İnsanlık târihi, hakîkat iddialarının mücâdelesiyle şekillenmiştir. Söz konusu mücâdele, son derece karmaşık ve girift dehlizler bütünüdür. Bu sahada, siyâsî ve iktisâdî hesaplar başat rol oynasa da merkezde dâimâ din olgusu yer almıştır. Çünkü kişinin fıtratı hep inanmaya odaklıdır.
İster beşerî ister ilâhî sistemler olsun insanoğlu din ve inançtan ayrı kalamamıştır. Bu inanç sistemlerinden biri de Hristiyanlıktır. Hristiyanlık, tevhîd menşeli olarak indirilmiş ve ilk zamanlarda diğer hak dinler gibi amansız bir baskıya mâruz kalmıştır. Ancak daha sonraları geniş kitlelere intikāl ederek Roma İmparatorluğu’nun himâyesinde büyük bir kamu gücüne dönüşmüştür.
Mîlâdî ilk çağda ve orta çağın başlarında Hristiyanlık, hem nüfus hem de siyâsî kudret bakımından kilise merkezli geniş bir hâkimiyet sahası kurmuş ve dünyânın üçte ikisinin fikrî ve ictimâî yapısını belirleyen ana unsur hâline gelmiştir. Fakat Hristiyanlığın bu egemenliği, İslâm’ın zuhûruyla bambaşka bir mecrâya evrilmiştir.
İslâm, insanlığa daha önce hiç duymadıkları kadar kuşatıcı bir adâlet, ahlâk ve merhamet düzeni, yāni bir “insan nizâmı” modeli sunmuştur. Bu model, o güne kadar dünyâyı kendi tahakküm sahası gören Hristiyan hegemonyasının hem siyâsî hem de mânevî sütunlarını kökten sarsmıştır.
İslâm medeniyetinin kısa süre içinde geniş coğrafyaları fethedip felsefe, hikmet ve ilim alanlarında da yeni anlayışlar ortaya koyması, papalık nezdinde dehşetengiz bir meydan okuma olarak telakkî edilmiştir. Bu tablo karşısında büyük bir fikrî acziyet yaşayan Vatikan, giderek hırçınlaşmış ve âdetâ cinnet hâline bürünmüştür. İçine düştüğü bu bîçârelikten kurtulmak için her türlü manipülatif faaliyete girişmiş ve Haçlı Seferleri gibi geniş çaplı askerî ve ideolojik akınlar başlatmıştır.
Haçlı Seferleri, sefîl bir iştihânın emrine âmâde olmuş yığınların, sahte bir vecd içinde Türk-İslâm âleminin ruh hazînelerine göz dikmesidir. Bu akınlar, mânâyı maddeye kurbân eden bir cinnet baskını; dînî heyecânı bir sömürge makinesi gibi kullanan, târihin şâhitlik ettiği en karanlık ve en gaddar talan hamlesidir.
Vandallığın her türlü çirkin yüzünü gösteren Haçlı Seferleri, İslâm’ın yükselişini kanla durdurma teşebbüsüdür. Fakat bu büyük saldırılar, özellikle îmânı çelikleşmiş mücâhidlerin dirâyeti karşısında hüsrâna uğramıştır. İslâm’ın mukaddes beldeleri, bu cengâverlerin göğsünde perçinlenen ilâhî irâdeyle korunmuştur.
Haçlı seferleri sonrasında büyük bir siyâsî kayba ve özgüven kaybına uğrayan Katolik dünyâsı kendi iç hesaplaşmalarıyla boğuşurken, Osmanlı Devleti yeni bir medeniyet kurucusu olarak târih sahnesinde temâyüz etmiştir. Osmanlı’nın ilerleyişi diğerlerinden farklı olarak Avrupa’nın kapısını kırmış ve eşiğinden içeri girmiştir.
Devlet-i Âliyye’nin yükselişi karşısında Batı, dağılan saflarını yeniden tahkîm ederek “İkinci Haçlı Seferleri”ni başlatmıştır. Birinci Kosova Savaşı ile ateşlenen bu târihî süreç, Mohaç Zaferi’ne kadar uzanan bir mücâdele silsilesi şeklinde tezāhür etmiştir. Bu hengâmda Batı, hemen her defasında Türk tokadını yiyerek mağlûp olmuştur.
Osmanlı şamarının acısını suratında hisseden ehl-i sâlib, askerî mücâdelelerle Türk-İslâm mefkûresini alt edemeyeceğini anlamış, stratejilerini daha karmaşık ve uzun vâdeli çalışmalara kaydırmıştır. Yeni güç merkezleri tesis ederek özellikle diplomasi, ekonomi ve kültür sahalarında sinsî bir ur gibi derin ve tesirli bir nüfuz ağı örmüştür.
Batı, son üç asırda ortaya koyduğu sömürgecilik, oryantalizm ve misyonerlik faaliyetleri sâyesinde İslâm’ın topraklarına, kaynaklarına ve fikir dünyâsına hâkim olmuştur. Bu yeni metotlarını emperyal siyâsetin mahfî zeminlerinde şekillendirirken; Siyonizm adı verilen hareket ise 19. yüzyılın sonlarından itibâren Yahudi toplulukları arasında Filistin merkezli bir siyâsî yurt fikrini sistematik bir program hâline getirmiş ve bu hedefini uluslararası gündeme dayatmıştır.
Şeytānî Geometri
Siyonizmin yeni bir devlet fikrinin yüksek sesle dillendirilmesinde emperyal güçlerin Müslümanlara karşı karanlık hesapları belirleyici rol oynamıştır. Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte İslâm coğrafyası, müstevlî devletlerin rekābet sahasına dönüşmüş; özellikle İngiltere, Kudüs ve çevresinin konumunu dikkate alarak uzun menzilli planlar geliştirmiştir.
1917 târihli o meş’ûm Balfour Deklarasyonu, Filistin’in kalbine hançer gibi saplanacak olan Yahudi yurduna verilen desteğin, maskesiz ve küstah bir beyânıdır. Bu destek, kutsal topraklar üzerinde ebedî bir işgāl zemîni hazırlama ve bölgenin rûhuna, kaynaklarına ve geleceğine ipotek koyma suikastıdır.
Dünyâ, iki cihan harbinin vahîm buhranlarıyla boğuşurken; Yahudiler, o ebedî ve uzun vâdeli gāyeleri için aslâ boş durmadılar. Savaşın o zifirî karanlığında dahî, kendi emellerine hizmet edecek fitne düzenlerini bir örümcek gibi örmeye devâm ettiler. Özellikle ikinci cihan harbi sırasında yaşanan sarsıntıları, “Holokost Endüstrisi” olarak vasıflandırıp korkunç bir propaganda mekanizması kurdular. Bu sâyede hem Yahudi diasporasını perçinleyip konsolide ettiler hem de Batı dünyâsını müzmin bir suçluluk psikolojisinin pençesinde kıvrandırarak kendi emellerine mahkûm kıldılar.
Avrupa için Yahudi varlığı, İkinci dünyâ savaşında halledilemeyen bir “maraz” ve çözülemeyen bir “sorun” olarak bir daha gün yüzüne çıktı. Bu süreçte sinsî bir olgunluğa erişen Siyonistlerin Filistin topraklarındaki hazırlıkları, emperyalist güçler için beklenen altın fırsatı doğurmuştu. Batılı müstevlîler, bir taşla iki kuş vuracakları, yāni hem bu istenmeyen nüfûsu başlarından atacakları hem de İslâm dünyâsının kalbine bir nifak karakolu yerleştirecekleri İsrail devletinin kuruluşuna, bütün nefsânî benlikleriyle destek verdiler.
İlk Terör Devleti
Emperyalist Batı, mîlâdî 1948 yılında târihin ilk terör devletinin kurulmasında en az siyonistler kadar gayret etmiştir. Çünkü yüzyıllardır Yahudilerin ne menem bir topluluk olduğunu bizzat yaşayarak görmüş, bu marazî cemiyetin kodlarını hâfızasına kazımıştır. Hâliyle artık berâber yaşamaktan imtinâ ettikleri mel’unları Filistin topraklarına sevk ederek “Yahudi Sorunu”ndan kurtulmayı hedeflemişlerdir. İngiltere’nin başını çektiği bu sinsî plan, bir yandan Avrupa’yı nifak kuyusundan temizleme, diğer yandan ise İslâm dünyâsının kalbine bir “fitne karakolu” yerleştirme hamlesidir.
1948 yılında ilân edilen siyonist devlet, Batı’nın o sinsî ve habîs aklının en müşahhas ürünüdür. İstilâcı Batı’nın bu kanlı projeyi sarsılmaz bir irâdeyle desteklemesinin temelinde, iki ana nefsânî sebep yatmaktadır:
1- Nüfus Tahliyesi: Emperyalistler, azılı bir Yahudi düşmanı olmalarına ve onları bir safra olarak görmelerine rağmen İsrail’in inşâsına ön ayak olmuştur. Yahudi nüfûsunu Avrupa’dan uzaklaştırıp bir daha geri dönmesini engellemek için, güçlü ve müreffeh bir İsrail kurgulamıştır. Çünkü güçlü bir İsrail, Yahudi nüfûsunu kendi topraklarında tutacağı gibi diğer bölgelerdeki siyonistleri de oraya toplayacaktır.
2- Sürekli Meşgûliyet: İslâm dünyâsı bu “kuduz köpek” ile sürekli istikrarsızlaştırılacak, iç tartışmalar ve bölgesel savaşlarla enerjisi beyhûde yere tüketilecektir. Batı, siyonizmin hançeri vâsıtasıyla; Müslümanların kendi diriliş ve şahlanış hamlelerine ayıracağı vakti, yapay meşgûliyetlerle hebâ etmesini murâd etmiştir. Bir asra yakın bir zamandır görüyoruz ki emperyalist Batı’nın planı tıkır tıkır işlemekte ve İslâm coğrafyasının tam merkezinde istedikleri an fitne ateşini harlamaktadır.
Hülâsa…
Batı, İsrail’i bir garnizon gibi inşâ edip destekleyerek bir tarafta dînî ve iktisâdî sâiklerle düşman olduğu Yahudileri, diğer tarafta ise ilmî, siyâsî ve îmânî sebeplerden garez beslediği Müslümanları tâbiri câiz ise bir torbanın içine koymuş ve intikāmını almıştır. Ve dahî almaktadır.
Bununla da kalmayıp, perde arkasında hâmîlik etmesine rağmen Yahudilerin ne zālim bir toplum, Müslümanların ise ne âciz ve izzetsiz olduğunu bütün dünyâya “panorama” gibi sunmaktadır. Bu politika sâyesinde dikkatleri kendi üzerinden dağıtarak yeni dönemde “hilâl ile siyon” mücâdelesi için zemin hazırlamaktadır. Böylece, asıl fâilin kendisi olduğu bu kanlı tiyatroda, kavgayı sâdece dînî bir sahaya hapsederek suç ortaklığını târihin gözünden kaçırmayı hedeflemektedir.
Fîlhakîka Müslümanlar ile Siyonistler hakîkî bir meydan savaşına tutulacak ve İbrâhîm Aleyhisselâm’ın gerçek ümmeti Kudüs’te, Gazze’de ve Ramallah’ta “Ay yıldızlı” sancakların gölgesinde o mukaddes beldelerin nâmusunu kurtaracaktır. Mamâfîh, Türklük şuuruyla Kudüs’ü özgür kılanlar, Vatikan soslu, Vaşington baharatlı, Londra mezeli ve Paris çeşnili zehirli sofralar kuranları da hesâba çekecektir.
Medeniyet insanı bu süreçleri bilmeli ve azmini bu yola adamalıdır.
Haziran 2026, sayfa no: 78-79-80
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak