Cihanda En Büyük Devlet: Sıhhat / Prof. Dr. Ali Akpınar

Koca cihan sultânı Kânûnî öyle diyordu: Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi. Olmaya devlet, cihanda bir nefes-i sıhhat gibi. Gerçekten de sıhhat âfiyet, insan için en büyük devlet ve en başta gelen izzettir. Zîrâ sıhhat yoksa, insanın tadı tuzu yoktur. Onun için sağlık, selâmetin yol arkadaşıdır.

Sıhhat, insan için büyük nîmettir. Ne var ki hastalık da şu imtihan dünyâsında önemli sınav sorularından biridir. Nitekim Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenlere müjdele.1

İnsanlık târihine baktığımızda Yüce Allâh’ın seçkin ve sevgili kulları Peygamberlerin bile hastalandıklarına şâhit oluruz. Peygamberimiz’in (sav) ifâdesiyle, insanların en şiddetli belâya mâruz kalanı Peygamberler, sonra îmânî güçlerine göre diğer insanlardır, kişi îman bakımından güçlü ise başına gelecek olan belâ da o ölçüde olacaktır.2 Önemli olan bu sınav sorusunu sabırla cevaplayabilmek, hastalığı sevap kazanmaya vesîle kılarak atlatabilmektir. Elbette insan, hastalanmamak için tedbîrini alacaktır. Ancak hastalandığı zaman da sabretmesini bilecek ve metânetle hastalıktan kurtulmak için gerekeni yapacaktır. Çünkü ibâdet ve kulluğun kıvâmında yapılabilmesi, Yüce Allâh’ın dînine gereği gibi hizmet, insanlığa faydalı olmak öncelikle sıhhatli olmakla mümkündür. Zîrâ nice hasta vardır ki kendine yetmez ve başkalarının bakımına muhtaç duruma düşer, ibâdetlerini aksattığı gibi, vazîfelerini de lâyığı ile yerine getiremez. Onun için Peygamberimiz: Allâh’ın kulları tedâvi olunuz. Biliniz ki Yüce Allah, ihtiyarlıktan başka her hastalığın şifâsını da yaratmıştır.3 buyurur.

Hastalıkla sınavın en güzel rol modellerinden biri Hz. Eyyûb aleyhisselâmdır. O, uzun süreli amansız bir hastalığa yakalanmış, ancak bu süreç içerisinde aslâ feverân etmemiş, sızlanmamış, kimselere sitem etmemiş, hastalığı dayanılmaz hâle gelince Rabbine yakarmıştır:

Kulumuz Eyyûb’u da an; Rabbine: “Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi” diye seslenmişti.4

Eyyûb’u da an: Başıma bir belâ geldi, (Sana sığındım), Sen, merhametlilerin merhametlisisin, diye Rabbine nidâ etmişti.5

Hz. İbrâhîm aleyhisselâm da hastalık ve şifâ gerçeğini şöyle dile getirir: Benim dostum ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da doğru yola eriştiren de O’dur. Beni yediren de içiren de O’dur. Hasta olduğumda bana O şifâ verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O’dur. Âhiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O’dur.6

Aslında kâinatta olan her şeyin asıl ve gerçek sâhibi Yüce Allah’tır. O, fâil-i mutlaktır. Kullar hak ederler, Yüce Allah da halk eder. Ancak âyetlerde her iki peygamber de hastalığı Cenâb-ı Hakk’a isnâd etmemiştir. Hz. Eyyûb (as), bana şeytandan geldi, bana bir belâ dokundu diyerek Rabbine duâ etmekte; Hz. İbrâhîm (as) da hastalığı kendisine isnâd etmekte, şifâyı ise Yüce Allâh’a nisbet etmektedir. Çünkü kullar için olumsuz olan şeyleri doğrudan Yüce Allâh’a isnâd etmek edebe aykırıdır.

Öte yandan iyi düşünüldüğünde, hastalıkların çoğu zaman insanın kendi ihmâl ve kusurları sebebiyle başına geldiği görülür. Pek çok hastalık insanın ölçüsüz ve tedbirsiz davranmasından kaynaklanır. Söz gelimi insanın çok yemesi, yetersiz beslenmesi, aşırı sıcak aşırı soğuk şeyleri yiyip içmesi, dengesiz ve zamansız beslenmesi, zararlı/haram olan şeyleri yiyip içmesi, gereksiz şeyleri dert etmesi, aşırı üzülmesi ve aşırı sevinmesi gibi şeyler hastalanmasına yol açar.

Bâzı zamanlarda da insan tedbîrini aldığı halde bir hastalık yâhud belâ ona musallat olabilir. Peygamberlerin, sâlihlerin başına gelen belâ ve musîbetler bu kabîldendir. Bu durum, bu güzel insanların arınmalarına ve Allah katındaki derecelerinin artmasına vesîle olur. Onlar için belâ ve musîbetler birer madalya mesâbesindedir. Önemli olan, başa geleni rızâ, sabır ve tevekkül ile sevap kazanmaya dönüştürebilmektir.

Genel olarak insanda sıhhat aslî, hastalık ârızîdir. Çoğu insan sağlıklı bir şekilde dünyâya gelir, hastalıklar kendi kusurları yâhud hâricî sebeplerle başına gelir. İnsanın hayâtında sağlıklı ve âfiyetli günleri, hastalıklı günlerinden çok daha fazladır. Buna rağmen insan, nîmet içerisinde yüzdüğü sağlık ve âfiyetli günlerini unutur, sıkıntılı günlerini şikâyet eder durur. Hâlbuki insana düşen, Yüce Rabbinin kendisine bahşettiği sağlık ve âfiyet nîmetinin kıymetini bilmesi, onu koruması ve onu Rabbin rızâsı doğrultusunda kullanmasıdır. Sınavın gereği olarak hastalandığı zaman da bunu dosttan kendisine gelen bir hediye olarak görmeli, bir taraftan da tedâvi yollarını aramalıdır.

Hz. Eyyûb (a.s.) âyetlerde, hastalığı karşılama, hastalandığında sızlanmadan rızâ ve sabır ile Rabbine duâ etme, tedâvi için çabalama konularında en güzel örnek olarak anlatılır. Eyyûb aleyhisselâm önce malını kaybetti, sonra evlâdını, sonra sağlığını… Bütün bunlara karşılık şöyle dedi: Rabbim Sen verdin, Sen aldın, Sen’den gelene râzıyım. Bu can bedende olduğu sürece Sana hamdetmeye devâm edeceğim. Kendisine dert yanan hanımına da şöyle çıkışır: Söyler misin bana; Yüce Allah bize seksen senedir sıhhat âfiyet verdi, evlât ve mal verdi, şurada yedi senedir de hastalık ve sıkıntılarla sınamakta. Seksen sene sıhhat âfiyet veren Yüce Rabbe, üç beş sene sıkıntı verdi diye sızlanmak kula yakışır mı?

Eyyûb aleyhisselâm, bunca çektiklerine rağmen aslâ sızlanmadı, aslâ şikâyet etmedi, sâdece Rabbine duâ etti. Rabbi de duâsına icâbet etti ve ona şifâ yollarını gösterdi:

Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su, dedik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sâhiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar âile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.7

Biz de onun duâsını kabûl etmiş ve başına gelenleri kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hâtıra olmak üzere ona tekrar âilesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermiştik.8

Yüce Allah, kuluna doğrudan şifâ vermeye kâdirdir. Ancak O, kulunun sebeplere sarılmasını istemektedir. Bunun için Eyyûb kuluna ‘ayağını yere vur’ emrini veriyor. Kulunun şifâ için bir çaba göstermesini diliyor. Ardından yıkanacak sıcak/kaplıca suyu ve içilecek şifâlı suyun çıkmasını lütfediyor. O şifâlı sularla yıkanıp onlardan içen Eyyûb aleyhisselâm sağlığına yeniden kavuşuyor. Demek ki kul, Rabbine güvenip dayanarak şifâ yollarını arayacak ve şifâyı bulacaktır. Ne tedâvi olmak duâya engeldir ne de duâ tedâvi olmaya mânîdir. Aslında her ikisi de birbirini tamamlayan iki unsurdur. Zîrâ Yüce Rabbimiz, Tabîb-i kulûb/Kalplerin doktoru’dur. O’nun bir adı da eş-Şâfî/şifâ veren’dir. O’nun kelâmının bir adı da şifâ/gönüllere şifâ verendir. Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana şifâ, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir.9

Kur’ân maddî hastalıklar yanında mânevî hastalıklardan da bahseder. Hastalık anlamına gelen maraz-merîz/marzâ kelimeleri Kur’ân’da, hem maddî hem de mânevî hastalıklar için kullanılmıştır. Benzer şekilde şifâ kelimesi de hem maddî hem de mânevî şifâlar için kullanılmıştır. Bu yönüyle Kur’ân, maddî ve mânevî hastalıklar için şifâ kaynağı, şifâ eczanesidir. Bu konuda en tehlikeli ve en onulmaz hastalık ise kalp hastalığıdır. Kur’ân’a göre kalp hastaları münâfıklardır. O münâfıkların kalplerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarına hastalık katmıştır. Yalan söyleyegeldikleri için onlara elem verici azap vardır.10 Bu hastalığın şifâsı tevhîd eczanesine mürâcaat etmek, kelime-i tevhîd ile tedâvi olmaktır. Dikkat edin, kalpler ancak Allâh’ı anmakla huzûra/doyuma kavuşur.11

Başa gelen belâ ve musîbetleri arınma vesîlesi kılıp sevâba dönüştürenlere selâm olsun. Yüce Mevlâmız, bizleri maddî ve mânevî virüslerden muhâfaza buyursun! Maddî ve mânevî tüm hastalıklarımıza şifâlar ihsân etsin!

Dipnotlar:

1 2 Bakara 155.

2 Tirmizî, Zühd 56; İbn Mâce, Fiten 23; Dârimî, Rikâk 67.

3 Tirmizî, Tıb 2; Ebû Davûd, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 1; Ahmed, III, 156.

4 38 Sâd 41.

5 21 Enbiyâ 83.

6 26 Şuarâ 77-82.

7 38 Sâd 42-43, 21.

8 21 Enbiyâ 84.

9 10 Yûnus 57.

10 2 Bakara 10.

11 13 Ra’d 28.

Kasım 2020, sayfa no: 14-15-16-17

Ayrıca kontrol et

Îtidâl / Alemdar

Kullanımda îtidâl, idâre; harcama, sarfetme, ölçülü olma, israftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme mânâsına …