Ara

İbâdetlerde Zâhir-Bâtın

İbâdetlerde Zâhir-Bâtın
İslâm insan içindir ve insana göredir. Bir bakıma İslâm’la insan ikizdir. Dolayısıyla, insanın maddî ve mânevî ihtiyaçları en iyi şekilde İslâm dîninde dikkate alınmıştır. İnsanın maddesi ve mânâsı olduğu gibi, dînin de zâhiri ve bâtını vardır. Dînin tam olarak anlaşılması ve yaşanması, onu zâhiri ve bâtını ile birlikte ele almakla mümkün olur. Bunu en iyi şekilde anlayan ve yaşayan, başta Resûlüllah (sav) olmuştur. İnsan denen üstün varlık bedenle ruh, madde ile mânâ karışımından ibâret bir bütündür. İnsanı diğer canlılardan ayıran ve üstün kılan tarafı, başta rûhu ve mânevî varlığıdır. Beden yok olucu, ruh ise kalıcıdır, ebedîdir. İnsanın bu dünyâdaki ve öteki dünyâdaki mutluluğu; maddesi ile mânâsı, kalbi ile kalıbı, zâhiri ile bâtını arasındaki uyum ve âhenge bağlıdır. Bu dengenin bozulması; daha çok maddenin ve bedene bağlı güçlerin yâni aşırı ihtirasların, kibirlerin gururların, çekememezliklerin, bencillik duygularının azgınlaşması, insan varlığına hâkimiyet kurması şeklinde olmaktadır. Bu bakımdan mânânın madde, bâtının zâhir karşısında ezilmemesi için özel bir gayret gösterilmesi gerekir. İşte insandaki ruh, kalb, gönül veya kısaca “mânâ” dediğimiz bâtındaki bu cevherin diri tutulması için yapılan çalışmanın ve gösterilen gayretin adına “Tasavvuf” diyoruz. Tasavvuf İslâm dîninin özü ve rûhu demektir. Zâhirî ilimler İslâm’ın bedeni, bâtınî ilimler demek olan tasavvuf ise rûhu sayılır. Bedensiz ruh, ruhsuz beden düşünülemez. Tasavvuf, dîni daha içten ve derinden yaşama gayretidir. Hz. Peygamber (sav) “îmânın tadı”ndan söz eder1. Tasavvuf dînin ve îmânın tadını, mânevî zevk ve lezzetini hissetme çabasıdır. Tasavvuf, dînin şekliyle birlikte özünü, rûhunu yakalamaya çalışmaktır. Bu özü içten yaşamak ve davranışlarına yansıtmaktır. * İbâdetler insanı Hakk’a yaklaştırmaya yarar. Bunun gerçekleşmesi için ibâdetleri sâdece şekil olarak değil bâtınî yönlerini bilerek ve onları canlı tutarak îfâ etmek gerekir. İbâdetlerde görünen şekillerinin ötesinde bir iç anlam vermenin, bâtınî bir yorum getirmenin eski bir geleneği bulunmaktadır. Bu alanla daha çok tasavvuf mensupları ilgilenmiştir. Bâtınî yorumlar, dînin zâhirini küçük görmeyi veya onu red ve inkâr etmeyi gerektirmez. Bu yönden tasavvuf anlayışı, târihteki yıkıcı Bâtınîlik mezhebinden ayrılmış olur. Ölçü şudur: Zâhirî ve bâtınî yorum ve îzahlar ruh ve beden gibi birbirini tamamlamak durumundadır. Zâhire dayanmayan bâtınî açıklama geçersiz olduğu gibi, bâtını hiçe sayan zâhirci görüş de eksik ve yanlıştır.2 İbâdetlerin iç anlamı üzerinde durmak yâni onlara bâtınî yorumlar getirmek, bu vecîbelere daha bir canlılık ve derinlik kazandırır. Böylece sembolik ve şekilden ibâret gibi görünen bâzı hareketler, insanın gönlünde ve kafasında yeni bir mânâ ve boyut elde etmiş olur. İbâdetlerin şekli elbette önemlidir. Abdest, namaz, oruç; Müslümanların şahsî ve günlük hayâtında mühim yer tutar, tanzim edici bir rol oynar. Ama gerçek amaç aslâ eli yüzü temizlemek, eğilip kalkmak, akşama kadar aç durmak değildir. Asıl gâye, bunlarla birlikte ama bunlardan daha önemli olarak, ibâdetlerin insanı Allâh'a yaklaştırması, O’nunla iletişim kurmayı sağlamasıdır. Meselâ kurban ibâdeti için şöyle buyrulur: “Onların ne etleri ne de kanları Allâh'a ulaşır. O'na ulaşacak olan sizin takvânızdır.”3 Asıl ibâdet onlardaki sırrî-mânevî-bâtınî incelikleri bilerek ve onları elde etmeye çalışarak yapılandır. Bütün bunlar, özellikle tasavvuf literatürümüzde, bâzan dağınık şekilde, bâzan topluca yer alır. * Abdest ve gusül birer dînî vecîbe ve temizlik vâsıtasıdır. Temizlik iki nevîdir, biri beden temizliği öteki ruh temizliğidir. Beden temizliği olmadan namaz sahih olmadığı gibi, kalb temizliği olmadan da mârifet sahih olmaz. Beden temizliği mâ-i mutlak (temiz su) ile yapılır. Kalb temizliği için de hâlis ve saf bir tevhîd gerekir. Olgun kimseler sürekli olarak zâhirde temizlik, bâtında tevhîd üzere bulunurlar. Devamlı olarak abdestli olanı, sağ ve solundaki muhâfız meleklerin sevdiğine inanılır.4 Hakk’ın dergâhına yönelenlerin zâhirde ve bâtında abdestli olmaları gerekir. Zâhir abdesti su ile, bâtın abdesti tövbe ve Hakk’a dönmekle mümkün olur. Yûnus Emre söylüyor: Tanla durup başın kaldır ellerini suya daldır Hem şeytânın boynunu vur hem nefs dahi ölse gerek.5 Bâyezid-i Bistâmî (ks) şöyle dermiş: “Ne zaman dünyâ düşüncesi gönlümden geçse abdest alırım; âhiret düşüncesi geçince de gusül yaparım.” * Bilindiği gibi namazın çeşitli şartları, rükünleri, yâni birtakım kuralları bulunmaktadır. Namaz ibâdetini bütünüyle ikiye ayırmak mümkündür. Namazın bir dış görünüşü, yâni maddî ve zâhirî tarafı; bir de iç yönü, bâtını vardır. Namazda ayakta durmak, eğilmek, secdeye varmak, sûre ve duâlar okumak, onun dış yüzüne âit yönleridir. Bir de bu hareketlerin ihtivâ ettiği iç anlam söz konusudur. İşte bu yönü, kendi içinde gittikçe derinleşir. Hucvîrî (465/1072) namazın şartlarıyla ilgili olarak şu yorumları getirir: Zâhirde necâsetten, bâtında şehvet ve süflî arzulardan arınmak ve temizlenmektir. Zâhirde elbiseyi necâsetten temizlemek, bâtında bu elbiseyi helâl yoldan temin etmektir. Zâhir kıblesi Kâbe, bâtın kıblesi Arş, sırrın kıblesi müşâhededir. Nefs mücâhedesi ile uğraşmak namazdaki kıyam gibidir. Zikr-i dâim namazdaki kırâat gibidir. Namazda huşûun şartı sağında solunda kimin bulunduğunu bilmemektir.6 * Oruç tutarken mide yemek içmekten korunduğu gibi; dili yalandan, kötü sözden, boş laftan uzak tutmalıdır. Göz harâma, yanlış yerlere bakmamalı, kusur aramamalıdır. Kulak gıybet, dedikodu ve abes şeyler dinlememelidir. En önemlisi de gönül ve zihin güzel şeyler düşünmelidir. Gönül ehli kişiler yalan söylemenin ve başkasını çekiştirmenin orucu bozacağını belirtirler.7 Gerçekten organlarının tamâmını oruca iştirâk ettirmeyi başaramayan kimse şeklen oruç tutmuşsa da, orucun özünü yakalayamamış demektir. Resûlüllâh’ın (sav) “Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçtan onlara kalan sâdece açlık ve susuzluktur.” sözü de bu gerçeği vurgular.8 * Zâhir zekâtı olduğu gibi bâtındaki, yâni derûnî ve mânevî hayatımızdaki nîmetlerin de zekâtından söz edilir. Sayıları çok olduğundan bunların birer birer sayılması zordur. Ölçü şudur: Öncelikle bu nîmetler iyi bilinmeli, tanınmalı; zekât olarak da bunlar için hadsiz hesapsız şükür duygusu içinde bulunmalıdır.9 * Haccın bâtınî yorumlarıyla ilgili çok şey söylenir. Esâsı şudur: Hacdaki davranışların basit bir şekilden ibâret olmaması gerektiğini hatırlatmak, onlara bir derinlik kazandırmak ve daha bilinçli olarak yerine getirilmesine yardımcı olmaktır. Böylece alınacak mânevî hazzın artması ve kulluk şuurunun derinleşmesi sağlanabilir. * Zâhirle bâtını birlikte götürmek esastır. Bu yolda Yûnus Emre Hazretleri çok zahmet çekmişe benzer. Kendi mâcerâsını anlatırken, asıl amacı içle dışın, bâtınla zâhirin uyum içinde olması gereğini insanların dikkatine sunmaktır: Ey bana derviş diyen nem ola derviş benim Ya bu adıma lâyık hani elimde iş benim Derviş derler adıma bakarlar suratıma Bilmezler ki dirliğim küllî sitâyiş benim Sûretim güler halka ya hani kulluk Hakk’a Bu dirliğime bak a, hep işim yanlış benim Kend’özümü bilirim sâlûslanuben yürürüm Buğz u kibr ü adâvet gönlümü almış benim Suçumu örter hırkam dirliğim cümlesi ham Bir gün yırtılısar perdem zehî düşvar iş benim10  Prof. Dr. Mehmet Demirci Dipnotlar: [1] Bkz. Buhari, iman,9: Müslim, iman, 67 2 Sülemî (ö. 412/1021)’nin bu konudaki görüşleri için bk. Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, İstanbul 1969, s.143 3 Hac, 22/37 4 Hucviri, Keşfü’l-Mahcub, çev. Süleyman Uludağ (Hakîkat Bilgisi), Dergâh yayını, İstanbul 1982, s. 426 ve 428 5 Yûnus Emre Divanı, hazırlayan: Mustafa Tatçı, H yayınları, İstanbul, 2008, s. 154 6 Hucviri, Keşfü’l-Mahcub terc. (Hakikat Bilgisi), 436. 7 Sühreverdi, Avarif terc. s. 419. 8 İbn Mâce, sıyam, 21. 9 Hucviri, age, 454. 10 Burhan Toprak, Yûnus Emre Dîvânı, İstanbul 1960, s. 100; Mustafa Tatçı, age, s. 249

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak