Ara

İdâreciler veMakam Sevgisi

Prof. Dr. Ahmet Coşkun Cemiyetin düzen içinde varlığını koruması ve geliştirmesinde idârecinin rolü çok büyüktür. Bu sebeple değil bir millet, bir cemiyet; üç kişilik bir meclis için bile bir başkan, bir idâreci seçmek emredilmiştir. Bir meclis, bir cemaat, en az üç kişiden meydana gelir. Bu üç kişiden biri diğerlerine başkan seçilmelidir. İbn-i Mesud’dan (ra) rivâyet olunan bir hadiste Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Siz bir yerde üç kişi olarak bulunduğunuz zaman birinizi kendinize başkan yapınız.”   Kendiliğinden idâreci olmaya heveslenenleri Peygamberimiz asla idâreci ta’yîn etmezlerdi. Bu çok düşündürücü bir husustur. Çünkü hiçbir kimse isteyerek bu külfetli işin altına girmez. Ancak vazifelendirildiği zaman Allah için bunu yapmaya mecbur kalabilir. Bunun için Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Gerçek, biz işimizin başında onu arzu edeni asla çalıştırmayız. Ehliyetli olanı kendimiz arar buluruz.”   Ahlâk kitaplarımızda “Hubbicâh” diye geçen makam sevgisi, yüksek makamlara geçme arzusu kötü huylardan sayılmıştır. Efendimiz’in (sav) hadislerinde de makam peşinde koşmak pek zemmedilmiştir. Biz bir makâma göz koymamalıyız. Fakat davranışlarımız dolayısıyla çevremiz bizi bu makâma layık görmeli ve getirmelidir. İşte o zaman işimiz kolaylaşır. Makam hırsı çok zaman insanın gözlerini kör, kulaklarını sağır eder. Ferâset ve basîretini bağlar.   Bulunduğumuz bir çevrede, bir vazîfeyi bizden daha iyi yapacak kimselerin olmadığına kat’î kanaat getirdiğimiz zaman o makâma tâlip olmamız câiz görülmüştür. Fakat bu çok ince bir ölçüdür. Kişinin, kendi kendisini fazla beğenmesinden de böyle bir hisse kapılması mümkündür. Birçok tecrübeleriyle sâbit bir kanaati varsa buna kimse bir şey diyemez. Bu konudaki İslâmî görüşü tam tespit için Yûsuf sûresinin 55. âyetinin tefsîrine bakmamız gerekir. Muhtelif tefsirlerde ve özellikle “Elmalılı” tefsîrinde bu konuda tatminkâr bilgi vardır.   İslâm büyüklerinden bâzısının birtakım harplere isimlerinin karışmasına varıncaya kadarki davranışlarında idâreyi, makâmı ele alma ve muhâfaza etme teşebbüsleri aslında onların bir hizmet alâkasıdır. Yoksa onlar dünyâlık elde etmek için bu hâdiselere sebep olmuş değillerdi. Hiç şüphesiz bu hâdiseler esnâsında birçok kader tecellîleri de cereyân etmiştir. Onun için, bu gibi hâdiseleri değerlendirme husûsunda çok dikkatli olmamız gerekir. Meselâ çok hikmetli bir tecellî olmak üzere bu harpler sırasında birçok âlimler yerlerini yurtlarını terk edip hicret etti ve İslâm âleminin o günkü sınırları içinde onlara muhtâc olan bölgelerin imdâdına yetiştiler. Gittikleri yer için bir ışık kaynağı olup etraflarını aydınlattılar. Bulundukları yerlerin şartlarına göre içtihatlar yaptılar. Oralarda dînî mevzûlarda çıkan anlaşmazlıkları hallettiler. Harplerin tahrîki bir bakıma rahmet oldu. Güzîde fukahânın her tarafa yayılmasını sağladı.   İçinde bulunduğumuz hâdiselerin bile sebeplerini çok zaman bilemezken, hiç içinde bulunmadığımız hâdiseler hakkında hüküm vermeye kalkışmak bizi yanıltabilir. İslâm’da hüsün (güzel) zan esastır. Hele büyük, mübarek insanlardan sudûr eden hâllerin tahlîlinde çok dikkatli olmak gerekir. Bu konuda, Ömer Nasuhi Efendi’nin (Ashâb-ı Kirâm’ın Nezih İtikadı) adlı eserini okumayı bilhassa tavsiye ederim. Okuduğunuz zaman göreceksiniz ki, isimleri harplere karışan sahabe dünyevî makam elde etmek için değil, sırf hizmet için -istemeyerek- bu yola düşmüştür.   Bir idâreci, görünüşü ile mâiyetinde çalışanlar üzerinde saygı telkin etmeli, hayâ ve meslek tecrübesi yüksek, vakarlı, ağırbaşlı, vazife şuurunu her şeyin üstünde tutan, karakter sâhibi bir insan olmalıdır. Bu duruma adapte olamayan bir idâreci yenildiğini, başarısız düştüğünü anlamalı, vaktinde çekilmesini bilmelidir. Aksi halde batağa düşen ve çırpındıkça daha fazla batan birisinin durumuna düşer. Bu korkunç duruma düşmekten son derece sakınmalıyız.   Kanun ve yönetmeliklerle zorâki idarecilik yapmaya kalkışan, ikide bir sıkışınca hemen cezâyı, disiplini işletme hevesine kapılan bir idâreci, mâiyetinde çalışanlar üzerinde bir despot havası uyandırır. Davranışları soğuk kaçtığından hiçbir kimse kendisine sevgi duymaz. Bu sebeple de geniş çevresi içinde yapayalnız kalır. Hiçbir arkadaşı tarafından desteklenmez.   Hizmet hayâtında yalnız kalmaktan son derece de sakınmalıyız. Etraftaki arkadaşları ile âhenkli bir çalışmaya giremeyen bir idârecinin başarı göstermesi mümkün değildir. İdârî bir hizmeti müştereken yürütmeye çalışan elemanlar birbirinin gözü, kulağı mesâbesinde olacak, birbirlerinin hatâlarını izâle edecek ve açığını kapatacaklardır. Başka türlü hizmet olmaz. Şüphesiz bütün bunlar Allah rızâsı için, vazîfenin devâmı için yapılmış olacaktır.   Peygamber Efendimiz (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Allah Teâlâ herhangi bir emîre hayır dilerse ona, doğru bir muavin nasîb eder de o, emîrin unuttuğu şeyleri ona hatırlatır. Hatırladığı şeylerde de ona yardım eder. Allah Teâlâ emîre hayırdan başka şey murâd ederse ona unuttuğu şeyleri hatırlatamayan, hatırladığı şeylerde yardım etmeyen fenâ kimseyi sâdık yapar.” (Riyâzu’s-Sâlihîn, c. 2, 682 nolu hadis)   Abdulah Ebû Câfer halîfe olduğu zaman etrafındakiler ona arzusunu sordular. O da şu cevâbı verdi: “Ben etrâfımda dört çeşit insana muhtâcım. Biri, doğru bir vezirdir ki, bir şeyi unutursam hatırlatır, hatırlarsam başarmama yardımcı olur. İkincisi hâzık kâtip, yâni anlayışlı ve nâmuslu memurdur ki, eline verilen işleri tam olarak yapsın. Üçüncüsü güvenilir muhâfızlardır ki, şikâyet için gelen mazlumları benim yanıma getirsin” dedi. Dördüncüsünü söylemeden durakladı. Etrâfındakiler, “Ey emîrü-l-mü’minîn, dördüncüsü nedir?” diye sorduklarında o da; “Dördüncüsü doğru habercidir ki, askerin, halkın ve memleketin içinde geçen olayları bana doğru olarak bildirsin ki, ben zâlim ve mazlûmu, doğruyu ve hâini seçebileyim.” demiştir. (Osman Pazarlı’nın ‘İslâm’da Ahlâk’ından) İdâreci olan bir kimsenin kapısının halka devamlı açık olmasını isteyen şu hadîsteki tehdîde dikkatinizi çekerim. Buyruluyor ki: “Herhangi bir devlet başkanı veya herhangi bir idâreci kapısını ihtiyaç sâhiplerine kapatırsa, yâni onları sıkıntıları ile başbaşa bırakırsa, Allah da af ve lütuf kapılarını ona kapatır. Artık o ihtiyaçlarını ve duâlarını yüce Allâh’a yükseltemez olur.” (1001 Hadis, 720 nolu hadis)   Efendimiz’in (sav) husûsen idâreciler için yaptığı şu duâya dikkat edip kendi yerimizi kendimiz tâyin edelim. Efendimiz şöyle duâ ediyor: “Allâh’ım, bir kimse benim ümmetimin bir işini görmek üzere idâreci olarak vazifelendirilir de onların işlerini zorlaştırır, ağırlaştırırsa, Sen de onu müşkilâta (sıkıntıya, darlığa, zorluğa) düşür. Eğer o, ümmetimin işini kolaylaştırır, onlara karşı iyi davranır, onlara yardımcı olursa, Sen de ona lütfunla muamele et.” (Binbir hadis, s. 81., hadis no 174)   Şu hadis ise idârecinin yanlış durumlarının idâre ettiği kimselerin ahlâk ve karakterlerinin bozulmasına sebep olacağını gösteriyor: “İdâreci olan kimse insanların devamlı sûrette ayıp ve kusurlarını arar, onlar hakkında suizanda bulunur, onların hareketlerini hep şüphe ile karşılarsa onları ifsâd etmiş, huylarını bozmuş olur.” (Binbir Hadis, 221 nolu hadis)   İdâreci için en önemli bir husus da müşâveredir. Kendi başına hareket eden, kendinden başkasının fikirlerine kulak vermeyen (dediğim dediktir diyen) bir idâreci hatâ işlemekten kurtulamaz ve nihâyet işlerini çıkmaza sokar. Bunun için Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki: “Başkalarından akıl alarak işlerini yürüten idâreci, yapılması gerekenin en isâbetlisini yapmaya muvaffak olur.”   Cemiyetler, kendilerin ıslah ettikleri ölçüde iyi idâreye lâyık olurlar. Çünkü Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki: “Siz ne hâldeyseniz öyle idâre olursunuz.” (10 kere kırk hadis, 31. hadis) Bunun için idâreciyi tâyin edecek kimselere de büyük mesuliyet yüklüyor. Tâyin olunan kimseden daha liyâkatlisi varken, onu tercih etmeyenlerin Allâh’a ve Rasûlü’ne ve bütün mü’minlere karşı hâin durumuna düştüklerini bildiriyor. (Binbir hadis)   Efendimiz hatır gönül meselesi yapıp da, işi ona lâyık olmayanlara teslim etmez ve buyururdu ki: “Bir iş lâyık olmayan bir kimseye teslim edilirse artık kıyâmeti bekle.” (250 hadis, 36 nolu hadis ve Buhari, İlim, 2)Başında ehil olmayan bir idârecinin bulunduğu müessesenin başına kıyâmet kopmakla kalmaz, bu durum her şeyi kötüye götüreceği için dünyânın harap olmasına ve büyük kıyâmetin kopmasına zemin hazırlanmış olur. Ve Efendimiz, fitneye sebep olmamak için nihâyet başa getirilmiş bir âmire itâat etmemizi emrediyor ve şöyle buyuruyor: “Başı kuru üzüme benzeyen Habeşli bir köle size idâreci tayin olursa onu dinleyin ve ona itâat edin.” (Keşfu’l-Hafa, c. 1, h. No: 356 ve Buhari, Ahkam, 4) Bu hadis câmilere imam tâyinini ve ona bağlanmayı da hatırlatıyor. İmam tâyini için son derece hassas olunacak, en yetişkin, en muttakî kimsenin cemaate imam olması sağlanacak. Günahkâr kimselere mümkün mertebe imamlık yapma fırsatı verilmeyecektir. Fakat câmiye girdiğimizde kim olursa olsun öne geçmiş namaz kıldırıyorsa artık ona uyar, onun arkasında namazımızı kılarız. Yoksa fitneye sebep olunabilir. Bunun için akâid kitaplarımızda “Günahsız olan ve olmayan herkesin arkasında namaz kılarız.” maddesi yer almaktadır.   Bu vesîleyle tanınmış hatip ve ediplerimizden Hamdullah Suphi’nin Devlet Adamının Esas Vasıfları başlığı altındaki idârecilere hitâp eden bir yazısını size sunmayı uygun görüyorum. 1)                  Kıymetleri tanımak ve yerinde kullanmak. 2)                  Sevmek ve sevindirmek 3)                  İnanmak ve inandırmak 4)                  Başkalarını yenebilmek için evvelâ kendini yenebilmek 5)                  Bitmez tükenmez bir sabır 6)                  Tâkip fikri 7)                  Geniş mâlûmât 8)                  Hitâbet kâbiliyeti. Gönüllerin fethi bâzen iş-aksiyonla, bazen hitâbetle başlar. 9)                  Kuvvetli hâfıza, yâni temâs ettiğimiz adamları unutmamak, verilen sözleri ve mâzinin ihtarlarını unutmamak. 10)               Seziş kâbiliyeti. Gelecek vâkıalar, buhranlar gölgelerini öne atar. Ruhta vâkıaya tekaddüm eden, gölgeyi görmeye müsâit, nevruz veya mükteseb bir istidat bulunmak. 11)               Verilen sözün bir fiil kıymetini hâiz olması lâzım geldiğini bilmek. 12)               Meslekî bilgiyi mütemâdi artırmak için her gün biraz vakit ayırma lüzûmuna kanaat. 13)               Bütün teşebbüsleri geçici kararlara değil, ana prensiplere bağlayabilme istidâdı. 14)               Devlet adamının münferit bir kıymet değil, birçok kıymetlerin bir merkez etrâfında toplanmasından müteşekkil müşterek bir kıymet olduğuna mutlak sûrette inanmak. 15)               İstikbâlde elde edilecek zaferi günün geçici zaferine tercih etmek. Yâni dakika içinde değil, zaman içinde düşünmek. 16)               İstikrârın her işte halk üzerinde hâsıl tesiri itibâriyle müstesnâ kıymetine kanaat getirmek. 17)               Ferdî kanaatla halk kitlelerinin kanaati arasındaki farkın muhtemel yansımalarını dâima göz önünde tutmak. 18)               Eline silah verdiğimiz adamın bizi müdafaa edeceği gibi silahı bize karşı da kullanabileceğini hatırdan çıkarmamak. Bu endişe ile müşterek sevgi ve müşterek îmân esaslarını birer birer temin etmek. 19)               Kendi tecrübelerimizden ve başkalarının tecrübelerinden, târihî misâllerden mesleğimizde esas hizmetimizi görecek görüşü bulmak ve bunların en kısa ifâdelerini birer açık cümle hâlinde kâlbe yerleştirmek. 20)               Hiçbir şeyin başlamadığına, her şeyin devam ettiğine, içinde bulunduğumuz zamanın istihâle hâlinde, eski ve uzun bir mâzi olduğunda tereddüt etmemek. 21)               Mâzideki hizmetlerinin beğenilmesi ve takdirinin, yeni nesilleri aynı hizmet yollarına sevketmek için en büyük teşvik edici kuvvet olduğunu bilmek. 22)               Büyük makamlardaki kimselerin söyledikleri sözlerin ve yaptıkları hareketlerin işgâl ettikleri mevki dolayısıyla başka insanlar için asla vârid olmayan müstesnâ bir ehemmiyet taşıdığını pazarlıksız bir zihniyetle anlamış olmak. 23)               Hizmet sahasında başkalarının payı ile kendi payımızı birbirine karıştırmamak ve kendimize hakkımızdan fazla bir yer ve şeref ayırmamak. 24)               İnsan kâlbinin bütün bir ömür devâm eden emeklerle kazanıldığını ve onu bir tek hatâmızla tamamen kaybetmek mümkün olduğunu dâima göz önünde tutmak. 25)               Etrâfımızdaki hakîkatleri olduğu gibi yâni güzel vakitlerle dolu veya karanlık ve tehditlerle dolu olarak değil, kendi vehm u hayâlimizden hiçbir şey katmaksızın olduğu gibi hissetmek. 26)               Kendi kuvvetimizi ve başkalarının kuvvetini tam bir ölçüyle tanıtmak. Elimizdeki imkânları geçecek hiçbir teşebbüse girmemek. Siyâsetin ve medeniyetin de esas mihengi bu ölçü kâbiliyetidir.    

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

test
Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak