Medeniyet Çizgimizden Nasıl Uzaklaştık? 5

İsmail Çolak CUMHURİYET’İN BATILILAŞMA SERÜVENİ EMPERYALİZMLE MÜCÂDELEDEN BATILILAŞMA ANAKRONİZMİNE Tanzimat’la doğan Jön Türklerle olgunlaşan Batılılaşma furyası ve Batı’nın mutlak hükümranlığına teslim olma siyâseti kendisini asıl Cumhuriyet’le doruk seviyede göstermiş, esas semerelerini bu dönemde bahşetmiştir. Daha önce planlanıp da cesâret edilemeyen veya bu kertede düşünülmeyen Batılılaşma tasarısı bu devirde radikal bir tarzda tatbik imkânı bulmuştur. Batılılaşma; yeni devletin temelini, yapısını, felsefesini, hedeflerini ve resmî politikasını teşkil ederek toplumu değiştirme ve dönüştürmenin en güçlü dinamosu ve vâsıtası olmuştur. İstiklâl Harbi’nde Batı emperyalizmine karşı mücâdele veren cumhuriyet kadrosu, barıştan sonra bu sefer kendi rızâsıyla Batının değerlerini benimsemekten çekinmemiştir. Bu çarpıklığa Kâzım Karabekir 1923 yılında Galatasaray Lisesi’nde yapılan Darülfünun mezuniyet töreninde, fötr şapka giymiş papyonlu alkışçılara sarfettiği şu anlamlı cümlelerle parmak basmıştı: “Efendiler, biz Garplılaşmakla değil, bizler Kurtuluş Savaşımızı Dîn-i İslâmiyye’ye olan bağlılığımızla gerçekleştirdik ve kazandık.” Konuyla ilgili Târihçi Prof. Dr. Kemal Karpat’ın tesbitleri de fikir vericidir: “Atatürk’ten sonra Batılılaşmış, modernleşmiş olduğunu söyleyen ve devleti elinde tutan elit; modernleşmeyi en ileri noktaya götürmek için herşeyi yapma serbestisine sâhip olduğunu, kimseye hesap vermeyeceğini düşünüyordu.”   Batılılaşmanın, Cumhuriyet döneminde nasıl “çağdaşlaşma”ya dönüştüğüyle ilgili tahlilleri ve bu devirdeki “çağdaşlaşma” çabalarının mâhiyeti ve doğurduğu sonuçlar hakkında ileri sürdüğü şu tenkitleriyle Cemil Meriç, üzerinde kafa yormaya ve muhasebe yapmaya fazlasıyla değecek fikirlere sâhip evsaflı bir mütefekkirdir: “Batılılaşma miti eskiyince yeni bir yalan çıktı sahneye, daha doğrusu aynı nâzenin tâze bir makyajla arz-ı endâm etti: Çağdaşlaşma. İntelijansiyamızın uğrunda şampanya şişeleri patlattığı bu ihtiyar kahpe, Tanzimat’tan beri tanıdığımız Batı’nın son tecellîsi. Çağdaşlaşma karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil çünkü tehlikesiz, mâsum, tarafsız bir görünüşü var... Çağdaşlaşmak elbette ki Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak, yâni yok olmak. Avrupa bizi çağdaş ilân etti, daha doğrusu onun yerli simsarları. Zîrâ apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız, düşman bir medeniyetin; bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. İki yüzyıldır bir “anakronizm”in utancı içindeyiz, sözümona bir anakronizm. Bu ‘çağdışı’ ithâmı, ithamların en alçakçası ve en abesi. Haykıramadık ki, aynı çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlık neden Hristiyan ve kapitalist Batı’nın abeslerine perestiş olsun? Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi târihine ihânet etmek ve köleliğe peşin peşin râzı olmak değil midir? Çağdaşlık masalı, bir ihraç metâı Batı için kokain gibi, frengi gibi. Şuuru felce uğratan zehir. Çağdaşlaşmanın halk vicdânındaki adı asrîleşmektir, asrîleşmek yâni maskaralaşmak, gâvurlaşmak.”   Cemal Kafadar’ın tahlil ve tesbitleri de kayda değerdir: “Yüzyıllarca kendi şartları içerisinde kendine has bir hayat kuran toplumun, insanlarımızın birdenbire mâzisini, târihini yâni şahsiyetini inkâr ederek topyekûn bir hareketle Avrupa toplumu ve Batı insanı hâline gelmesi ne sosyolojinin, ne sosyal psikolojinin ve ne de sosyal pedagojinin gerçeklerine uygun düşer. “Devrimci” bir yaklaşımla sosyal reformları ve inkılâpları birdenbire gerçekleştirmek toplumların tabii gidişlerine aykırı olduğu için kültürde bir kesiklik meydana getirir. Bunun kaçınılmaz sonucuysa, toplumun hamle gücünü büyük ölçüde kaybederek en azından belli bir dönem için donuklaşmasıdır.”   ROTASINI/KIBLESİNİ BATI’YA ÇEVİREN HİRA DAĞI’NIN EVLÂTLARI Rotasını kayıtsız şartsız Batı Medeniyetine dâhil olmak yönünde çizen, devlet politikası ve programını buna göre tâyin eden Türkiye Cumhuriyeti buna resmen teşebbüs ederek adaylık arzusunu ortaya koyacaktır. Şimdiye kadar Muasır Medeniyet mertebesine yükselmek sloganıyla bayraklaştırılan bu hedef, hem hakîkî mânâda icraata yansımamış hem de uzun bir müddet türlü mâzeretlerle kapıda beklenildiği içindir ki Batı Medeniyeti bünyesine girme ve Batılılaşma sonucunu da doğuramamıştır. Türkiye, zorlu Batı yolculuğunda ağır imtihanlardan geçmesine ve büyük tâvizler vermesine rağmen maalesef bir türlü menzîline ulaşamamıştır. Zaman zaman kimliğimizi, aslımızı ve diğer temel değerlerimizi hiçe sayan adımlar atsak da bir türlü yaranamamış, kendimizi kabûle muvaffak olamamışızdır. Batılılar Tanzimat’tan bu yana Avrupalı olmayı hak edebilmemiz ve aralarına girmeye ehil hâle gelebilmemiz için bizden ardı arkası kesilmeyen birtakım reformlar talep etmekten bıkıp usanmadılar. Bizse onları iknâ, tatmin ve memnun etme çabası ve kompleksi içerisinde olağanüstü performanslar sergilememize rağmen bir türlü rüşdümüzü ispatlamayı başaramadık. Bizimki bir tür Batıya rağmen Batılılaşmaktan başka bir şey değildi. Her defasında bize karşı şüphe ve vehimleri ağır basmış; dînî, kültürel ve târihî sebeplerin (haçlı zihniyeti) etkisiyle, zamanla daha da kabarıp histerik bir vaziyete dönüşmüştür.   Zîrâ Cemil Meriç’in de dediği gibi, “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün câmileri yıksak, Batı insanının gözünde biz yine Osmanlı’yız; Osmanlı yâni İslâm. Olimpos Dağı’nın çocukları, Hira Dağı’nın evlâtlarını hep bu gözle gördüler... Haçlı seferlerinin yalınkılıç ve tekbir getiren cündileriyiz (süvârileriyiz)... Hristiyan için tek düşman biziz: Haçlı ordularını bozgundan bozguna uğratan korkunç ve esrarlı kuvvet.” Meşhur târihçi ve devlet adamımız Ahmed Cevdet Paşa’nın eşi Seniha Sultan’ın, bir Fransız diplomatının hanımı olan Madama Simon de La Cherte’ye yazdığı 18 Şubat 1911 târihli mektubunda geçen şu ifâdeler dünden bugüne pek de bir şeyin değişmediğini gösteriyor: “Avrupa’nın haksızlığında ısrâr ettiğini, Osmanlı milletini gerçek milletler arasında saymadığını görüp durmak insanı üzüyor, küçültüyor. Ah bu Hristiyanların peşin hükümleri! Müslüman olduğumuz için bizi Avrupalı saymak istemiyorlar…”   MEDENİYETİMİZİN DEĞİŞMEZ KIBLESİ VE YENİDEN KENDİMİZ OLMAK Yüzyıllarca rakip bir âlemin ve medeniyetin temsilciliğini üstlenmiş bir millet olarak Batı’nın güdümü altına girmek ve nihâyet onun himmeti sâyesinde kalkınıp fukarâlık ve sefâletten kurtulabilmek ümidiyle kapısında el pençe divan durmak kolay hazmedilir bir zillet değildir. Medeniyet kurucu bir ceddin torunları olarak Batı’yı taklit etme kolaycılığından, bayağılığından kurtulmanın ve “Altın Çağ’da saklı Yitik Medeniyeti” keşfedip kadrini bilmemizin henüz vakti gelmedi mi? Terakkî edip çağ atlamanın yolu orijinal bir medeniyet tesis etmekten geçiyorsa eğer, ruh ve mânâ köklerimizi tahrîf eden yabancı anlayışlara daha ne kadar izin vereceğiz ve kültür atlasımız üzerine kendi düşünce tarzımızı, inanç sistemimizi ve hayat felsefemizi işlemeye hangi vakit başlayacağız?   Bütün zamanlarda olduğu gibi şimdiden sonra da, kendi değerlerimize ve kültürümüze yaslanmak kaydıyla Batı Medeniyetinden ilim ve teknoloji sahasında faydalanıp medeniyet yolunda terakkî ederek ilerlemek ve bir büyük medeniyetin vârisi olarak aslî misyonumuza geri dönmek yeni kızıl elmamız olmalıdır. Japonların kalkınma aşamasında faydalandıkları İngiliz filozof Herbert Spencer’in şu tavsiyelerini bizim de rehber edinmemiz gerekiyor: “Mümkün olduğu kadar Amerikalıları ve Avrupalıları kendinizden uzak tutun; onlara, size kanca takacak tutamaklar vermemeye çalışın ve bilhassa bütün şiddetiyle, Avrupa’nın sivil ve askerî etkilerinden olabildiğince kaçının!” İtalyan Şarkiyatçı Anna Masala’nın “Siz Türkler, hazîne sandığının üzerinde oturup dilenen dilenciye benziyorsunuz!” ve Amerikalı Profesör Rafii’nin “Siz târihte defalarca başarı kazanmış bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek neyinize? İlerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle, hangi usûl ve teşkilatlarınızla kazandınız bunları araştırınız; bulduklarınızı modernize ediniz. Kendi millî ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz.” sözlerini de nazar-ı itibâra almalıyız.   Avusturyalı Başbakan Prens Metternich’in (1773-1859) Rafii’nin görüşlerini pekiştirici mâhiyetteki (devrin Osmanlı pâdişâhına ve yöneticilerine yaptığı) çok daha muhteşem olan dostâne tavsiyeleri de başlıca ödevimiz olmalıdır: “Devlet-i Âliyye günden güne zayıflamaktadır. Onu bu hâle düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma gelir. Temellerini III. Selim’in attığı bu zihniyeti, derin cehâleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden II. Mahmud son haddine vardırır. Bâbıâliye tavsiyemiz şu: Hükûmetinizi dînî kânunlarınıza saygı esâsı üzerine kurun. Zamâna uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdârenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Batı kânunlarının temeli Hristiyanlık’tır. Siz Türk kalınız. Mâdem ki Türk kalacaksınız, şerîata sarılınız. Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka. Avrupa’nın temel kânunları Doğu’nun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Böyle bir ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felâkete sürükler.”   Sultan Abdülhamid’in hâtırâtında temâs ettiği şu esaslar ise kendimizi ve değerlerimizi koruyarak nasıl gelişip kalkınacağımızın sırrını ifşâ eder mâhiyettedir: “İnkişaf, hâricî tesirlerle ve tazyik netîcesinde olamaz; içimizden gelmeli, kendiliğinden, tabii olmalı ve kendi yolunu tâkip etmelidir. Avrupa medeniyetinin en iyi taraflarını alıp, şark kültürüyle meczetmek sûretiyle meydana gelecek ve olgunlaşacak yepyeni bir medeniyeti bizde ancak müstakbel nesiller görebilecektir. Avrupa memleketleri yegâne kurtuluşun onların medeniyetini kabûl etmekle mümkün olabileceğine dâir garip bir kuruntu içindeler.”   Son dönem Osmanlı fikir ve siyâset adamlarından Sadrazam Said Hâlim Paşa’nın sunduğu reçeteleri de cânu gönülden tasdîk ediyoruz: “Osmanlı toplumunun kuvvet ve canlılığını tam olarak kazanabilmesi için ahlâkî meziyetlerin, fazîletin ve terbiyenin ilim ve bilginin önüne geçirilmesi gerekmektedir. Artık ilmin vâsıta, terbiyenin ise gâye olduğu bilinmektedir. Bu gâyeden de maksat düzenli fikirler, çalışma aşkı, vazîfe sevgisi, sarsılmaz azim ve sebatla dolu aydın, fazîletli ve îmânı kuvvetli Osmanlılar yetiştirmektir. Muntazam cemiyetleri, ahlâkî fazîlet ve olgunluklara sâhip insanlar meydana getirir. Mesut ve kudretli milletlerse mükemmel cemiyetler tarafından teşkîl olunur... Dolayısıyla gelecekteki saadetimiz adına, içinde bulunduğumuz hatâlardan kurtulmamız yâni İslâmî değerlere gücümüzün yettiği kadar sarılmamız îcâb eder... Milletlerin ilerlemesinde en mühim âmil fikir adamları, bilgin ve aydın tabakalar ile umûmî efkârı idâre edenlerdir. Toplumu hayra ve hakîkate giden yolda ilerletmek bunların vazîfesidir. O hâlde İslâmî değerleri gözden düşürmeye ve unutturmaya çalışacaklarına iyice öğretmeye çalışmak ilk işleri olmalıdır. Bunların en birinci vazîfeleri bütün bilgi ve zekâlarını İslâm’a âit inanç, ahlâk ve cemiyet nizamlarını hakîkî mâhiyetiyle, delillerle ve açık olarak kurmaya hasretmektir... Böylece, İslâmî esaslardan doğan ahlâkî, içtimâî ve siyâsî ne gibi vazîfelerle mükellef olduğu ferde anlatılmalıdır.”   Sonuç itibâriyle, bu yüzyılda “kendimiz olarak” yeniden yapılanmak ve orijinal bir medeniyet inşâ etmek istiyorsak mutlaka kendi kültür kaynaklarımıza inmek ve medeniyet havzamızdan beslenmek zorundayız. Nurettin Topçu’nun da dediği gibi “Kendimizi yine kendimizde aradığımız şu anda ruh dünyâmızda bir Rönesans yapmak, devletimizin Anadolu’da kurulduğu günden bu yana kazanılmış en büyük zafer olacaktır.”   KAYNAKLAR Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, 3. Baskı, İstanbul, 1998. Cemil Meriç, Jurnal, 7. Baskı, İstanbul, 1997. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çeviren: Metin Kıratlı, 3. Baskı, Ankara, 1988. Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Târihi, İstanbul, 1985. Cemal Kafadar, Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma, Ankara, 1997. Gündüz Akıncı, Türk-Fransız Kültür İlişkileri (1071-1859), Ankara, 1973. Şerafettin Turan, Türk Kültür Târihi, Ankara, 1994. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Sefâretnâmesi, Yayıma Hazırlayan: Abdullah Uçman, İstanbul, 1975. Ahmet Refik, Lale Devri, İstanbul, 1932. F. Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri, Ankara, 1992. Said Hâlim Paşa, Buhranlarımız, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul, (târihsiz), Tercüman 1001 Temel Eser. Stanford J. Shaw, E. Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Çeviren: Mehmet Harmancı, c.1, İstanbul, 1983. Ercüment Kuran, Avrupa’da Osmanlı İkamet Elçilerinin Kuruluşu ve İlk Elçilerin Siyasî Faaliyetleri 1793-1821, Ankara, 1988. Ercüment Kuran, Türkiye’nin Batılılaşması ve Millî Meseleler, Ankara, 2007. Adnan Şişman, Tanzimat Döneminde Fransa’ya Gönderilen Osmanlı Öğrencileri (1839-1876), Ankara, 2004. Ekmeleddin İhsanoğlu, “Tanzimat Öncesi ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Bilim ve Eğitim Anlayışı”, 150. Yılında Tanzimat, Yayına Hazırlayan: H. Dursun Yıldız, Ankara, 1992. Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ankara, 1973. Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, İstanbul, 1975. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul, 1994. Mümtaz Turhan, Garplılaşmanın Neresindeyiz?, İstanbul, 1972. Engelhardt, Türkiye ve Tanzimat, Türkçe Çeviren: Ali Reşad, İstanbul, 1999. Yahya Akyüz, Türk Eğitim Târihi, Ankara, 1989. Mübahat S. Kütükoğlu, Osmanlı-İngiliz İktisadi Münasebetleri, c.1, Ankara, 1974. Reşat Kaynar, Mustafa Reşid Paşa ve Tanzimat, 2. Baskı, Ankara, 1985. Bilal Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul, 1992. Tarık Zafer Tunaya, İslâmcılık Cereyanı, c.1, İstanbul, 1998. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul, 1960. Ziya Uygur, İnkılâplar, İhtilaller, Siyonizm, c.1, İstanbul, 1952. Attila İlhan, Hangi Batı, 2. Baskı, İstanbul, 1976. H. Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Târihi, İstanbul, 1979. İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, c.1, İstanbul, 1986. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul, 1987. Hüseyin Durukan, Türkiye Nasıl Laikleştirildi?, İstanbul, 1998. M. Orhan Okay, Beşir Fuad, İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti, İstanbul, 1969. Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıratım, İstanbul, 1984. Şükrü Hanioğlu, Dr. Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul, 1982. Ali Seydi Bey, Teşrîfat ve Teşkilât-ı Kadîmemiz (Teşrifat ve Teşkilatımız), Yayıma Hazırlayan: N. Ahmet Banoğlu, İstanbul, (baskı târihi yok), Tercüman 1001 Temel Eser. Balıkhane Nazırı Ali Rızâ Bey, Bir Zamanlar İstanbul, Neşre Hazırlayan: N. Ahmet Banoğlu, İstanbul (târihsiz), Tercüman 1001 Temel Eser. Lui Ramber, Gizli Notlar, Yayına Hazırlayan: N. Ahmet Banoğlu, İstanbul, (baskı târihi yok), Tercüman 1001 Temel Eser. Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ankara, 1988. N. Sami Banarlı, Târih ve Tasavvuf Sohbetleri, İstanbul, 1984. İsmail Çolak, Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası, 8. Baskı, İstanbul, 2014, Nesil Yayınları.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği