Îmanda Kararlılık ve İkrâha Karşı Azîmetle Amel Etmek / Dr. Mehmet Sürmeli

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’inde tevhîd mücâdelesinin önderleri olan peygamberlerinden bir kısmını zikretmiştir. Onların verdikleri mücâdeleyi, zorluklara karşı direnmelerini, insanlardan gördükleri sıkıntıları ve Allâh’ın (cc) dînini hâkim kılabilmek için çalışma yöntemlerini bizlere anlatmıştır.

Azîmet; nefsin arzusuna bakmadan, ruhsat ve cevaz hâline iltifât etmeden şer’î emir ve yasakların hem lafzına, hem rûhuna uygun bir şekilde hareket etmek, tevillerden sakınmak, ihtiyâta en uygun yolu tutmaktır.1 Peygamberler “azîmet”le, bir an bile tâviz vermeden ilâhî emirler doğrultusunda hareket etmişlerdir.

“Öyleyse (ey Rasûlüm), üstün azim sâhibi o Rasûller nasıl sabretmişlerse sen de öyle sabret ve o inkârcılar hakkında hemen hükmün verilmesini bekleme. Onlar, kendisiyle tehdit edildikleri azâbı görünce, sanki dünyâda gündüz çok kısa bir süre kalmış gibi hissedeceklerdir. Kendilerine gerekli tebliğ yapılmıştır. Yoksa inanç ve davranışta yoldan çıkmış topluluktan başkası mı helâk edilir?”2 Onlar ne kadar eziyetlerini artırırsa sen de Allah Teâlâ’nın emrini yerine getirme husûsunda gayretini ve temponu artır. Nûh (as), İbrâhîm (as), Mûsâ (as) ve Îsâ (as) gibi çalış.3 Tefsir kaynakları bu dört peygamberin yanına Hz. Muhammed’i (sav) de eklemişler ve bu peygamberlere “ûlû’l-azm” peygamberler adını vermişlerdir. Esâsındaysa bütün peygamberler “ûlû’l-azm”dir. Yukarıdaki âyeti îtinâlı bir şekilde okuduğumuzda görürüz ki “ûlû’l-azm” peygamberlerin iki temel özelliği vardır: Cihadlarının büyüklüğü ve sabırları. Küfre karşı verilen büyük mücâdele ve bu mücâdele sırasındaki sabırları; ilâhî emirlere teslîmiyetleri, her türlü günahtan uzak durmaları, ibâdetlerini ihsan derecesinde edâ etmeleri, başlarına gelen semâvî belâları rızâ ile karşılayabilmeleri ve küfrün baskısı karşısında yılmadan hep ileriye bakmaları onları daha farklı bir konuma yüceltmiştir. Her Müslümanın da sabır ve cihâdı hayatlarının bir parçası hâline getirmeleri elzemdir.

Kur’ân-ı Kerîm, ayrıca bâzı yaşanmış olaylar/kıssalar anlatır. Mü’minler bu kıssalarla hem tesellî edilir, hem motive edilir hem de en ideal olana doğru yönlendirilir. Îmanda azîmetle amel etme olayının en güzel anlatıldığı kıssalardan birisi, Hz. Mûsâ ile Firavun arasındaki mücâdelede günün evvelinde Firavun’un yanında olan, sonunda ise şehâdet mertebesine ulaşan sihirbazların olayıdır. Sihirbazlar yenilip küçük düşünce4 yaptıkları işin bir hurâfe olduğunu anlamışlardır. Allah Teâlâ’nın birliğine ve Hz. Mûsâ’nın risâletine îmân ettiklerinde, Firavun insanların îmânını bile kendi iznine bağlamış biri edâsıyla: “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi?” diye haykırmış; sonra da “Yemîn olsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama olarak kesecek ve sonra da hepinizi asacağım.”5 demişti. Bu icrâ edilecek tehdit karşısında en küçük bir sapma yaşamayan mü’minler: “Biz zâten Rabbimize döneceğiz.”6diyerek ölüme ve zulme meydan okumuşlardır. Yüce Allah (cc), şehâdeti tercîh ederek cenneti hak eden bu kimseleri överek örnek göstermiştir.

Kralın dînine girip de kâfirce bir hayâtı tercih yerine, dağda/mağarada yaşamayı tercîh eden ashabıkehf7 de îmanda azîmeti seçmiş değerli îman öncüleridir. “Çünkü eğer onlar sizin varlığınızı öğrenirlerse, ya sizi öldüresiye taşlarlar, ya da sizi (zorla) kendi inanç sistemlerine döndürürler; işte o zaman bir daha aslâ (zâlimlerin) ellerinden kurtulamazsınız.”8 Ebedî olan âhiret hayâtına karşılık geçici dünyâ rahatlığını üstün tutmanın yanlışlığına vurgu yapan bu azîmet sâhibi gençler, tüm çağlara; özelde de gençlere îmanda sebat husûsunda gerekli mesajı vermişlerdir.

Zamânın elçilerine yardım eden ve bu uğurda şehâdeti kazanan Habib en-Neccar9 da îmanda azîmet öncülerindendir. Kavmine, îmandaki salâbetini/sağlamlığını îlân etmiş ve küfür ehlinden kendine gelecek zarara önem vermemiştir. Netîcede öldürülmüştür. Habib en-Neccar’ın yapmış olduğu îmânî tercih netîcesinde Allah (cc) onu cennetiyle ödüllendirmiştir: “Böylece ona (şehitler için hazırlanmış olan şu) cennete gir, denildi.”11

Îmanda azîmetle amel eden en seçkin insanlardan birisi de Firavun’un karısı Asiye binti Muzahim’dir.12 Hz. Asiye Allâh’ın birliğini kabûl edip, karısı olmasına rağmen Firavun’dan beraat etmiş, onun insanlar üzerindeki tasarrufunu ve velâyetini kabûl etmediği için çekmediği çile kalmamıştır. Firavun onun için yere kazıklar çaktırmış, nâzik bedenini gerdirmiş ve üzerine taşınması zor taşlar koydurarak güneşin altında aç susuz bırakmıştır.13 Bu örnek kadın, îmandaki tercîh ve karârını şu duâ ile bitirmiştir: “Ey Rabbim! (Zâlimlerin saraylarını villalarını istemem.) Bana, katında bulunan cennette bir köşk hazırla. Allâh’ım! Beni Firavun’dan ve onun yaptığı (zulüm ve haksızlıklar)dan koru ve beni bu zâlim toplum (ile aynı hayâtı ve aynı âkıbeti paylaşmak)tan kurtar.”14 Bu hanımın davranışı bütün insanlar için hâssaten de kadınlar için evrensel bir örnektir.

Allah Rasûlü’nün (sav) arkadaşları da tevhîdî konularda Ashabıkehf, Habib en-Neccar ve Asiye binti Muzahim gibi hareket etmişlerdir. Zîrâ onları eğiten Hz. Muhammed (sav) şu emri vermişti: “Ateşlere atılıp yakılsanız veya paramparça edilseniz bile sakın Allâh’a şirk koşmayınız.”15 Allâh’a olan tâzim ve sevginin -sonunda çile bile olsa- ödülü çok büyüktür: “Kim ki Allâh’a olan sevgisinin uğrunda öldürülürse şehittir.”16 Zaman zaman çilelerin ve işkencelerin dayanılmaz boyutlara uğramasıyla gevşemeler olduğunda ilâhî uyarı hemen gelmiştir. Muhacir mü’minler Medîne’ye hicretle berâber bâzı güçlüklerle karşılaşmışlardır. Çünkü her türlü mal ve mülklerini Mekke’de bırakmışlar, Allâh’ın rızâsını ve Rasûlünü tercîh etmişlerdir. Bu garib mü’minlere Yahudiler her an düşmanlıklarını göstermişlerdir. Münâfıklar ise nifaklarını gizleyip gereğince amel etmeye başlayınca Yüce Allah (cc), Müslümanların kalplerinin yatışması17 ve bu işin öyle kolay olmadığını bildirmek için şu âyeti göndermiştir: “Yoksa siz (ey îmân edenler), sizden önceki ümmetlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden (öyle kolayca) cennete girebileceğinizi mi sanıyordunuz? Sizden önceki ümmetler öyle zorluklarla, öyle sıkıntılarla karşılaşmış, öylesine (çetin imtihanlarla) sınanmışlardı ki nihâyet (o zamanki) peygamber ve onunla birlikte inananlar ‘Allâh’ın yardımı ne zaman?’ diyecek hâle gelmişlerdi.”18

Mekke döneminde müşrikler, Hz. Peygamber (sav) ve sahabesine her türlü mânevî ve fizikî işkenceyi tattırmışlardır. Bireysel anlamda her biri tek başına “ümmet” olan sahabilerden hiç kimse dîninden tâviz vermemiş ve irtidât etmemiştir. Hattâ çocuk denilecek yaşta Müslüman olan, Hz. Peygamber’in (sav) halasının oğlu Zübeyr b. Avvam (ö. 36/656) amcası tarafından hasıra sarılmış, hasırın altından ve üstünden duman verilmiştir. Küfre dönmesi için ısrâr edilmesine rağmen Zübeyr (ra) bu çileyi çekmiş ve “Ebediyyen küfre dönmeyeceğim”19 diyerek îmandaki sebâtını ortaya koymuştur. Bedenî işkencenin en önemli mağdurlarından Habbab b. Eret (ö. 37/657), Hz. Peygamber’e (sav) sızlanıp bu çilelerin bitmesi için duâ etmesini istediğinde, kararlı olmanın ve cesâretin en büyük temsilcisi Rasûlullah (sav), Habbab’a (ra) şu önemli uyarıyı yapmıştır: “Ey insanlar! Takvâlı olun. Sabredin (ve kâfirlere karşı) direnin. Allâh’a yemîn ederek söylüyorum ki sizden önceki mü’minlerden bir adamın başına demir testere konur ve vücudu ikiye yarılırdı da o yine dîninden dönmezdi. Takvâlı bir hayat yaşamaya devâm edin. Allah (cc) size, San’a’ya kadarki toprakları fethetmeyi nasîb edecektir.”20

Rasûlullah (sav), zaman zaman ruhsatla amel etmeye de cevaz vermiştir. Bu durum şu âyette de sâbittir: “Her kim îmân ettikten (ve İslâm’ın güzelliklerini bizzat yaşadıktan) sonra (yeniden küfre dönerek) Allâh’ın dînini inkâr edecek olursa -tabiî ki bundan maksat kalbi îmanla dopdolu olduğu hâlde, baskı altında inkâr etmiş görünenler değil, tam tersine (îmânın coşkusunu tatmış olmasına rağmen) gönlünü (yeniden) inkâra açan, (İslâm dışı herhangi bir inanç veya ideolojiyi bilerek ve isteyerek onaylayan) kimselerdir- İşte Allâh’ın azâbı onların üzerinedir ve onlar için korkunç bir azap vardır.”21 Demek ki baskı altında bulunan bir Müslüman, öldürülme veya bir uzvunun kesilmesi gibi (ikrâh-ı mülcî) hayâtî bir tehlikeyle yüz yüze geldiğinde -her ne kadar şehâdeti göze alıp direnmesi daha fazîletli ise de- kendisini kurtarmak için sâdece diliyle; tevriyeli sözler kullanarak inkâr edebilir. Buna, îmanda ruhsat kullanma denilir. Ammar b. Yasir (ö. 37/657) böyle bir ikrahla karşı karşıya gelip bitkin bir vaziyette Hz. Peygamber’in (sav) yanına vardığında Rasûlullah (sav) ona kalbini nasıl bulduğunu sormuş, O da: “Allâh’a ve Rasûlüne îmanla dopdolu” cevâbını verince, aynı işkenceyi tekrarlarlarsa onların sözlerine icâbet edebileceği ruhsatını vermiştir.22 Zîrâ ikrâh hâli geçtikten sonra kalp yeniden itminân hâline dönecektir. Çünkü akîdesi kalbî olarak değişikliğe uğramamıştır.23

Peygamberlerin ve onların işlevsel temsilcisi durumundaki İslâm âlimlerinin ise her ne sebeple olursa olsun İslâm’ı inkâr anlamına gelebilecek beyânatta bulunmaları aslâ câiz değildir. Çünkü halk, İslâm’ın hükümlerini onlardan öğrenir. Öte yandan, eğer bir Müslüman, daha aşağı derecede bir baskı ile karşılaşırsa (ikrâh-ı gayri mülcî), yalnızca diliyle bile olsa inkâr edemez.24

Îtikâdî konularda veya ibâdetleri icrâ etmede herhangi bir ikrâh-ı mülcî ile karşılaşan Müslüman, kâfirlerin velâyetini kabûllenmeden, onlara şirin gözükmeyi yeğlemeden ve dostluklarını tercîh etmeden onların tekliflerine diliyle muvâfakat edebilir. Buna takiye denilir ki niyetin iyi olmasıyla berâber, ancak ölüm korkusu varsa yapılabilir. Takiye bir ruhsattır. Eğer bu ruhsatı kullanmaz, îmânını izhâr etmenin netîcelerine katlanırsa; sabreder ve öldürülürse büyük bir sevap kazanmış olur.25 Âhirette şehidlerle berâber olur. Bu ifâdeleri buraya taşımamızdaki sebep; takiyenin bir hareket fıkhı olduğunu klasik kaynaklardan göstermektir. Şiada îmân esaslarındandır diye takiyyenin ruhsat oluşunu reddetmek hem bir cehâlettir hem de ilmî mîrâsı reddetmektir. Bu ruhsatı yerinde kullanabilirler diye Müslümanlara, Allah Teâlâ vermiştir. Günümüzde ise takiye kavramı anlam daraltılmasına uğratıldı ve bir ikiyüzlülük gibi sunulmaya başlandı. ‘Müslümanların kavramlarını onların yetkili âlimleri târif eder’ hükmüne göre, fâsıkların, İslâmî kavramları tanımlayarak mü’minlerin kafalarını karıştırmalarına müsâade edilmemelidir.

Müslümanların, inançlarının gereğini sözlü ve amelî olarak ortaya koymaları îmanlarının zorunlu sonucudur. Müslümanlık, dünyâdaki bütün şer güçlere dur diyebilmenin adıdır. Bunu, Müslümanca duruştan tâviz vererek, îmânı gizleyerek, bâtıl dinleri hak seviyesine çıkararak, dünyâ sisteminin rotasını kolaylaştırmak için dîni kullanarak, yörünge siyâsetinin halkası olarak; Müslümanlığın hayâtın siyâsî, sosyal, iktisâdî ve hukûkî cephelerini inkâr ederek yapamazsınız. İslâm, Kur’ân-ı Kerîm’de anlatıldığı ve Rasûlullâh’ın (sav) tâkip ettiği yol üzere insanlığa arzedilir. İslâm’ı kitlelerle buluşturmak ehliyetli insanlar ve ulemâ için daha da derin hükümler ve sorumluluklar içerir. İslâmî ilimlere vâkıf ve müstakîm çizgide bulunan Müslüman önderlerin fildişi kulelerde gereksiz ve gündem dışı mâlûmâtfuruşluk yapmak yerine, Salim b. Makel’in (ra) Yemame savaşındaki küfre karşı yiğitliğini kuşanmaları gerekir. “Senin öldürülmenden korkuyoruz.” diyenlere Salim (ra) şu cevâbı vermiştir: “Eğer ben korkak davranır ve şehit kardeşlerimize kavuşamazsam, ne kötü bir Kur’ân-ı Kerîm âlimi olurum.”26 Bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’i iyi okuyup bildiğini söyleyenlerin düşünmesi gereken cümlelerdir. Müslümanların kafalarını karıştırmak yerine, ümmetin pozitivist ve materyalist bir dünyâ görüşüyle kuşatıldığı bir dönemde onların îtikâdî, siyâsî, iktisâdî, ahlâkî ve sosyal sorunlarına uygulanabilir İslâmî çözümler üretmek Rabbânî ulemânın en temel görevlerindendir. Verili duruma teslîm olup dünyâ sisteminin yedeğinde yol almak, Müslümanların meselelerine kayıtsız kalmak sorumlu ulemânın davranışı değildir.

Dipnotlar:

[1] Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 78.

2 Ahkaf 46/35.

3 Taberî, Câmiu’l-Beyân, XI/302-303.

4 A’raf 7/119.

5 A’raf 7/123-124.

6 A’raf 7/125; ayrıca bak: Taha 20/71-73.

7 Kehf 18/14.

8 Kehf 18/20.

9 Suyûtî, Celaleyn Tefsiri, s. 441.

11 Yâsîn 36/26.

12 İbni Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, IV/394.

13 Zemahşerî, Keşşaf, IV/559.

14 Tahrim 66/11.

15 İbni Hanbel, Müsned, V/237; Hanbelî, Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem, I/373.

16 İbni Hemmam, Musannef, X/116.

17 Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, s. 58.

18 Bakara 2/214; ayrıca bak: Âl-i İmran 3/142; Tevbe 9/16.

19 Hâkim, Müstedrek, h. no: 5548, III/406.

20 Hâkim, age., h. no: 5643, III/432.

21 Nahl 16/106.

22 Hâkim, Müstedrek, h. no: 3362, II/389; Taberî, Câmiu’l-Beyân, VII/651.

23 Âlûsî, Rûhu-l Meânî, VII /472.

24 Kısa, Kısa Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm Meali, s. 330-331.

25 Hazin, Lübâbu’t-Te’vîl, I/252.

26 Hâkim, Müstedrek, h. no: 5006, III/252.

Temmuz 2021, sayfa no: 10-11-12-13-14

Ayrıca kontrol et

Esmâ’da Esrâr / Alemdar

Her şeyin Hâlık’ı, yaratan ve yaşatanı Mevlâ-i Müteâldir. O’ndan geldik O’na döneceğiz. Rûhundan ruh üflemesiyle …