Hayâ

Hayâ, ihtiramda (saygıda) Hz. Osman (ra)’ı diğer Ashab-ı Kiram’dan üstün kılan vasıftır.

Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer, Hz. Sa’d bin Mâlik (ra)’in bulunduğu bir meclise, Hz. Osman (ra) dahil olunca, Hz. Aişe (ra)’ye, “Geri çekil!” dedirtip oturuşlarını değiştiren, “Meleklerin bile kendisinden hayâ ettiği bir kimseden nasıl hayâ etmeyeyim? Allah’a yemin ederim ki melekler, Allah ve Rasûlünden hayâ ettikleri gibi, Osman’dan da hayâ ederler. Eğer sen yanımdayken o içeri girmiş olsaydı, çıkıncaya kadar ne konuşur ne de başını kaldırırdı.“[1] dedirten müstesna bir huydur hayâ.

Hasan Basri (ks), Hz. Osman (ra)’dan bahsederken, “O, kapalı yerde banyo yaparken bile avret mahallini açmaz, hayâsı belini dik tutmaya dahi engel olurdu.” der.

Rasûlullah (sav)’ın, Allah (cc)’ın mehabetinden (azamet ve ululuğundan) hayâ edip utandıklarında, alınlarında beliren ter damlalarından, Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra), gül ve pirincin halk olunmasına vesile olan ahlaktır hayâ.

Hayâ: Utanma, kınanma endişesi ile, nefsin bir şeyi yapıp yapmamaktan sıkılmasıdır.

Hayâ;
1-Tabii hayâ: Mahrem yerlerin açılmasından utanma.

2-Dînî hayâ: Allah (cc) korkusundan günah işlemekten utanma şeklinde iki kısma ayrılır.

Kişide, İslam’ın güç ve kuvvet bulmasıyla bir fıtrî (yaratılışta mevcut) duygu tezahür eder. Ruhta hayâ sıfatının dolup taşması, vücutta tesirini alın ve vücudun terlemesiyle gösterir.

Ebu Said’l-Hudri (ra):”Rasûlullah (sav), çadırdaki bakire kızdan (hayâ sahibi utangaç kızdan) daha çok hayâ sahibi idi. Hoşlanmadığı bir şey mübarek yüzlerinden belli olurdu.”[2] der.

Hacı Hasan Efendimiz (ks), kadınları kendilerinden uzak tutarlar, “Kadınlarla konuşmaya mecbur kaldığımda vücudum terlere gömülür.” buyururlardı.

Burunlarını ev halkının yanında bile temizlediğini görmedik. Böyle zamanlarda hepimizi çıkartırlardı edeplerinden…

Daha çocuktum. Yeşilhisar’ın İçmece mevkiinde yatsı namazını kılarken, imamın arkasında bulunuyordum. Bizi yan tarafa alırken kendi önünden geçirdi. Daha sonra bunun sebebini de “arkamdan geçirmeye hayâ ettim.” diye açıklamışlardı.

Kuşeyri: Hayâ, Allah (cc)’ın huzurunda, dava ve iddiayı terk etmektir.

Sami Ramazanoğlu (ks)’nun kutbiyet makamını haber veren kimseye, “Bizim adımız Sâmi ama, başka bir Sâmi arayın.” demeleri mahviyetin (tevazûun, Hakk’tan başka bir şeyi yok etmenin, fiillerini Hakk’ın fiillerinde eritmenin) işareti değil de başka nedir?

“Bu Sâmi; bir damla sudan yaratıldığını, bir de toprak olacağını hatırlar.” sözü, irfanda kemalin zirvesidir.

Medine-yi Münevvere’de büyük bir cemaate dua etmeleri için davet olunduklarında takdimci, “Mürşid-i Kâmillerden Hacı Hasan Efendi buyursunlar” deyince “Bel kemiğim hayâ ve utancımdan sızladı” demişlerdi.

Mersinli Yusuf Amca’nın Medine’den gönderdiği paketin üstünde yazılı “Yahyalı Halifesi” sözünü, “Ne halifesi!” diye yırtıp attıkları hiç aklımızdan çıkmaz.

Hacı Hasan Efendimizin annelerinin (Ayşe validemiz) “Kefenimi dahi yabancılar görmesin” diye vasiyette bulunması, harama düşme endişesiyle, kapısını devamlı kilitleyen annemizin hanesine, dört yaşındaki bir çocuğun girmesi ile, “Bu yavru büyüyünce yüzümü unutmazsa, Rabbime karşı ben ne cevap veririm?” diye hüngür hüngür ağlaması onun iffet ve hayâda kemâle erdiğinin işaretidir. Bu hayâ ve edebi de ona, Efendimiz (sav)’in hizmet görevinde bulundurma şerefini kazandırmıştır.

Hacı Hasan Efendimiz (ks), kendileri utanıp hayâ ettikleri gibi bir başkasını da mahcup etmezlerdi. Çok yakınlarından biri, hizmetlerinde bulunur. Üstazımız, uykuya geçince, üzerine battaniyeyi örteceği zaman, tavandaki avizeye çarparak olduğu yeri indirir. Fakat bakar ki uykuları çok hafif olan üstazımız uyuyor. Bu davranışından utanarak yerlere geçen kardeşimiz, sevinerek kırılan cam parçalarını toplar, gider. Tekrar gelişinde Hacı Hasan Efendimiz, “Evladım! Az bir gürültüden uyanırım. Avizeye çarptığında derhal uyandım. Ama sizi mahcup etmemek için, kendimi uykuya vurdum.” buyururlar.

“Mecliste engine otur,
Gönül kırman, yapın hatır
El suçunu edin setir (örtün)
Pek â’lâ, hoş ahlâktır bu.”[3]

Evlatlarından bile hayâ eden Sâmi Ramazanoğlu (ks)’ndan şu hatırayı anlatmadan geçemeyeceğim:

İmam Hatip okulunda talebe idim. Üstazımızla İstanbul’a Sâmi Efendimizi ziyarete gittik. Erenköy’de bir evde, yer sofrasında yemekler ikram edildi. Sâmi Efendi tabaklardan birkaç lokma alıp, etrafına veriyordu. Yağmur yağmaya başladı. Evin dışarısından tabaklarını alanlar içeri giriyordu. Sâmi Efendimiz “Allah’ın rahmetidir.” bu diyordu. Evin alt katında hazırlanan büyük bahçenin ortasında bulunan odaya indik. Hacı Hasan Efendimiz’i yanlarına oturttular. Biz de gerilerdeyiz. Kendi eserlerinden Hz. Yusuf (a)’un kıssalarından okumaya başladılar. Eserin son bölümlerinde, mübarek sesleri boğulur gibi oldu. Derhal ıhlamur getirildi. O anda “Kitabı nerede olsa bulurum Allah’ın izni ile ama bu nur yüzü bulamam.” düşüncesiyle büyük bir şevkle, o nur cemale bakıyordum. Kitabı bir başkası eline alınca dedim ki:”Değirmenin suyu çekildi.” Kitaptan gözlerini ayırmıyorlardı. Kitabı ellerinden alıp okumaya başladılar. Fakat yine sesleri karıncalanır gibi olunca, mübarek gözlerini yumarak “Bir cümleme yapayım, özetleyeyim” deyip sohbeti tamamladılar. Dr. Necmettin Akçan Bey dedi ki:”Üstazımız edep ve hayâlarından ellerine kitap alıyorlar. Yoksa Allah’ın izn-i keremiyle ezbere her şeyi anlatırlar. Fakat edep ve hayâlarından, evlatlarının yüzüne bakamayıp gözlerini yumuyorlar.”

Kur’ân-ı Kerim’de; hayâ kelimesi pek geçmez. Ama hayâya delalet eden birçok ifadeler vardır Kelamullah’ta.

“O, Allah’ın (kendisinin ne yaptığını) görür olduğunu bilmez mi?” (Alâk 44)

“Yemin olsun ki, kadın onu arzulamıştı. Eğer (Yusuf) Rabbinin bürhanını görmeseydi; O da kadını arzulamıştı.” Ayet-i Kerime’deki “evlâ” şartıyla bu fiilden iffet ve nezahetiyle (temizliğiyle) Allah korkusuyla çekindiği beyan edilir.

“Çünkü O, bizim halis kullarımızdandı.” (Yusuf / 24)

Züleyha, putunun üstünü örtüp bu kötü fiile teşvik edince Yusuf (as):”Sen putundan utanırsın da ben Rabbimden utanmaz mıyım?” demiştir.

“Kavim ve kabilendeki salih bir zattan hayâ ettiğin gibi, her haline vakıf olan Cenâb-ı Hakk’tan da hayâ ile açık veya gizli fenalığa cesaret etmemeyi sana vasiyet ederim.”[4]

“Halktan hayâ etmeyen, Cenâb- Allah’tan da hayâ etmez”[5]

“Hayânın azlığı küfür alâmetlerindendir.”[6] buyurur Hadis-i Şeriflerinde Fahr-i Âlem Efendimiz (sav).

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Şuayb (as)’ın kızının Hz. Musa ile utanarak konuşması, hayâ sıfatına en güzel örnektir.

“Derken o iki kızdan biri utana sıkıla Musa’ya geldi:”Babam seni çağırıyor. Sana hayvanlarımızı sulamanın ücretini verecek” dedi” (Kasas / 25)

Takva elbisesi de hayâ olarak nitelendirilir tefsirlerde.

“Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise indirdik. Takva (Allah korkusu) elbisesi, o daha hayırlıdır.” (Araf / 26)

Ebu Bekir (ra), Rasulûllah (sav)’dan, “Hayâ imandandır. Hayâ sahibi ise, cennettedir. Hayâsızlık eden de cehennemdedir.”

İbni Abbas (ra)’dan Peygamber Efendimiz (sav):”Muhakkak ki sen de Allah’ın sevdiği iki haslet vardır. Hilm (acele etmemek) ve hayâ.”

İbn Rakâne (ra) Efendimiz (sav)’den:”Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı ise hayâdır.”[7] hadisi nakleder.

Hz. Enes (ra)’den rivayetle, Peygamberimiz (sav):”Edepsizlik ve çirkin sözün girdiği şey çirkinleşir. Hayânın girdiği şey de güzelleşir.”[8] buyurur.

Söz ve fiilde çirkin olan, “fuhş” kelimesi ile ifade edilir Kitab-ı Kerim’de.

“Sakın zinaya yaklaşmayın (zinaya götüren her hareketten). Çünkü o bir fuhuştur, hayâsızlıktır. Ve çok kötü bir yoldur.” (İsra / 32)

Zürkani:”Hayâ, lügat olarak hayat kelimesinden gelir. Kalp Allah’a imanla hayat bulup canlanırsa, hayâ da artar.” der.

Ebu Süleyman ed-Dârânî , dört hasletle insanlar hayırlı işler yaparlar:

1- Havf (Allah korkusu)
2- Reca (Allah’tan ümit kesmeme)
3- Ta’zim (Allah’ın emirlerine saygı gösterme)
4- Hayâ

Dört haslet de Peygamberlerin sünnetlerindendir.

1- Hayâ,
2- Güzel koku
3- Misvak,
4- Evlenmek.

Hayâ sıfatı, hal ve makama göre değişir. Hace Abdullah el-Herevî, “Ebrarın (sözü ve fiili hayır olanların) hayâsını üç kısımda ele alır:

1- Müşahade-i Hakk erbabının hayâsı. (Her an Hakk’ın tecellisine mazhariyetle, O’ndan gayrini görmeyen bahtiyarlar) belaya katlanıp şikayet etmezler.

Sümmûn-ı Âşık’a sordular, “Muhabbeti, niçin belaya koştular?

-“Herkes muhabbet davasında bulunmasın” diye buyurdu.

2- Allah’a yakın olanların hayâsı. (Allah’ın, her haline vakıf olduğunu bilenler) sevgide sebat göstererek, Hakk ile ünsiyet, dostluk kurarlar.

3- Hayret makamına erenlerin hayâsı. (Hakk’ın tecellisiyle, Allah’ın isim ve sıfatlarının kalpte zuhuruyla kendinden geçen sıddîkların haliyle) Allah ile kul arasında ayrılık kalkar. Benlik ve enaniyet suya düşer. Masivayı, Allah’tan başka her şeyi yok kabul ederek, “Lâ” ateşiyle yakıp, silip süpürüp “illâ” nuruyla insan-ı kâmil olmaktır.

Hayânın insanlık tarihindeki yeri:

“İnsanlığın, ilk nübüvvetten aldığı öğüt şudur: Eğer hayân yoksa, git dilediğini yap.”

Bir kısım konuların açıklanması da dinimiz “Allah gerçeği söylemekten çekinmez.” (Ahzab 53) ayetiyle rahat hareket etmeyi tavsiye eder.

Nebevî: Dînî konularda çekinmek hayâ değildir.” der. Ashab-ı Kiram Peygamberimizden (sav) utanılacak dînî meselelerde soru sormaktan çekinmemişlerdi. Yemeden, içmeden tutun da bütün davranışlarda Hakk’ın rızasını gözetmek hayâdır.

Beyzâvî:”Kişinin, nefsi fiil ve sözlerinde Allah’ın rızasını gözetmesi, O’ndan hakkıyla hayâdır.” der.

İbn-i Mes’ud (ra) Efendimiz (sav)’den:”Allah’tan hakkıyla hayâ edin! buyurdu. Biz:”Ey Allah’ın Rasulü, elhamdülillah biz Allah’tan hayâ ediyoruz.” dedik. O (sav) da:”Söylemek istediğim bu değil! Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını (göz, kulak, lisan, hafıza, hayâl, tefekkür) batnı (karnı) ve onun ihtiva ettiklerini, muhafaza etmen (mide, ferç, kalp, el, ayak) ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse, dünya hayatının zinetini terk etmeli. Ahireti bu hayata tercih etmelidir.” Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.”[10]

Peygamberimiz (sav)’in babası Abdullah (ra), nefsini arzeden bu kadına, iffet ve fazilette kemâlini gösteren bir şiirle şöyle cevap verir:

“Haram o kadar acıdır ki; ölüm acısı, ondan çok hafiftir. Helal ise çok tatlıdır. Var kadın, sen açıkça helalini ara! İzzet ve şeref sahibi olan, ırzını ve dinini himaye eder, fahişelik demek olan bir işe nasıl cesaret gösterir?”[11]

Hayâ, nefsin mekruh addedilen şeyi işleme korkusuyla kendisini korumasıdır. Yapılması mekruh (yapılması dinimizce hoş olmayan şey);

1- Dînî
2- Aklî
3- Örfî olabilir.

Dinen çirkin olan bir hareketi yapana “fâsık” (büyük günah sahibi) aklen, mekruh olanı işleyene “mecnun”, örfen doğru olmayan bir tavra girene de “ahmak” denir.

Dinimizde hayâ, “kötü ve çirkin olan bir hareketten kaçınmaya, hak sahibinin hakkına riayetsizlikten men etmeye sevk eden ahlâk” diye tarif edilir.

İslam dininde hayâ, imandan bir şûbe olarak tanıtılır. “Hayânın tamamı hayırdır.” buyurur Efendimiz (sav).

İmanda, kemâl; ibadette, ihlâs, ahlâkta, ahlâk-ı hamîde (güzel ahlâk) lutfeyle bizlere Ya Rab! (âmin)

Mühim bir not:

Rebi’ül-Evvel ayında (Peygamberimizin doğduğu ayda ) olmamız hasebiyle;

1-Salat-ü Selamı çok çok okur,
2- Fakir ve yoksulu düşünür,
3- Bu ayı başlangıç yaparak, ahireti dünyaya tercih edersek, her iki cihanda da bahtiyar oluruz. 

Alemdar-Ali Ramazan Dinç Efendi (ks)

Dipnotlar:

1- Hz. Osman (ra), R.O. Mahmud Sami, Erkam yay. s. 143
2- Buharî, Edeb, 77
3- Dergâhtan Dürdaneler, Safa Vakfı Yayınları, H. Hasan Efendi (ks)
4- Deylemî, Müsned, Hadis no: 1749
5- El-Müttekî, Kenzü’l Umman, III, Hadis No: 5777
6- a.g.e. Hadis No: 5790
7- Muvatta, Hüsnü’l Hulk, 9 (2905); İbn Mâce, Zühd 17 (4181-82)
8- Tirmizî, Birr, 44; İbn-i Mâce, Zühd 17
9- Tezkiretü’l Evliya, Ferîdüddin Attar, s. 180, ist, 1984
10- Tirmizî, Kıyamet, 25 (2460)
11- Sahih-i Buharî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, 4. Cilt, 5. Baskı s. 543-550

Ayrıca kontrol et

Gâlibiyet Îmandadır

Gâlibiyet Îmandadır Alemdar Altı Gün Savaşı, diğer adlarıyla 1967 Arap-İsrail Savaşı, Üçüncü Arap-İsrail Savaşı, Altı …