Ara

İslâm’ın Çevre Bunalımına Cevâbı Var Mı? / Mustafa Armağan

İslâm’ın Çevre Bunalımına Cevâbı Var Mı? / Mustafa Armağan

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî tabiattaki düzene hâkim olan temel ilkeyi tek mısrâda şöyle özetlemiş:

Sulh-i ezdâdest asl-ı ‘ıyn-i cihân.

Yâni: Zıtlar arasındaki uyum bu dünyânın aslıdır. 

İnsanoğlu fıtratı gereği bir çelişkiler yumağı. Beden olarak bu dünyâya âit ama ruh itibâriyle içerisine “nefesu’r-Rahmân” üflenmiş bir ‘yabancı’ burada. Etiyle, kemiğiyle âit olduğu dünyâda aklıyla, kalbiyle, rûhuyla, vicdânıyla bambaşka bir dünyânın devâmı ve ajanı. Onun için bu derin çelişkiyi çözmeye adanmış “kalb doktorları” diyebileceğimiz sûfîler insanoğlunun yeryüzündeki hayâtına ‘gurbet’ adını vermiştir. Şeyhü’l-işrâk Şihâbeddin Sühreverdî hazretlerinin Kıssatu’l-gurbetu’l-garbiyye adlı eserini yazmasındaki gâye de bu karanlık gurbet hayâtının ışıklar ülkesi olan aslî vatana yönlendirilmesidir.

İnsanoğlu aslî vatanı cennetten indirildiği bu yabancısı olduğu dünyâda gurbettedir ve anavatanından uzakta, garîbi olduğu bu dünyâya uyum mücâdelesi vermektedir. Lâkin ne kadar uyum sağlamaya çalışırsa çalışsın cemâdat, nebâtat ve hayvânat yâni cansız varlıklar ile bitkiler ve hayvanlar gibi tamâmen buraya âit olma şansı yoktur. O ‘fark’ insanoğlunu bir diken gibi rahatsız edecektir gurbeti boyunca. Bir hayvan gibi dalarsa dünyâ hayâtı bir bataklık gibi içine çeker onu ve nâzenin rûhunu hasta eder. Şeytânın deplasmanına mahkûm eder. Bu garip diyarda gâlip gelme şansı bulunmadığını âhir ömründe idrâk eder ama iş işten geçmiş olur. 

Bunun içindir ki Hazret-i Mevlânâ “Rûhunuza iyi bakın, zîrâ o bu dünyâda gariptir, gurbettedir.” demiştir. Gariplere rıfk ile muâmele edilir, mâlûm. Varoluşumuzdaki çelişkinin farkında olan bedenimiz değil, rûhumuzdur çünkü. Beden kendi âlemindedir.

Sonsuz bir dünyâdan koparılıp beden kafesine konulan bu “İlâhî nefes” ise vücûdun dünyâya fazlaca bulaşmasından ezâ duyacaktır tabiatıyla. Modern dünyâda psikolojik bunalımların patlama sebebinin aslı rûhun bu ezelî travmasında yatmaktadır. Tasavvufun modern dünyâda bir tiryak bulmuş gibi sürurla karşılanmasındaki hikmet de tam burada gizlidir. 

Dünyâ ve Çevre

Öte yandan bize ev sâhipliği yapmakta bulunan, Cenâb-ı Hakk tarafından emrimize “musahhar” kılınan dünyâ bize esir veya köle olarak teslîm edilmiş değildir. Onun da hakları vardır ve korunması hem dînimiz hem de dünyâ ve kendi varoluşumuz için olmazsa olmaz şarttır. 

İnsanoğlu Allah Teâlâ tarafından yaratılan tabiatın bağrında kendisine barınıp geçimini temin edebileceği müsâid bir alan açarken, diğer tâbirle dünyâya yerleşir. Öte yandan, Allah tarafından vahiy ve Resûlleri yoluyla kendisine bildirilen ibâdeti edâ ederken dahi emânet edilen bu kaynakları müsrifçe tüketmemelidir. Hadîs-i şerîflerden birinde buyurulan, bir akarsuyun kenarında abdest alıyorken dahi suyu isrâf etmeyin, prensibi vazgeçilmez hayat ölçülerimizden biri olmalı değil midir? 

İbâdet ederken dahi tabiî kaynakları isrâf etmek bir Müslümana yasaklanmışken İslâm âleminin müreffeh bölgelerinde yaşanan isrâfın varlığı bir çelişki değil midir? Öte yandan İslâm dünyâsının Gazze ve Afrika ülkeleri başta olmak üzere nice acılı kısımlarında açlıktan çocuklar başta olmak üzere insanlar, hattâ kitlesel ölçekte hayâtını kaybetmektedir. Bu derin çelişkinin bizzat Müslüman ülkelerde vukuu bize, "acabâ Müslümanlar kendi dînî kaynaklarından ne kadar haberdar?" sorusunun bir cevâbı olup olmadığını hatırlatmaktadır.

Peki neden bu durumdayız? Bu soruya cevap vermeden önce bir başka çelişki yumağının bütün dünyâyı kuşatmış olduğuna dikkat kesilmeliyiz. Batı medeniyetinin kapitalist üretim ilişkilerine geçtiği 19. yüzyıldan bu yana insan emeği kadar tabiî kaynaklar da alabildiğine sömürülmekte ve bu istismar süreci tabiî kaynakların kirlenmesine, çevrenin yok olmasına ve çeşitli tabiî felâketlerin yeryüzünün değişik bölgelerinde, bu arada ülkemizde de peş peşe yaşanmasına yol açmaktadır. Bunlara hemen her gün haberlerde şâhit olmak mümkün. 

Dünyânın kapitalist üretim ilişkilerinin yoğunlaştığı 20. yüzyılın ortalarından itibâren kutuplardan ekvator bölgesine kadar küresel bir çevre bunalımıyla karşı karşıya olduğu, izaha hâcet bulunmayan bir vâkıa. Bir taraftan gelişmiş ülke olmak isteyen ama öbür taraftan bunu tabiî çevresini tahrip ederek gerçekleştirmek mecbûriyetinde bulunan günümüz dünyâsı kronikleşen çevre bunalımına çözüm bulmak zorundadır. Aksi halde insan ırkının varlığı ciddî bir tehlikeye duçar olacaktır.

Şişe suyu içerken bol miktarda aldığımız mikroplastiklerin kanımızda birikmesinin yol açacağı akut hastalıklar giderek artan bir trende bağlanırken nükleer atıkların çevreye verdiği zarar sâdece ilgili ülkeye değil, bölgeye, hattâ bütün dünyâya kolayca ulaşmaktadır. Bu durumda geleneksel dünyânın sâhip bulunduğu “Küçük güzeldir” (Little is beautiful) anlayışına sığınmayı çâre olarak sunmaktan tutun da tabiî çevreye uyumlu şehirler inşâ etmeye kadar yığınla alternatif ortaya atılmakta ama kapitalizmin kâr hırsına kurbân edilen kitleler, iletişim araçları aracılığıyla yönlendirilen robotlar gibi önlerine konulanı tüketmekten başka bir yola gözlerini kapamaktadır.

İslâm ne diyor?

Peki İslâm çevre hakkında ne demektedir?

Yukarıda bir parça değindiğimiz üzere çevre esâsen bize sunulmuş bir imkândır. Kemâlât basamaklarında yükselmemiz için sunulmuş bir imkân demek daha doğru. Kendimizi gerçekleştirmek, Yaratıcımızın rızâsına muvâfık ve O'nun koyduğu ölçülere mutâbık bir şekilde medeniyetimizi inşâ etmek, Halîfe olarak yaratılmanın îcâbını yerine getirmek ve adâletle hükmetmek gibi prensiplerimiz verilmiştir vahiy ve sünnette.

Günümüzde Hz. Ömer’e izâfe edilen el-‘adlu esâsu’l-mülk vecîzesi yanlış bir şekilde “Adâlet mülkün temelidir” diye çevrilip mahkeme salonlarına asılmaktadır. (İşin ilginç yanı, Mısır’daki mahkemelerde de yer almaktadır bu meşhur söz.) Fakat “Adâlet mülkün temelidir” sözündeki mülk kelimesi düzen demektir ve nizam mânâsındadır. Dolayısıyla “Dünyâ nizâmının esâsı adâlettir” diye tercüme edilmesi îcâb eder. Tabiata karşı da âdil olunmalı ve onun da hakkı korunmalıdır İslâm'a göre. Dünyâ düzeni ancak adâlet tam mânâsıyla tecellî ettiği takdirde sağlıklı bir yürüyüşe kavuşabilir. 

Diğer yandan sâdece İslâm nazariyatı açısından değil, yaşanmış tecrübeler açısından baktığımızda 1400 yıllık İslâm medeniyetinin tabiat ile âhengi bozmayacak bir şekilde geliştiğini ve asırlarca dünyâya örnek şehirler, evler, bahçeler vesâire mîras bıraktığını görmek için Endülüs’teki el-Hamra Sarayı’nın hâlâ derin izlerini taşıyan göz alıcı bahçelerindeki asil estetiğe atf-ı nazar etmek yeterli olacaktır. Bunun yanında Babürlüler'in Hindistan’da, Abbâsiler'in Bağdat’ta, Osmanlılar'ın ise İstanbul’da vücûda getirdikleri mîmârî ve şehirleşme modelleri son asırdaki bütün tahrîbâta rağmen ihtişamlı günlerinden mesajlar göndermeyi başarmaktadır. 

Nitekim bilim tarihçisi Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr Islamic Science adlı dilimize de tercüme edilmiş eserinde İslâm medeniyetinde tabiat ile çevre arasındaki dengenin nasıl başarıyla kurulduğunu aşağıdaki satırlarla billurlaştırmaktadır:

Denge Medeniyeti

“İnsanın yapıp etmeleri her ne kadar tabiattan belli bir oranda kopmayı zorunlu kılıyorsa da, İslâm şehri beşerî hayâtın üzerine dayandığı tabiî çevreyle ve su, hava ve ışık gibi tabiî güçler ve unsurlarla olan dengesini korumayı dâimâ başarmıştır. İslâm şehrinin mîmârîsi ve şehir planlaması hiçbir zaman tabiata rağmen oluşmamıştır; çağdaş İslâm dünyâsındaki yığınla Müslüman mîmârın tersine geleneksel Müslüman mîmarlar yapılarında kesinlikle bol bol ışık alacak kocaman pencereler kullanmaya çalışmamış, bu sebeple de evin içini soğutmak için herhangi bir hâricî enerjiye ihtiyaç duymamışlardır. Ev, câmi, sokak, pazar ve çarşılar ile şehir hayâtının bütün diğer unsurlarının planlaması tabiatın sağladığı imkânların en iyi şekilde kullanılmasına göre ayarlanmıştır. Kızgın çöllerle kaplı bölgelerdeki dar sokaklar gündüzün soğuk geceler için ısıyı muhafaza edecek şekilde inşâ edilmiştir. İran’ın ortasında yer alan Kevir Çölü civârında olduğu gibi ısının gündüzleri aşırı yükseldiği yerlerde evleri serinletmek için rüzgâr kuleleri, yazın sığınak olarak yararlanılmak üzere derin bodrumlar ve soğuk su temini maksadıyla sarnıçlar kullanılmıştır. Yezd, Kâşan ve Kirman gibi İran’ın büyük şehirlerinde kullanılan rüzgâr kuleleri bilhassa öğretici olup bilim adamının evvelemirde İslâm'ın ilkelerini yansıtan göz okşayıcı ve kendi kendine yeten, dolayısıyla tabiî çevreye zıt değil, onunla denge içinde olan bir mîmârî vücûda getirmek için tabiî unsurlardan nasıl azamî miktarda yararlandığını gözler önüne serer.“ 

İslâmiyet modern çevre bunalımı ve çözümleri husûsunda yalnız nazarî açıkmalarda bulunmakla yetinmemiş, içinden çıkan ve Endonezya’dan Fas’a kadar uzanan engin bir coğrafyada ve son derece çeşitli iklimlerde hem bir birlik hem de çeşitlilik sağlama noktasında insanlık târihine yüzlerce parlak yıldız bırakmayı ihmâl etmemiştir. Bunlardan mühim bir kısmı da günümüzde hangi milletten olursa olsun turistlerin hayranlıklarını cezbedecek şekilde yeryüzünü birer inci gibi süslemeye devâm etmektedir. 

Dünyâ İle Konuşmayı Unuttuk

Öyleyse çevre bunalımı karşısında bir Müslümanın önünde iki vazîfe bulunmaktadır: 

  1. İnancının yazılı kaynakları olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye ile muazzam fıkıh külliyâtı faydalı bir çevre teorisi sunmaktadır. Bunlardan yararlanma tekeli Müslümanlarda değildir, arzulayan herkese açıktır.
  2. İslâm âlemindeki ve Endülüs gibi bugün artık İslâm âlemine dâhil bulunmayan Dâru‘l-İslâm bölgelerinde sergilenen mîmârî ve sanat eserleri medeniyetimizin birer müşahhas misâli olarak günümüz insanına, çevreyle uyumlu bir hayâtın anahtarlarını sunmaktadır. Günümüzde şehirleri inşâ ederken bu bilgelikleri göz önüne almak bizim insanlığa karşı aslî bir vazîfemizdir.

Buna ilâveten 2009 yılında Hakk'a uğurladığımız bilge mîmar Turgut Cansever gibi gelenekten canlı bir tefekkür hazînesi olarak faydalanıp bugünün insanına sahîh ve kalıcı çözümler sunacak sanat kahramanlarına ihtiyâcımız vardır ki gâliba kahramanlığın en çetini de bu ender insanları bulup çıkarmaktır. 

Yine Mevlânâ hazretlerinin müthiş bir sözü ile bağlayalım yazımızı.

“Dünyâ bir dağdır, bizim yaptıklarımız ise birer ses. Ses ne kadar yüksek olursa yankısı da o kadar kuvvetli olur.

Dünyâya bağırmak kendimize bağırmak oluyor bu ölçüye göre. Ona yapacağımız zulüm de kendimize yapılmış bir zulüm oluyor.

Âriflerin zihinleri çok net değil mi?

Temmuz 2024, sayfa no: 18-19-20-21

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak