Dâvûd (AS)

Prof. Dr. İsmail Yiğit

 

MÛS (as)’dan Sonra Benî İsrâÎl

Hz. Mûsâ’nın vefâtından sonra İsrâiloğulları’nın başına geçen Yûşâ b. Nûn, yeni nesilden müteşekkil ordusunu Tîh’ten çıkarıp Ürdün’e götürdü ve uzun bir muhasaranın ardından Erîha şehrini ele geçirdi. Sonra Beytülmakdis/Kudüs üzerine yürüdü ve orayı da fethetti. Filistin’i bütünüyle aldıktan bir süre sonra vefât etti.

İsrâiloğulları bir süre sonra büyük bir ahlâkî çöküntü içine düştüler. Kendilerine gönderilen peygamberleri öldürmek dâhil her türlü büyük günahları işliyorlardı. Bu yüzden Allah Teâlâ, onları zâlim hükümdarlarla cezâlandırdı. Ayrıca komşu milletleri de onlara musallat kıldı. Nitekim Amâlika Arapları, M.Ö.1000 yıllarında kralları Câlût komutasında düzenledikleri saldırıda İsrâiloğulları’nı yurtlarından çıkarmışlar, kadın ve çocuklarının çoğunu esir almışlar; sâyesinde korunduklarına inandıkları için de Tevrat levhaları ve bazı kutsal emânetlerin bulunduğu Tâbut’u da (Ahid sandığı) alıp götürmüşlerdi.

 

Tâlût’un Hükümdarlığı

İsrâiloğulları ileri gelenleri bu sırada, Kur’ân’da ismi zikredilmeyen yaşlı peygamberleri Samuel’e başvurarak, Kral Câlût’la yapmak istedikleri savaşlarda kendilerine kumanda edecek bir hükümdar/kumandan tâyin etmesini istediler. Bir hükümdar belirlendiğinde kendilerine savaş farz kılınacak olursa, onların savaştan kaçınacaklarından endişe eden Samuel onlara bu istekten vazgeçmelerini söyledi. Ancak teklifi yapanlar, içinde bulundukları durumda savaştan başka yapacak şeyleri kalmadığını söyleyerek; kesinlikle savaşacaklarına söz verdiler. Netîcede Allah Teâlâ, Samuel’e Tâlût isimli şahsı hükümdar tâyin etmesini emretti ve onlara savaşı farz kıldı. Ancak Samuel peygamberin korktuğu durum ortaya çıktı. Onların pek çoğu sözlerinden döndüler ve savaştan kaçınmak için çeşitli bahaneler uydurdular.

Aslında onların itirâzı Tâlût’un hükümdar tâyin edilmesineydi. Çünkü onlara göre hükümdarlık ancak soylu ve zengin birine yakışırdı. Yükselen itirazlar üzerine Samuel peygamber, hükümdarlık ve komutanlıkta ehliyetin mal ve mülkle değil siyâsî, idârî ve askerî bilgiler ve beden gücüyle alâkalı olduğunu söyleyerek, Allah Teâlâ’nın Tâlût’u bilgisi ve beden gücüyle bu makâma lâyık gördüğünü açıklamaya çalıştı. Onu saltanata seçen Allâh’ın, mülkü istediğine vereceğini söyledi. Ardından Tâlût’un hükümdarlığının alâmetini şöyle açıkladı: “Onun (hükümdarlığının) alâmeti, size tâbutun/sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden gelen bir güven duygusu ve Mûsâ ve Hârûn âilesinin bıraktıklarından kalanlar vardır; onu melekler taşır. Eğer inanmışsanız bunda sizin için delil vardır.” (Bakara,2/246-248).

 

TâlÛt Ordusunun İmtihanı ve Kazanılan Zafer

Ahid sandığının geri getirilmesi zafer ümitlerini artırmış, orduya büyük bir katılım olmuştu. Tâlût düşman üzerine giderken, yorgunlukla birlikte susuzluk çektikleri bir sırada, yollarının üzerindeki bir ırmakla imtihan edileceklerini söyledi. Allah tarafından olan bu imtihana göre, bahsedilen nehirdensu içmelerinin yasaklandığını; bununla birlikte nehrin suyundan bir avuç içmenin mübah kılındığını; daha fazla su içenlerinse emre itaatsizlikleri sebebiyle ordudan çıkarılacaklarını açıkladı. Ancak bu kesin tâlimâta rağmen içlerinden çok azı Tâlût’un sözünü dinlemiş; bunlardan bâzıları hiç su içmezken, bâzıları da bir avuç suyla yetinmiş ve Allâh’ın lütfuyla suya kanmışlardı. Askerin büyük çoğunluğu ise emri dinlemeyip nehirden kana kana su içti ve bu yüzden ordudan çıkarıldı. Tâlût imtihanı kazanmış olanlarla birlikte cepheye hareket etti. Yolda düşman ordusunun kalabalık olduğunun öğrenilmesi üzerine yeni bir itiraz ortaya çıktı. Yanında kalanların bir kısmı da, küçük bir orduyla Câlût’un kalabalık ordusuna güç yetiremeyeceklerini söyleyerek savaştan vazgeçilmesini istediler. Ancak samîmî bir şekilde inanmış olanlar düşmanın çokluğuna aldırmadılar. Allâh’ın kendilerine yardım edeceğine inanmanın rahatlığı içinde Tâlût’a bağlı kaldılar ve âyetteki ifâdeyle şöyle dediler: “Nice az sayıdaki askerî birlik, Allâh’ın izniyle nice çok sayıdaki birliği yenmiştir. Zîrâ Allah, güçlüklere karşı sabredenlerle berâberdir.” (Bakara,2/249).

 

Tâlût’tan ayrılmayan askerlerin oluşturduğu küçük ordu zafere inanmış bir halde, cesâret, sabır ve zafer vermesi için Allah’tan yardım dileyerek yoluna devâm etti. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla, kendisinden kat kat fazla olan Câlût ordusuna karşı kesin bir zafer kazandı. Bu savaş esnâsında Kral Câlût’u, Tâlût’un ordusunda bir nefer olarak bulunan Dâvûd (as) öldürmüştü. Allah Teâlâ, Tâlût’tan sonra hükümdarlığı ve Samuel’den sonra da peygamberliği ona verdi (Bakara,2/250-251).

Dâvûd’un (as) Hükümdarlığı, Peygamberliği ve Kendisine ZebÛr’un Verilmesi

Yahuda b. Yakub soyundan olan Dâvûd’un (as) ismi, Kur’ân-ı Kerim’de 16 defa geçer. Bu âyetlerde hükümdarlığı, peygamberliği, başından geçen önemli olaylar ve kendisine has bâzı özellikler hakkında bilgi verilmiştir.Hükümdarlığı ve peygamberliğinden bahsedilen birkaç yerde, ona güçlü bir saltanatın yanısıra, iyi bir idârecinin muhtâc olduğu hakkı bâtıldan ayırma ve âdil davranma kâbiliyetinin ve Zebûr’un verildiği bildirilmiş; ondan insanlar arasında âdil davranması, bu hususta hiçbir şekilde arzularına kapılmaması istenmiştir. Arzu ve hevese göre hüküm vermenin idâreciyi haktan saptıracağı; bu şekilde davranarak Allâh’ı unutup O’nun yolundan ayrılanların âhirette şiddetle cezâlandırılacağı vurgulanmıştır. Bu âyetlerden birinde Allah Teâlâ onu yeryüzünde halîfesi olarak vasıflandırmıştır (Sâd,38/26).

Güçlü bir ordu kuran Dâvûd (as), Kudüs’ü başkent yaptı. Devlet işlerini tanzim etti, göçebe halkını yerleşik medeniyete geçirdi. İlk defa onun liderliğinde sınırları Akabe körfezinden Fırat kıyılarına uzanan Müslüman bir devlet kurulmuş, vaadedilen bölge İsrâiloğulları’nın hâkimiyetine geçmiş oldu.

Hz. Dâvûd’a Samuel peygamberin vefâtının ardından peygamberlik de verildi. İsrâiloğulları peygamberlerinden kendisine kitap verilen ikinci peygamberdir. Onun şahsında peygamberlik ile hükümdarlığı birleştiren Yüce Allah, ona dört ilâhî kitaptan biri olan Zebûr’u vahyetmiştir (Nisa,4/163; İsrâ,17/55).

Dâvûd’a (as) Zırh Sanatının Öğretilmesi

Allah Teâlâ, peygamberlerine üstün kâbiliyetler vermiş ve insanlara lâzım olan iş ve mesleklerin pek çoğunu önce onlara öğretmiştir. Bunun en önemli bir örneği de, saltanata da sâhip olması dolayısıyla Dâvûd’a (as) savunma âleti olan zırh yapma sanatının öğretilmesidir. Allah Teâlâ, bir lütuf ve nimet olarak onun için demiri yumuşatmış ve onu kolay bir şekilde zırh hâline getirme mûcizesi vermiştir. Ona ölçülü ve sağlam geniş zırhlar dokuma sanatı öğretilmiştir (Enbiyâ,21/80; Sebe,34/10-11).

Dâvûd’un (AS) Baktığı Bâzı Dâvâlar

1. Başkasının Ekinini Yiyen Koyun Sürüsü. Onun baktığı dâvâlardan ikisi hakkında Kur’ân’da, biri hakkında da hadislerde bilgi verilmiştir. Birincisi, çobansız bir koyun sürüsünün geceleyin bir ekini tahrip etmesiyle ilgilidir. Dâvâcı ekin sâhibini ve sürü sâhibini dinleyen Dâvûd (as), koyunların değerinin yenilmiş ekinin değerine denk olduğunu düşünerek, koyunların ekin sâhibine verilmesine hükmetmişti. Onun huzûrundan çıkan dâvâcı ve dâvâlı, onun karârını dışarıda bekleyen oğlu Süleyman (as)’a anlattılar. Süleyman (as) daha isâbetli bir çözüm bulduğunu düşünerek hemen babasının yanına girdi. Babasına, her ikisinin de yararına olacak bir çözüm bulduğunu söyledi. Babasının isteği üzerine görüşünü şöyle açıkladı: “Sürü sâhibi tarlayı alır, orayı sürüp eker, sulama işlerini yapar ve dâvâ konusu ekinin yenilmezden önceki seviyesine gelmesini bekler. Tarla sâhibi ise koyun sürüsünü alır, ekinin yetişmesine kadar geçecek bu müddet içinde koyunların sütünden, yününden ve kuzularından istifâde eder. Bu sürenin sonunda koyunlar sâhibine, ekili tarla da sâhibine geri verilir.”

Dâvûd (as) dâvânın bu şekilde çözülmesini emretti. Bu mesele Kur’ân-ı Kerîm’de kısaca anlatılmış, Hz. Süleymân’ın verdiği hükmün kendisine Allah Teâlâ tarafından bildirildiği ifâde edilmiştir (Enbiyâ,21/78-79).

 

2. Koyun Sâhibi İki Kardeş. Dâvûd (as) mescidde ibâdetle meşgûl iken, tanımadığı iki adam duvardan atlayıp yanına girivermişlerdi. Onun korktuğunu farkeden iki kardeş, korkusunu gidermek için, aralarında bir anlaşmazlık çıktığını ve bu anlaşmazlığı çözmesini istemek niyetiyle geldiklerini açıkladılar ve ondan âdil bir karar beklediklerini söylediler. Daha sonra onlarla Hz. Dâvûd arasında geçen konuşma, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanmaktadır: “Biri şöyle devâm etti: ‘Bu benim kardeşimdir, onun doksan-dokuz koyunu, benim ise bir koyunum var. Böyle iken, o tek koyunu da bana ver dedi ve yaptığımız tartışmada beni yendi.’

Dâvûd ona şöyle dedi: ‘Andolsun ki kardeşin, senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu mallarını birbirine katıp karıştıran ortakların çoğu birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki onların sayıları da pek azdır!’

 

Dâvûd, kendisini denediğimizi sanmıştı da hemen Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tövbe etmiş Allâh’a yönelmişti. Biz de Dâvûd’u bu acele hükmünden dolayı bağışlamıştık. Katımızda onun yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.” (Sâd,38/21-25).

Kur’ân-ı Kerîm’de iki kardeş arasındaki ihtilâfın çözümü hakkındaki bilgi bundan ibârettir. Hadislerde de başka bilgi bulunmamaktadır. Âyetlerden Dâvûd’un (as) usûlüne uygun bir yargılama ve iki hasım arasında âdil davranma husûsunda bir imtihana tâbi tutulduğu anlaşılmaktadır. Dâvûd (as), onlardan birinin ifâdesini dinleyince meselenin açık bir haksızlık olduğu netîcesine varıp hemen karârını vermiş; adâletle hüküm verebilmek için öbürünü de dinlemek gerektiği halde buna gerek duymamakla hatâ yaptığını hemen anlamış, bundan dolayı tövbe ederek Rabbinden mağfiret dilemiştir.

3. Çocuk Hangi Kadının? Ebu Hureyre’den nakledilen bir hadiste anlatıldığına göre, birer erkek çocuk sâhibi olan iki kadın birlikte yola çıkmışlardı. Önlerine çıkan bir kurt yaşlı kadının çocuğunu kapıp götürdü. Yaşlı kadın, genç kadının çocuğunu alabilmek için, kurdun kaptığı çocuğun gence âit olduğunu, kurtulan çocuğun ise kendi çocuğu olduğunu iddia ederek Hz. Dâvûd’un huzûruna çıktı. Sağ kalan çocuğun kendisine verilmesini istedi. Dâvûd (as) iki kadını dinleyince dâvâcı olan yaşlı kadını haklı bulmuş ve onun lehine karar vermişti. Babasının huzûrundan çıktıkları esnâda bu iki kadınla karşılaşan Süleyman (as) onları dinlemek istedi. Sonra iki kadınla birlikte babasının huzûruna çıktı ve gerçeği ortaya çıkaracak bir çözüm yolu bulduğunu söyledi. Ardından bir bıçak istedi ve çocuğun vücûdunu ikiye bölüp iki kadın arasında paylaştıracağını açıkladı. Bu sırada genç kadın hemen ileri atıldı, çocuğun yaşlı kadına âit olduğunu söyledi ve ona verilmesini istedi. Süleyman (as) genç kadının bu davranışından, çocuğu kurtarmak isteyen bu kadının çocuğun gerçek annesi olduğunu anladı ve onun lehine karar verdi (Buhârî, Enbiyâ, 40, Feraiz, 30).

 

VefÂtı

Rivâyete göre Dâvûd (as), vefâtına yakın yıllarda ortaya çıkan şiddetli bir tâun salgını sırasında kavmini, Allâh’a yapılacak duâya uygun bir makam olarak bildiği Mescid-i Aksâ’nın inşâ edileceği yere götürdü. Orada bu salgının sona ermesi için yaptığı duâsı kabûl edilmiş, bir süre sonra salgın ortadan kalkmıştı. Duâ ettiği yerde bir mescid yapmaya başlayan Dâvûd (as), inşaatı bitiremeden vefât etti. Saltanatı rivâyete göre 40 yıl sürmüştü, öldüğünde 100 yaşında bulunuyordu. O ölünce saltanatına, ilmine ve nübüvvetine oğlu Süleyman (as) mirasçı kılındı.

 

DÂVÛD (as) KISSASINDAN BÂZI DERSLER

Elinin Emeği, Alnının Teri ile Geçinmesi. Çeşitli vesîlelerle alın terinin önemini dile getiren sevgili Peygamberimiz (sav), bu münâsebetle peygamberlerin ellerinin emeği ile geçindiklerini de örnek vererek ümmetini çalışmaya teşvik etmiştir. Bu arada Dâvûd’un (as) kendi kazancı ile geçindiğini ve başkalarına yük olmadığını belirtirken şöyle buyurmuştur:“İnsanın yediği şeylerin en güzeli, kendi emeğiyle kazandığıdır. Allâh’ın nebîsi Dâvûd, kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyu’, 15, Enbiyâ, 37)

Tesbih ve Zikri. Allah Teâlâ’nın Hz. Dâvûd’a bahşettiği nimetlerden biri de dağlar ve kuşların onunla birlikte tesbih etmesidir. “Göklerde ve yerde bulunan herşey Allâh'ı tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.” meâlindeki âyetin (Hadîd,57/1) canlı bir tefsiri olan bu mucize hakkında şöyle buyurulmaktadır:

“Şüphesiz ki biz Dâvûd’a nezdimizden bir nimet verdik. ‘Ey dağlar ve kuşlar! Dâvûd tesbih ettikçe siz de onun tesbihini tekrarlayın.’ dedik.” (Sebe,34/10-11).

“Biz, dağları onun emrine vermiştik, akşam sabah onunla beraber tesbih ederlerdi. Kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbihte bulunurlardı.” (Sâd,38/18-19).

Dâvûd (as), kendisiyle birlikte tesbih ve zikirde bulunan dağların ve kuşların seslerini duyabiliyordu. Rivâyete göre, onu dinleyen kuşlar havada onun etrâfında toplanır, onunla birlikte tesbih ederlerdi. Bu esnâda dağlar da bu tesbihi yansıtır, onun nağmeleri gibi nağmeler çıkarırdı. Bilindiği gibi onun sesi, kendisine nisbetle “Dâvûdî ses” denilen orta ve kalın gür bir sesti.

Rasûlullâh (sav) deşöyle buyurmuştur:

“Dâvûd’a kırâat kolaylaştırılmıştır. O, bineğinin hazırlanmasını emreder ve daha bineği hazırlanmadan Zebûr’u okurdu. Ayrıca o, sâdece kendi el emeğini yerdi.” (Buhârî; Enbiyâ, 37)

Allah Nezdinde En Sevimli Namaz - En Sevimli ve En Fazîletli Oruç. Sevgili Peygamberimiz (sav) bir hadîsinde şöyle buyurmuştur:

 

“Allah Teâlâ’ya en sevimli oruç, Dâvûd’un orucudur. O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi. Allâh’a en sevimli namaz da Dâvûd’un namazı idi. O, her gecenin yarısında uyur, üçte birinde namaz kılardı. Altıda birinde yine uyurdu. Düşmanla karşılaştığında sebât eder, aslâ kaçmazdı.” (Buhârî, Savm, 55-57, Teheccüd, 7)

 

Rasûlullâh (sav), ashâbından Abdullah b. Amr’ın haftanın bütün günlerinde oruç tuttuğunu, gecelerini de namazla geçirdiğini duyduğunda, ona en fazîletli oruç olduğunu söylediği Dâvûd orucunu tavsiye ederek şöyle demişti:

Öyle ise, bir gün oruç tut, bir gün iftar et! İşte bu, Dâvûd orucudur. Bundan daha fazîletli oruç yoktur.” (Buhârî, Enbiyâ, 37)

Müşriklerin Kötülükleri Karşısında Sabır ve Tevekkül Örneği. Dâvûd (as) bedenen oldukça güçlü olup, son derece sabırlı ve şükrü dilinden düşürmeyen bir peygamberdi. Çok çalışır, çok ibâdet eder ve çok gözyaşı dökerdi. Darlıkta ve bollukta, gizli ve âşikâr hallerde hep Allâh’a ilticâ ederdi. Diğer peygamberler gibi müşriklerin kötülüklerine mâruz kalmış, bu kötülüklere karşı üstün bir sabır göstermişti. Nitekim Cenâb-ı Hak, kavminin kötülükleriyle yüzyüze olan Sevgili Peygamberimiz’i (sav) tesellî için onu da örnek göstermiştir:“Ey Muhammed! Kâfirlerin söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla. O, işlerinde dâima Allâh’a yönelirdi.” (Sâd,38/17)

 

Sevgili Peygamberimiz de, geçtiği gibi onun hakkında, “Düşmanla karşılaştığında sebât eder aslâ kaçmazdı” demiştir.

Not: Dâvûd (as) hakkında daha geniş bilgi için bkz, İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi (Kayıhan Yayınevi, İstanbul 2005), s. 494-513; Ömer Faruk Harman, “Dâvûd”, DİA, IX, 21-24.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

test
Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği