Ara

Yabancı Sermâye’ye Yapısal Bir Bakış

İbrahim Sırma[1]  Ne türlü olursa olsun bütün yatırımlar bir beklenti karşılığında yapılır. Bütün bireysel, kurumsal veya kamusal yatırımlarda amaç bu beklentiyi elde etmektir. Hizmeti alan için de, veren için de bu böyledir. Karşılıklı olarak bir menfaat, bir kazanç, bir getiri, bir tatmin olma beklentisi vardır. Yabancı yatırımlar da farklı bir amaçla yapılmaz. Hizmeti alanın da, yatırımı yapanın da bir beklentisi vardır. Bu noktada konuyu iki taraf açısından da değerlendirmek gerekir. Yatırımı yapan yabancının bir kazanç elde etme amacı, hizmeti alan yerlinin de bir fayda sağlama, bir ihtiyâcını karşılama isteği vardır. Sıkıntı, bu kazancı elde etmede veya faydayı tüketmede birinin hukuk dışına çıkarak diğerini haksızca sömürmesidir. Hemen belirtmek isterim ki burada bir paradigma, bir sistem tartışması açmak gibi bir amacım yoktur. Bu konular, dînî değerler açısından tanımlanarak net bir şekilde ortaya konmuş ve batı kaynaklı sistemler açısından da çok tartışılmıştır. Bir ülke ekonomisine yatırım yapan yatırımcı, içinde bulunduğu kendi ülke ekonomisinden daha fazla gelir sağlayacağını düşündüğü ve güven duyduğu yere yatırım yapar. Bütün yatırımlarda olduğu gibi; yabancı yatırımcılar da güven ve istikrarın olduğu ortamda yatırım yaparlar. Bu sebeple bir ekonomiye yabancı yatırımlar gelmeden önce, yatırımcılar siyâsî olarak o ülkedeki istikrârın sürekliliğine inanmak isterler. Bu güveni sağladıktan sonra, yatırım sonrası karşı karşıya kalacakları yükümlülükleri bilmek isterler. Burada da bürokratik süreçlere ve vergi yükümlülüklerine dikkat ederler. Bu açıdan da sıkıntı yoksa kazancın transferi açısından mevcut düzenlemelere bakılır. Sonrasında da yatırım kararı alınır. Bu süreçlerin birinde sıkıntı varsa yatırımcı yatırım yapmaya gelmez. Bu yapı bütün dünyâda genel kabûl gören bir süreçtir. Bu temel amaç çerçevesinde, bir ülkeye yabancı sermâye iki türlü gelir. Birincisi doğrudan yabancı yatırımı olarak, ikincisi sermâye yatırımı olarak. Doğrudan yabancı yatırımlar hizmet, imâlât ve tarım gibi reel sektöre yapılan yabancı yatırımlarıdır. Sermâye yatırımları ise finans sektörüne gelen yabancı yatırımlarıdır. Küresel ekonomide, dışa kapalı birkaç ülke hâriç bütün ekonomiler yabancı sermayenin kendi ülkelerine gelmesini ister. Bunlar içinde en çok istenen doğrudan yatırım sermâyesidir. Çünkü bu tür yatırımlar berâberinde istihdâma katkı, know-how teknoloji ve rekâbet getirir. Sıcak para dediğimiz finansal piyasalara (bankalar, borsalar) gelen sermâye yatırımlarının ikincil derecede talep edilmesinin sebebi ise çok rahat kontrol edilememesidir. Sıcak paranın istikrarsız dönemlerde ülke ekonomisini çok rahat terk etmesinin, ekonomideki dengeleri her an bozabilme özelliğinden dolayı, iyi mi kötü mü olduğu her zaman tartışma konusu olmuştur. Sıcak paraya dâir bütün bu tartışmalarla birlikte, Türkiye dâhil birçok ülkede bu tür sermâye yatırımlarına ciddî vergi muâfiyetleri tanınmıştır. Bu teşviklerin sağlanması, temelde iki sebeple yapılmaktadır. Birincisi, finansal piyasalara derinlik ve etkinlik kazandırılması ve bunların suiistimâl edilmemesi. İkincisi ve daha önemlisi ise, ülkelerin cârî açığından kaynaklanan yabancı para ihtiyâcının bu tür dış kaynaklı paralarla kapatılabilmesidir. İşte bu sebeplerle ekonomiler, sıcak paralara tanınan vergi vb. avantajlarla paraları kendilerine çekmeye çalışırlar. Ancak bu paralar, güvensizlik duyulduğu durumlarda veya daha câzip avantajların sağlandığı yerlerin var olduğu görüldüğü anda çekilebilirler. Sıcak para, böyle soğuk tarafı da olduğundan dolayı tartışmalı hâle gelmektedir. Doğrudan yapılan yabancı yatırımlara baktığımızda, rakamsal olarak belirtecek olursak: Dünyâda yıllık gerçekleşen doğrudan yabancı yatırım tutarı her yıl artmakla birlikte 2005 yılından bu yana ortalama 1,5 trilyon $ civârındadır. Bu rakamın 2015 yılı ve sonrasında 2 trilyon $’ı aşacağı beklenmektedir. (Kaynak; UNCTAD, Dünya Yatırım Raporu 2012) Bu yatırımların büyük kısmı gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilere yapılmaktadır. Bunun sebebi ise, yukarıda ifâde edildiği gibi bu tür yatırımların güven ve istikrârın olduğu yere yapılmasıdır. Doğrudan Yabancı Yatırımın en fazla (highest) yapıldığı ekonomiler, aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi siyâsî istikrârın olduğu, en düşük (lowest) olanlar ise siyasî belirsizliğin yüksek olduğu ekonomilerdir. Listede görüldüğü gibi dünyâdaki doğrudan yatırımın % 16’sını ABD çekmektedir. Bunun temel sebebi ABD’nin istikrarlı bir siyâsî ve ekonomik düzene sahip olduğu algısının bütün dünyâ yerleşiklerinde var olmasıdır. Benzer şekilde, doğrudan yatırımın en fazla yapıldığı diğer ülkeler de siyâsî istikrârın olduğu ülkelerdir.     Türkiye yıllara göre değişkenlik göstermekte, ortalama 25. sıralarda olmaktadır. (Kaynak: World Investment Report 2010, UNCTAD) Ekonomik ve siyâsî istikrar içinde bir ülke algısı oluşturarak doğrudan yabancı sermâye çekmek, her ülkenin olduğu gibi Türkiye’nin de hedeflerindendir. Bu kapsamda teşvik amaçlı yasal düzenlemeler yapılmış ve yapılmaya devâm edilmektedir. Bu kapsamda ilk yasal düzenleme, 1951 târihli 5821 sayılı Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunudur. 1954 yılında 5821 sayılı yasa yürürlükten kaldırılarak 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu yürürlüğe girmiştir. 2003 yılındaki 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu ile 6224 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, tâkip eden dönemlerde önceki yıllarla kıyaslanmayacak seviyede yabancı yatırım Türkiye'ye gelmiştir.   t Yabancı Yatırımların bu şekilde geldiği dönemlerde, yatırımlar ağırlıklı olarak Enerji, Finans (Bankacılık, Sigortacılık vb.), Gayrimenkul gibi sektörlere gelmektedir. Ancak yabancı sermâyenin stratejik öneme sâhip bu sektörlere gelmesi, ülke ekonomisinin güvenliğini tartışmalı hâle getirmektedir.   Nitekim 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu’ndaki Taşınmaz Edinimi maddesine (3.Madde: Yabancı yatırımcıların Türkiye'de kurdukları veya iştirak ettikleri tüzel kişiliğe sahip şirketlerin, Türk vatandaşlarının edinimine açık olan bölgelerde taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı aynî hak edinmeleri serbesttir.) ana muhalefet partisi, yabancı şirketlere sınırsız gayrimenkul edinimi sağlıyor diye itiraz etmiştir.   Anayasa Mahkemesi de 2008 yılında bu maddeyi “hukuk devletinin … işlevlerinin yaşama geçirilebilmesi bağlamında milli ekonominin ulusal çıkarlar doğrultusunda düzenlenebilmesi için yabancı yatırımcıların edineceği taşınmaz mülkiyeti ve sınırlı aynî hakların iktisap amacı, kullanım şekli ve devrine ilişkin esas ve usullerin Yasada belirlenmesi gerekirken bu yönde hiçbir düzenleme yapılmamış olması belirsizliklere yol açmakta ve yabancı yatırımcılara sınırsız bir şekilde taşınmaz mülkiyeti ve sınırlı aynî hak edinme olanağı tanınmaktadır.” görüşüne yer vererek Anayasa’nın 2. maddesine aykırı bulmuş ve iptâl etmiştir..   Bu durum karşısında Kanun koyucu Anayasa mahkemesinin eleştirilerini de dikkate alarak, 2012 yılında 6302 sayılı Tapu Kanunu ve Kadastro Kanunu’nun 35. maddesinde değişiklik yaparak, uluslararası ikili ilişkiler yönüne ve ülke menfaatlerine vurgu yapıp, yabancılarda gerçek kişilerin satın aldığı yerin özel mülkiyete konu ilçe yüz ölçümünün yüzde onunu ve kişi başına ülke genelinde otuz hektarı geçemeyeceğini belirtmiştir. Tüzel kişiliğe sâhip yabancı şirketler için ise “özel kanun hükümleri çerçevesinde taşınmaz ve sınırlı aynî hak edinebilirler” ibâresi kullanılmıştır. Kanunda ayrıca Bakanlar Kurulu’nun, "ülke menfaatlerinin gerektiği hallerde yabancı uyruklu gerçek kişiler ile tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerinin taşınmaz ve sınırlı aynî hak edinimlerini; ülke, kişi, coğrafi bölge, süre, sayı, oran, tür, nitelik, yüzölçüm ve miktar olarak belirleyebilir, sınırlandırabilir, kısmen veya tamamen durdurabilir veya yasaklayabilir" ifâdesine yer verilmiştir.   Yukarıda yabancıların Türkiye'de gayrimenkul edinimine ilişkin olarak verdiğimiz durum; özellikle toplumsal algı olan memleketin yabancılara peşkeş çekilmek istendiği algısının tamamıyla doğru olmadığına, yanlış fark edildiğinde bu yanlıştan geri dönüldüğüne ve durumun ülke menfaatlerine uygun bir şekilde tekrar düzenlendiğine iyi bir örnektir. Ancak, yabancı yatırım konusunda Türk toplumunun şuuraltında bir çekingenlik vardır. Zîrâ Osmanlı'nın son dönemlerinde, gayr-ı müslim tebaanın desteğiyle alındığı iddia edilen Yunan Avorof Zırhlısı Balkan Savaşları'nda Osmanlı donanmasına büyük zâyiât verdirmiş, buna tepki olarak gayr-ı müslim tebaanın ticârethânelerine karşı büyük bir boykot oluşmuştur. Her şerde hayır olduğu gibi bu durum da “millî iktisâd” anlayışı çerçevesinde, Osmanlı tebaasındaki Türklerin ticârî hayâta girmesine sebep olmuştur. Benzer şekilde Cumhuriyet Türkiye’sinde de batı devletlerinin, Türk toplumunun değerlerine karşı tavır içine girdiği veya müslüman dünyâsına baskı yaptığı dönemlerde, bu ülkelere âit markalara toplumsal bir tepki oluşmaktadır. Boykotların arttığı bu olağanüstü dönemlerde yabancı markalar verdikleri ilanlarda Türkiye’de yerleşik bir firma olduklarını, çok sayıda kişi istihdâm ettiklerini ve ne kadar vergi verdiklerini gündeme taşımaktadırlar.   Konuyu toparlayacak olursak, ister doğrudan yatırım şeklinde olsun ister sıcak para türünden olsun, yabancı yatırımdan korkmak doğru değildir. Önemli olan onunla rekâbet edebilecek yeterlikte olmaktır. Nitekim uygulamalara bakıldığında görülüyor ki siz yerli olarak güçlü olduğunuzda, yabancı kuruluşlar kendi kurallarına göre değil sizin kurallarınıza göre hareket etmek zorunda kalıyorlar. Meselâ, Bankacılık sektöründe 2005-2008 yılları arasında birçok bankanın yabancılara satışıyla ülke ekonomisinin güvenliği tartışılırken, bugüne geldiğimizde bu bankaların sektör içinde sayıları çok olsa da varlık payının ancak % 20 olduğunu görmekteyiz. Benzer şekilde bugünlerde elektronik sektörüne gelen birçok yabancı şirketin Türkiye’den çekilmek zorunda kaldığını görüyoruz. Aynı şekilde, perakende sektöründe bulunan ve dev olarak tanımlanan yapı ve hazır tüketim market zincirlerinin rekâbet edemeyerek Türkiye’den çekildiklerini görmekteyiz. Sonuç itibâriyle tartışılması gereken yabancının gelmesi değil, onunla rekâbet edebilme gücünüzdür. Bugün Türkiye’de gelişmiş Türk ihrâcâtının lokomotifi bir otomotiv sektöründen bahsediyorsak, bunda yabancı otomotiv şirketlerinin Türkiye’ye gelişinin ve rekâbeti arttırmanın önemli bir katkısı vardır. Son sözümüz, maalesef millet olarak dürtülmeden hareket etmiyoruz.   [1] İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi, sir_idrahim@yahoo.com.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak