatanın, Meşrûtiyet’in istihsâli için dökmekten, bu uğurda güle güle can vermekten ictinâb eden içimizde bir kişi yoktur. Hepimiz hazır, emrinize muntazırız.”
Öyle ise, ordu marşı çalarak eyyy!
II. Abdülhamîd Hân’a ‘…Yıldız burcunda ikāmet eden baykuş, insan kanı emmekten, öksüz yetimlere gözyaşı döktürmekten mütelezziz olan harîs (lezzet alan aç gözlü), …canavar..’ diyen Mahmud Şevket Paşa, bir gün önce II. Abdülhamîd Hân’a çektiği iki telgrafta:
‘Ordu-yı Hümâyun’un Dersaadet’e vüsûlü münâsebetiyle birtakım bedhâhân ordunun zât-ı şâhânelerini hal’ edeceği havâdisini neşrediyor. Hâşâ sümme hâşâ ordu böyle bir şeyi aslâ kabûl etmez. Bu bir bühtân-ı azîmedir (büyük bir iftirâdır)…’
‘…Mücâzâttan tevahhuş eden bazı fesede ve erbâb-ı denâet (bozguncular ve alçak insanlar) tarafından kuvâ-yı mezkûrenin gûyâ zât-ı hazret-i Pâdişâhîyi hal’ maksadıyla geldiği işâe edilmiş (yayılmış) ise de, bunu sûret-i kat’iyede tekzîb eyler (kesin olarak yalanlarım) …’ (Ali Cevad Bey Fezlekesi, İkinci Meşrutiyet’in İlanı Otuzbir Mart Hadisesi, Haz: Faik Reşit Unat, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1960, s. 90-91)ifâdelerini kullanıyor, pâdişâhın hal’ edilmesinin yalan ve iftirâ olduğunu ifâde ediyor, ordunun asıl maksadını gizleyerek zaman kazanıyordu.
Halbuki anılarına bu yönde bilgiler ekleyen müelliflerden Ziya Şakir (Soku) Bey, Mahmut Şevket Paşa’nın daha Selanik’te bulunduğu günlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti ile arasında, Sultan Hamîd’in hal’ine dâir görüşmelerin yapıldığını bildirmektedir. (Ziya Şakir Soku, İttihat ve Terakki, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, Ekim 2014, c.2, s.301)
19 Nisan 1909 târihinde İstanbul halkına hitâben Mustafa Kemal tarafından kaleme alınan 9 maddelik beyannâme yayınlandı. Adını Mustafa Kemal’in verdiği ve bütün hareket planlarını hazırladığı ve Kurmay Başkanlığı’nı (en üst düzey sorumluluğunu) yaptığı Hareket Ordusu 23 Nisan gecesi dört koldan İstanbul’a girdi. Ordu İstanbul’a gireceği sırada Selanik İttihat-Terakki genel merkezi tarafından Mustafa Kemal, Hareket Ordusu kurmay başkanlığından alınarak yerine Enver Paşa atandı. (Atatürk’ün Not Defterleri, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Bşk., Genel Kurmay Basım Evi, Ankara 2004, s.4-20; Celal Bayar, Ben de Yazdım, Milli Mücadeleye Giriş, Baha Matbaası, İstanbul 1966, s. 80; Zekeriya Türkmen, ‘Hareket Ordusu’, TDV İslam Ansiklopedisi, 16. Cilt, s. 125-127) Beyazıt’taki Harbiye Nezareti binâsını ele geçiren ordu ayrıca Taksim ve Taşkışla’da da çatıştıktan sonra Beyoğlu bölgesini ele geçirdi. Yıldız Sarayı kuşatıldı. 25 Nisan 1909’da Hareket Ordusu kumandanlığı tarafından hükümete danışılmadan İstanbul’da sıkıyönetim ilân edildi. Zîrâ sıkıyönetim ilânı Kanun-i Esasi’nin 113. maddesine göre komutanlara değil hükümete âitti. İstanbul, Hareket Ordusu tarafından ele geçirildikten sonra Divan-ı Harb mahkemeleri kuruldu.
“…Artık Yıldız Sarayı’nın harem-i hümâyun dâiresinden başka her tarafını asker işgâl etmiş ve içeride bulunanlar süngülü askerlerin muhafazası tahtında takım takım Mekteb-i Harbiye ve Daire-i Askeriye’ye sevk olunmuşlar…” (Ali Cevad Bey Fezlekesi, s. 100)
Mebusan Meclisi Başkanı Ahmed Rıza Bey hâtıratında, Mahmud Şevket Paşa’nın yâverinin kendisini boşaltılmış bir eve götürdüğünü ve orada paşanın kendisine: “Yolda gelirken haber aldım. Mebusan ve Âyân, pâdişâhın tahttan indirilmesini tartışıyorlarmış; ben emrimdeki askeri, Meşrutiyeti ve pâdişâhı kaldırmak isteyenleri yola getireceğiz, pâdişâhın ve ulusun canı tehlikede diyerek buraya getirdim. Tahttan indirmenin bizim taraftan olacağını askerim duyarsa isyân eder, mahvoluruz. Siz Âyân ve Mebusan’a gizlice anlatınız; şimdilik ses çıkarmasınlar, bu işin tartışma zamânı geldiğini ben size haber veririm. Şimdi gidiyorum’ deyip gittiğini ve:
“Mecliste Âyân üyeleri Mebuslar, gene ortak olarak toplanmışlardı. Said Paşa, başkanlık ediyordu. Ahmed Muhtar Paşa’yla birlikte Harbiye Nezâreti’ne gidip Mahmud Şevket Paşa’yla konuştuk. Duruma egemen olduğunu, tehlike kalmadığını, artık tahttan indirme konusunu tartışabileceğimizi söyledi. Dönüşte, Meclis’e bildirdik, hemen tartışıldı.” diye nakletmektedir. (Ahmed Rıza, Anılar, s.46-49; Bayar, 1966:339)
Darbeci askerin emriyle Yeşilköy’de toplanan ve II. Abdühamid’in hal’ine karar veren Meclis-i Millî âzâları, âsâyiş sağlandıktan sonra 26 Nisan 1909 günü İstanbul’a dönerek ertesi gün Ayasofya civârındaki Meclis binâsında iki tabur asker gölgesinde tekrar Meclis-i Umûmî-i Millî adı altında toplandı. Toplantıda Ayan Reisi Said Paşa’ya, Mahmud Şevket Paşa tarafından gönderilen şu gizli telgraf okundu:
“Meclis-i Umûmî Millî Riyâsetine;
Asker arasında, Sultan Hamîd aleyhine şiddetli bir galeyan vardır. Bu bâbda Meclisçe bir karar alınmasını ve netîcenin tarafıma bildirilmesini talep ederim.” (Aykut Kansu, 1908 Devrimi, İletişim Yayınları, İstanbul 1995, s. 110; Bayar, 1966:38)
Meclis II. Abdülhamîd’in hal’ine ikinci kez resmen karar verdi. Darbe yapan ve her yeri kuşatan ordunun emriyle Meslis’ten çıkartılan siyâsî hal’ karârından sonra pâdişâhın hal’ edildiği ile alâkalı formalite evrak hâline gelen ‘hal fetvâsı’ kaldı.
Talat Paşa, bir grup silahlı askerle Şeyhulislam Mehmed Ziyaeddin Efendi ve Fetva Emîni Nuri Efendi’yi Meclis’e götürmek için evlerine almaya gitti. Şeyhulislam idrarını tutamadığını söyleyip mâzeret beyân edince öfkelenen Talat Paşa ‘Efendi, iş bu hâle geldikten sonra donuna da işesen ben seni zorla alıp götürürüm; ördeğini de al berâberinde gel’ deyip tehdit ve hakāret ederek onu Meclis’e getirdi. (Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, TTK, Ankara 1949, s.41)
Sultan Abdülhamîd’in Mabeyn Başkâtibi Ali Cevad Bey’in, Ziya Şakir Soku ve Ali Fuat Türkgeldi’nin ifâdelerine göre: ‘Mecliste Ahmed Rıza Bey’in odasında celp edilen/zorla getirilen mebusan, ilm-i fıkha intisâbı olanlardan olup, bunlar evvelce birkaç fetvâ sûreti tesvid eylemişlerdi (karalamışlardı). Odadakiler; Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi, Ayan Reisi Said Paşa, Sadrazam Tevfik Paşa, Mebusan Reisi Ahmed Rıza, Ahmed Muhtar Paşa, Talat Bey, Abdurrahman Şeref Efendi, Ulemâdan Mustafa Asım Efendi, Manastırlı İsmail Hakkı ve Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi idi. Ahmed Rıza Bey, Nuri Efendi’ye ‘buyurunuz hoca efendi, masanın başına geçiniz de yazınız’ deyince Nuri Efendi: ‘Ben yazamam, Mebusan-ı kiramdan bir ehil ve münâsip bulunsun o yazsın, ben imza edeyim’ diye karşılık verdi. Hâzirûn bu konuda en ehil olarak Elmalılı’yı işâret edince Elmalılı çağırıldı ve daha önce üzerinde çalışılmış fetvânın son müsveddesini yazdı.
Kendisinden fetvâ metninin onaylanması isteği karşısında metni tasvip etmeyen Nuri Efendi’nin, “Fetvâ îtâsı (Fetva verilmesi) bana âit değil, Şeyhulislâma âittir. Fetvâ emîni yalnız müsveddesini yazar, Şeyhulislâm imza eder. Ben fetvâ emânetinden istifâ etmiştim; istifâyı sizin Kanun-ı Esâsî’niz de kabûl ediyor” demesi karşısında fetvâ müsveddesi elinde olan Elmalılı Muhammed Hamdi: “Bir ferd-i müslim size fetvâ emîni sıfatiyle değil, memleketin ulemây-ı meşhûresinden bir zât sıfatiyle mürâcaat edip de bunun câiz olup olmadığını sorarsa cevab vermeğe şer’an mecbursunuz.” deyince, sözü yeniden ele alan Nuri Efendi: “Sen akıllı bir adama benziyorsun; hal’de şeâmet (uğursuzluk) vardır, bunu yapmayın! Rusya muharebesi esnâsında (Sultan Abdülazîz’in hal’inden sonra) ben muhâcirîn-i islâmiye çocuklarını omuzlarımda taşıdım, omuzlarım çürüdü. Ferâgat teklîf edin, belki nefsini azleder” diyerek mukābele etti. Devâmında, ulemâdan Mustafa Âsım Efendi’nin, “O halde fetvâ, ferâgat teklifi veya hal’ sûretiyle iki şık üzerinde yazılırsa ne dersiniz?” sorusuna karşılık Nuri Efendi’nin, “Bu olur” diye cevap verdiğini ileten Ali Fuat Bey, bunun üzerine fetvânın müsveddesini kaleme alan Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi’nin, metin üzerinde ufak bir değişiklik yaparak, ona “ferâgat teklifi veya hal’i” şıklarını eklediğini bildirmektedir. Ali Fuat Bey’in verdiği bilgileri tamamlayan Ahmet Rıza Bey ise, mebusların sabırsızlanması üzerine Fetva Emini Nuri Efendi’nin elini çabuk tutması yönündeki uyarılardan sonra nihâyet râzı edildiğini ifâde etmektedir.
Nuri Efendi son şekli verilen fetvâyı temize çekip imzaladı ve Şeyhülislâm Ziyaeddin Efendi’ye verdi, o da fetvâyı mühürleyerek Said Paşa’ya teslîm etti. Ayan Reisi Said Paşa, zâten hal’ karârı verdikleri Abdülhamid Han’ın hal fetvâsını Meclis’te okuyunca İttihat ve Terakki mebusları ‘Hal’ Hal’’ diye bağırmaya başladılar. Said Paşa, ‘Efendiler! Okunan fetvâ-yı şerîfe ve millet tarafından gösterilen arzu-yı umûmî gereğince Sultan Hamîd-i Sânî’nin hilâfet ve saltanatından hal’ine karar veriyor musunuz?’ dedi. Tereddütler olunca kabûl edenlerin ayağa kalkması ihtâr edildi. Ayağa kalkmayanları, Midhat Paşa silahına davranarak sert bir bakışla îkāz edince ayağa kalkmayanlar da kalktılar. Mecliste olan 274 milletvekilinden 273’ü ‘Evet’ diyerek şer’î bir fetvâ ilk defa oylanmış oldu.
Millet Meclisi, karârı pâdişâha bildirmek üzere ikisi Mebuslar Meclisi'nden, diğer ikisi de Âyandan olmak üzere dört kişilik bir kurul seçti. Bu kurulda Âyandan eski yâverlerden Arif Hikmet Paşa ile Ermeni Katolik Cemaatinden Aram Efendi, Draç mebuslarından Esat Paşa ile Selanik Yahudi Cemaati'nden Karasu Efendi vardı. Kurula Ermeni ve Yahudi üyelerin seçilmiş olması, ayrıca, Meşrutiyet'i duyurmak ve 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için birlikte çalışmış olan Osmanlı birliğinin devâm etmekte olduğunu göstermek maksadıyla yapılmıştı.
Aslında Abdülhamid'e tebliğ edilecek olan fetvâ değil, fetvâ üzerine Millet Meclisinin almış olduğu siyâsal bir karar idi. Kurula, fetvânın müsveddesini yazan veya imzalayan ulemâ sınıfından kimsenin seçilmemiş olması, eskiden bu sınıfa âit olan hal’ hakkının, bundan böyle Millet Meclisi'ne geçmiş olduğunu göstermek içindi.
Sonuç olarak;
1- Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıldan sonra Avrupa karşısında gerilemesi, Avrupa örnek alınarak idârî ve mâlî yenilik ve değişimlere sebebiyet vermiş ve bu süreçte Avrupalıların Osmanlı üzerinde etkisi giderek artmış ve Osmanlı’nın kritik noktalarına nüfûz etmişlerdir.
2- Önce Jöntürkler, daha sonra İttihat ve Terakki adını alan cemiyetin hedefi Avrupalı devletlerin sistemi olan ve pâdişâhın yetkilerini kanunlarla sınırlayan, hattâ devre dışı bırakan meşrûtî idâre olmuş, cemiyet, basın-yayın, bürokrasi, asker, mâliye v.s. her alanda ve yerde örgütlenerek devlet ve halk nezdinde etkisini arttırmıştır. Bu etkiler sonucu pâdişahlar kendi haklarını kısıtlayan, gayri müslimlere sınırsız haklar sağlayan çeşitli fermanlar ilân etmek zorunda kalmışlardır.
3- Osmanlı’da gayr-i müslim tebaayı finanse eden ve örgütleyen, asker ve bürokrat içerisindeki kendilerine hayran taraftarlarını kullanan Avrupalılar, içerideki paralel yapılanmaları olan Jöntürkler/İttihat ve Terakki ile Osmanlı’yı çökertebilmek için III. Selim, Abdülaziz, V. Murat, II. Abdülhamid darbeleri gibi sık sık askerî darbeler yaptırmışlardır.
4- Yapılan askerî darbeler sonrası, darbeyi halk nazarında meşrûlaştırmak için dönemin şeyhulislamlarından formalite hâline gelen uydurma hal’ fetvâları alınmıştır.
5- Osmanlı halkı, 23 Temmuz 1908 târihinde ilân edilen II. Meşrûtiyet sonrası, Kasım-Aralık 1908’de yapılan seçimlerde, II. Abdülhamid Han’a karşı olan İttihat ve Terakki milletvekillerine oylarının yüzde seksenini vererek Sultan Abdülhamid Han’a siyâsî ve idârî darbeyi kendi elleriyle yapmışlardır.
6- Siyâsî ve idârî darbeden dört ay sonra 25 Nisan 1909’da II. Abdülhamid Han’a askerî darbeyi yapan ordu ise; komutasında Mahmud Şevket Paşa ve Mustafa Kemal’in olduğu Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’dur. (Hareket Ordusu’na ismini veren ve bütün planlarını yapan bizzat Mustafa Kemal’dir)
7- Neredeyse Meclisin tamâmı İttihat ve Terakki Partisi’nden seçilen ve darbeci ordunun emrinde olan milletvekilleri, darbe sonrası Yeşilköy’de ve Sultanahmet’te iki defa toplanmış ve Mahmud Şevket Paşa’nın emriyle II. Abdülhamid Han’ın hal’ edilmesine iki defa karar vermişlerdir.
8- Meclisin verdiği hal’ karârı sonrası yine halk nazarında darbeyi meşrûlaştırmak için daha önceleri olduğu gibi ordunun zorla istediği formalite ve uydurma ‘Hal’ Fetvâsı’ çalışmaları başlamış, milletvekillerinden ve âyandan konuya ilmen ve siyâseten hâkim bir grup celp edilerek/zorla getirilerek Meslis Başkanı Ahmed Rıza Bey’in odasında, söz konusu heyet tarafından hal’ fetvâsının birkaç müsveddesi yazılmıştır. Talat Paşa, Şeyhulislam Mehmed Ziyâeddin Efendi’yi ve Fetvâ Emîni Nuri Efendi’yi zorla evlerinden alarak Meclis’teki Ahmed Rıza Bey’in odasına getirmiştir.
9- Ahmed Rıza Bey’in odasında bulunanlar hal’ fetvâsının son müsveddesini fıkıh ilminde üstad kabûl ettikleri ve Meşîhat Mektûbî Kalemi’nde (Şeyhulislamlık resmî yazışmaları) görevine devâm eden Elmalılı’nın hazırlamasını uygun görmüş ve hal’ fetvâsına Mustafa Âsım Efendi’nin ‘ferâgat teklifi veya hal’’ cümlesi de eklenerek müsvedde Nuri Efendi’ye verilmiştir. Nuri Efendi hal’ fetvâsını temize çekerek paraflamış, Şeyhulislam da imza atıp mühürleyip Âyân Reisi Said Paşa’ya vermiştir.
10- Devlet işleyişinde olmadığı ve daha önce hiç uygulanmadığı ve şer’î bir fetvâya hürmeten yapılmaması gerektiği halde, Meclis’te milletvekillerine Said Paşa tarafından okunan hal’ fetvâsını 240 mebus ve 34 âyân kabûl edip onaylamıştır. Şer’î bir hüviyeti kalmayan formalite fetvânın oylanması ile Meclis, üçüncü defa Abdülhamid’in hal’ edilmesi kararını vermiştir.
11- II. Abdülhamid’in hal’ edilmesi fetvâ ile değil oylamayla, meclisin aldığı siyâsî bir karar ile olmuştur. Hal’ fetvâsının Abdülhamid Han’a tebliğ edilme şekli de dînî değil tamâmen siyâsîdir.
12- II. Abdülhamid’in tahttan indirilişinde; darbecileri, darbeci ordunun komutanlarını -bilhassa Mahmud Şevket Paşa ve Mustafa Kemal’i- darbecilerin işbirlikçisi İttihat ve Terakki bürokratlarını, İttihat ve Terakki’nin formalite olan hal’ fetvâsı öncesi iki defa ve Meclis’te üçüncü defa hal’ karârı alan İttihat ve Terakki Partisi milletvekillerini ve 1908 seçimlerinde Meclisin neredeyse tamâmını oluşturan ve üç defa hal’ kararı veren ve Abdülhamit Han’ı tahttan indirmek için kurulan İttihat ve Terakki Partisi milletvekillerini seçen Osmanlı halkını, hal fetvâsının birkaç müsveddesini askerin zorlaması ve tehdîdi ile Ahmed Rıza Bey’in odasında yazan ilim ve siyâset heyetini, temize çekip paraflayan Fetvâ Emîni Nuri Efendi’yi, imzalayıp mühürleyen Şeyhulislam Mehmed Ziyaeddin Efendi’yi, Meclis’te harâretle okuyan Âyân Reisi Said Paşa’yı ve ‘ferâgat teklifi’ni duymazdan gelip ‘hal’ hal’’ diye bağırarak ayağa kalkıp ‘kabûl’ deyip oylayanları/onaylayanları görmezden gelerek, kendi isteği ile değil meclisten asker tarafından zorla getirilerek bu fetvânın müsveddesini hazırlayanlardan biri olan Elmalılı’yı tek başına günah keçisi ilân etmek hadsizlik, haksızlık ve insafsızlıktır. Ayrıca bu anlayış şeklinin maksadı; hedef saptırmak, ilmî ve fikrî alanda yaptıkları manipüle çalışmalarına engel gördükleri ve aşamadıkları Elmalılı’ya kasten itibar suikastı yaparak, geriye bıraktığı meâl ve tefsîri başta olmak üzere alanlarında kaynak niteliğinde olan çok önemli eserlerini gözden düşürüp saf dışı etmektir.
Not: Bu makale Yenidünya Dergisi'nde 2 parça halînde yayımlanmıştır.
İlk Bölüm Haziran 2026, sayfa no: 68-69-70-71-72
İkinci Bölüm Temmuz 2026, sayfa no: 70-71-72-73-74-75
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak