Ara

Bahadır Yenişehirlioğlu: “Tasavvuf, Sulhu Olmayan Bir Cenktir.”

Bahadır Yenişehirlioğlu: “Tasavvuf, Sulhu Olmayan Bir Cenktir.”

Bahadır Yenişehirlioğlu: “Tasavvuf, Sulhu Olmayan Bir Cenktir.” 

Geniş kitlelere hitap eden Payitaht Abdülhamid Han dizisinin Tahsin Paşası, Bahadır Yenişehirlioğlu ile Tasavvuf, Sulhu Olmayan Bir Yoldur başlıklı röportajımızı gerçekleştirdik. Bahadır Yenişehirlioğlu 1962’de Manisa Akhisar’da doğmuş, 1985’te hukuk fakültesinden mezun olup avukatlık mesleğine başlamıştır. 2011 yılından sonra edebiyat ve oyunculuğa yönelerek başarılarına ivme katmıştır. Samimiyeti ve naifliğinden ödün vermeyen Yenişehirlioğlu şu an ise Barbaroslar: Akdeniz’in Kılıcı dizisinde derviş rolünü oynamaktadır. Keyifli röportajımızı istifadelerinize sunuyoruz.

Röportaj: Muhammed Ali BAYDI

Hayâtınızda önemli bir kırılma olarak hukuk alanından edebiyata yönelişiniz oldu. Sizi edebiyata, yazmaya yönelten şey ne idi?

Edebiyat, avukatlık yaptığım zamanlarda da benim için çok önemliydi. Hayâtımın dâimî olarak içindeydi. Ben günün birinde yazarlığı profesyonelce ve hayâtımın her alanını kuşatacak biçimde yapacağımı daha doğrusu bu dünyânın içinde kendimi bulacağımı biliyordum. Eninde sonunda su yolunu buluyor. Çok okuyorsanız ve Allah vergisi bir kābiliyetiniz varsa bir noktadan sonra okumalarınız kelâma dönüşüyor. Aslında kaderimizi yaşıyoruz. Benim şahsî menkıbemde bu varmış ve ben kendimi bir anda bambaşka bir dünyânın içinde buldum. Yeniden doğdum diyebilirim ve aslâ abartmış olmam. 

Yazarlık bir iddia işi. Bir derdinizin olması gerekir. İçinizde büyüttüğünüz sesinizin artık dış dünyâdan duyulur olmasıdır aslında yazarlık. Daha fazla içinizde tutamadığınızı görürsünüz ve bir bakmışsınız ki sesiniz karşı kıyıdan duyulmuş. Tespit etmek ve tespit edilmek. Bu keşfi içinde barındırıyor. Pek çok yazar bu konuda farklı cevaplar vermişler. Düşüncelerimi tespit ediyorum ve onları kayıt altına alıyorum. Bu yeterli olmuyor kayıt altına aldıklarım tespit edilsin istiyorum. Bu bir soluk alıp vermek kadar hayâtî benim için. İnsan çoğu zaman alıp verdiği soluğun farkında değildir. Alıp verdiği soluğun felsefesini kavrayanlar ise farklıdır. Başka bir boyut. Ben kelimelerin, cümlelerin değiştirici gücüne inanırım. Kelimelerin ve cümlelerin büyüsüne inanırım. Yazmak, bu büyüyü eyleme geçirmek benim için. Bu tılsıma sāhip olduğum için çok nasipliyim. Aktörlük için de bu doğrultuda benzer şeyler söyleyebilirim. 

Sanatın o büyülü dünyâsının içinde var olabilmek mutluluk verici. Aynı zamanda da onarıcı. Bu çok da kolay bir şey değil. Ne acı ki herkes yazabileceğini ve oynayabileceğini düşünüyor. Aslında ironik bir durum da var. Günümüz insanı sosyal medyada mâşallah! maskelerin altında pek güzel rol kesiyor ve yazıyor. Ama gerçek dünyâya döndüklerinde acı gerçekle yüzleşmelerini görmek acı verici. Piyasa sanal yazar ve oyuncudan geçilmiyor bu yüzden. 

“Otuzüç yıl saatim işlemiş ben durmuşum, Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.

Anladım işi, sanat Allâh’ı aramakmış, Mârifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış.”

Necip Fâzıl’ın bu dörtlüğünü nasıl yorumlarsınız?

Muhteşem. Ancak bu kadar güzel ifâde edilebilirdi. Artık bunun üzerine söz söylemeyi hadsizlik olarak görüyorum.

Abdülhamid Han âşığı bir kimse ile röportaj yapıp Abdülhamid Han’a değinmemek size ve Tahsin Paşa’ya saygısızlık olur diye düşünüyorum. Abdülhamid Han’ın tasavvufa olan bakışından bahsedebilir misiniz?

Pâyitaht Abdülhamid son derece önemli bir projeydi. Faydalı bir iş yaptığımızı düşünüyorum. Yıllarca yalan yanlış anlatılmış bir imparatorun gerçek hüviyetiyle anlatılıyor olması benim açımdan gurur verici. Bütün dünyâda olumlu ve olumsuz konuşulmuş ve tartışılmış olması son derece değerliydi.  Avrupa parlamentosunun dizimizin kaldırılması doğrultusunda önerilerde bulunması aslında yaptığımız işin ne denli doğru olduğunun da bir göstergesi.

Abdülhamid Han’ın en güvendiği, en sevdiği paşası Tahsin Paşa karakterini yorumlamak da ayrı bir mutluluk kaynağı benim için. Söylediğiniz gibi büyük kitlelere ulaştı canlandırdığım karakter. 7’den 70’e müthiş bir hayran kitlem oluştu ve bununla gurur duyuyorum.

Payitaht Abdülhamid dizisinde Tahsin Paşa rolünü yorumlamam teklîf edildiğinde büyük bir heyecan yaşadım. Türkiye’de çok dar bir çevrenin bildiği bir paşayı yorumlamak kolay bir şey değildi. Ben evvelden okuduğum için tabii ki bu konuda bilgi sāhibiydim ama tekrar tüm kitapları gözden geçirdim ve derinlemesine bir araştırma dönemim oldu. Önemli ve ciddî bir işin altından lâyığı ile kalkmam gerekiyordu. Benim aktörlük hayâtım için de bir sınavdı aynı zamanda. Tahsin Paşa karakterini çözmem ve onu tekrar yorumlamam gerekiyordu. Yazar olmamın faydasını çok gördüm. Çok büyük bir emek verdiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bir anlamda canlandırdığım karakterimle ādetâ bir oldum. Zâten bir aktör olarak böyle olması gerekiyordu. Böylece yurt içinde ve yurt dışında büyük kitlelerin tanıdığı, sevdiği, kabûl ettiği ve hayrân olduğu bir Tahsin Paşa karakteri ortaya çıktı.  Bu konuda çok ciddî, çok değerli övgüler almak beni mutlu etmeye yetiyor. Başardığıma inanıyorum. Ben aslında bir anlamda oynamadım yaşadım sanırım bu rolü. Şunu da unutmamak gerek, entelektüel bir alt yapının olmadığı ve emek harcanmayan hiçbir yorum gerçeği kucaklayamaz.

Abdülhamid Hân’ın gerek sözlü gerekse yazılı rivâyetlerden, Kādirîlik ve Şâzelîliğe kesin olarak intisâb ettiğini; Nakşî, Rifâî ve Halvetîlerle seviyeli bir ilişki kurduğunu biliyoruz.

Küçük yaşlarından itibâren tasavvuf çevreleriyle içli dışlı olan Sultan, Yahya Efendi Tekkesi Nakşî şeyhi Hasan Hayri Efendi’yi sık sık ziyâret etmiştir. Şehzâdeliği sırasında Yenikapı Mevlevîhane’sine birkaç defa gitmiş, Mevlevî şeyhi Osman Selahaddin Dede’den istifâde etmiş, tahta geçtikten sonra onun sarayda haftada bir veya iki gün Mesnevî okumasını istemiş ancak kendisi bu programa bir defa katılabilmiş, saltanâtı süresince zaman zaman huzuruna çağırmış, bāzı konularda görüşlerine başvurmuştur.

Ayşe Osmanoğlu’nun belirttiğine göre, Muhammed Zafir Efendi’den sonra babasının (Sultan II. Abdülhamid’in) intisâb ettiği şeyhlerin başında Rıfaî şeyhi Ebu’l-Hüda es-Sayyâdî ve Yahya Efendi tekkesi Kādirî şeyhi Abdullah Efendi’nin geldiğini biliyoruz.

Sultan her gün muhakkak yedi defa Yâsîn-i şerif okurdu. Kendisine bir şey söylendiğinde eğer cevap veremiyorsa muhakkak okumakla meşgûldü. Durak başında durur ve cevap verirdi. Esas itibâriyle Şazilî tarîkatına mensuptu. Sonra şeyhi vefât etti. Kādirî tarîkatına girdi. Günlük evrâd-ı şerîfeleri muhakkak okur, bir gün bile tehir etmezdi. Hamidiye Câmii’nin kürsü şeyhi Şerif Efendi’yi çok severdi.

Bir konuşmanızda tasavvuf sulhu olmayan bir yoldur demiştiniz. Bu sözünüzü biraz açabilir misiniz?

“Tasavvuf, sulhu olmayan bir cenktir.” Yāni; tasavvuf, taleb ve sulh ile ele geçmez. Ancak nefsinizle kıyasıya bir savaş hâlinde olursanız gerçekleşir. Çünkü tasavvuf, aydınlatan bir ışık kaynağı gibi yukarıdan aşağıya iner ve insanı olgunlaştırır. Ve aslâ nihâyete ermeyecek bir savaştır bu. 

Tasavvuf, çirkin ve aşağı her türlü kötü huydan uzaklaşmak, güzel ve yüksek her türlü huyu benimsemek ve bunu bir yaşam biçimi hâline getirmektir.

Tasavvuf, huzurlu ve temiz bir zihinle Allâh’ı zikretmek, davranışları buna göre düzenlemektir.

Günümüz modern insanının tasavvufî bir eğitime ihtiyâcı var mıdır?

Tasavvufa her zaman ihtiyaç var. Çünkü her zaman insanın mükemmel insan olmaya ihtiyâcı var. Hele günümüz dünyâsına baktığımızda insan ve kalite, insan ve mükemmellik, insan ve merhamet bağlamında bunun ne kadar zarûrî olduğu ortada.

Bununla birlikte târih boyunca tasavvuf, hem ekonomik ve sosyal rahatlık zamanlarında; gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek manevî diriliği devâm ettirmiş; hem de savaş, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerde, daralmış olan gönüllere derinlik kazandırarak nefes aldırmıştır. 

Bu da, tamâmen nebevî bir tavırdır. Nitekim Allah Rasûlü (sav) herhangi bir nimet veya zafere ulaştığında: “Allâh’ım! Esas hayat, sâdece âhiret hayâtıdır.” buyurarak kalplerin dünyâya yönelmesinin yâhut da gurur ve bencilliğe kapılmasının yolunu kapatmışlardır. Ki bu düşünce yapısının sâdece haz almak ve birinin yokluğu üzerine varlık tesis etmeyi amaç edinmiş günümüz insanı için ne denli önemli bir ihtiyaç olduğu ortadadır.

Gençlere yatırımı geleceğe yatırım olarak görüyoruz. Bu noktada gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Özgürlüğün ne demek olduğunu çok iyi öğrensinler. Bundan tâviz vermesinler ve aslâ vazgeçmesinler. Düşündüğünü ifâde etmenin çok daha önemli olduğunu bilsinler ama gelişigüzel kulaktan dolma fikirler ve sözler ile kendilerini ifâde etmesinler. Tâbiri câizse dizginlerini kimsenin ele geçirmesine müsâade etmesinler. Kimsenin tetikçisi olmasınlar. Varlık sebebini insana değil bütün kâinâtın sāhibine bağlamış biri olmanın cesâretini içselleştirsinler. Makāmımı kaybedeceğim, rızkıma engel olurlar, beni dışlarlar, pozisyonumu elimden alırlar gibi korkuları olmasın. Bunun için erken yaşta kendilerini önemsesinler ve kendilerine yatırım yapsınlar. Okusunlar. İnsanlar karşısındakini bir yere konumlayıp onun üzerinden yazıp söylemesini bekliyorlar, oysa bu sığ bakışla hiçbir şey görmüyorlar. Sizi kimi zaman deli gibi alkışlayanlar bir söz ya da yazınız üzerine size küfürler düzüyorlar. Ama bilmiyorlar. İnsanı tanımak, ona bir değer ve konum belirlemek epistemolojik açıdan zordur. Zîrâ inceleyen ile incelenen şey, aynı varlıktır. Çünkü Ontolojik açıdan bilginin nesnesi olan varlık ile bilgiyi elde edecek varlık, aynı varoluşsal alana tekābül eder. İşte bu büyük bir elverişsiz durumdur. Aslâ bu şekilde davranmasınlar.  Bağnazlığın her rengine ve çeşidine ve siyâsî yelpazedeki alanlarına karşı çıksınlar. İnsanları görmek istedikleri gibi görmeyi bırakıp, onun gerçekte kim olduğuna baksınlar. Dünyâyı dolaşmanın bana kattıklarını aslâ inkâr edemem; farklı toplumlar, insanlar, dinler. Coğrafyalar duygudaşlık yeteneğimi artırdı. İnsan olduğumu fark ettirdi. Allâh’ın bana lütfettiklerine şükrümü artırdı. Mümkün olduğunca bunu gerçekleştirsinler. Kendi ülkelerinin târihi, kültürü, dîni ve moral değerleri ile barışık olsunlar; daha sonra dünyâya baksınlar ve anlamaya çalışsınlar. Bu onların gerçek bir entelektüel olma yolunda atacakları ilk adımdır. 

Barbaroslar: Akdeniz’in Kılıcı dizisinde derviş rolünü oynamaktasınız. Bize dervişlikten bahsedebilir misiniz?

Bunun için DERVİŞ romanımı okumanızı tavsiye ederim. Derviş romanımdan size bir paragraf okuyayım dilerseniz.

“Ben yalnızca bir sebebim. ‘Gelecek’ demek, senin bir sonraki, yāni öldükten sonra değil de şimdi, bu yaşamda edinmen gereken aşamadır. Gelecek dünyâyla benzer hâle geldiğin an, onu görme becerisini edinebilirsin. Şimdi soruna cevap vereyim. Hayreddin bir mağarada. Mezar gibi, ana rahmi gibi karanlık bir mağarada... Doğruyu seçerse doğacak. Yanlışa saparsa ölecek. Bir olgunlaşma yaşayacak ve mağarada öğrendiği ilim sâyesinde kendini tamamlayacak. Yolculuğu, maddî âlemden tabiat ötesi âleme yapılan bir yolculuk olacak. Yeniden doğacak. Mağaradan çıktıktan sonra da kendine itiraf etmese de şuuru şekil değiştirecek, aydınlanacak, ufkî düzlemden dikey seviyeye geçmiş olacak. Arif kişi makāmına gelip bilgisiyle etrâfını aydınlatacak. Hak ve adâletin tecellîsi gerçekleşecek. Âdem’in tuğlalarına sāhip olacak. Bu sāhipliğin başlangıcı işte o içinde olduğu mağarada gerçekleşecek. O, mağaraya girmeden önce aslında bir arayış içindeydi. Bu arayış sonucunda kalbinin sesine kulak vererek çağrıya uydu, mağaraya girdi. Duam odur ki mağaradan kendini gerçekleştirmiş olarak çıkacak. Şimdi söyle bakalım, mağara nedir?”

Romandaki Hızır aslında bugünün açmazında bunalmış günümüz gençliği. Onlara içinde sıkışıp kaldıkları mağaradan çıkış yollarını sunuyorum bir anlamda. 

Günümüzde çokça satan ama edebî değer olarak kabûl edilip edilmeyeceği tartışmalı olan kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çoğu ticârî amaçlı ve aslında kötü niyetli. Altında pek çok oyun yatıyor. Dertleri başka; bozmak, yozlaştırmak, kötüye değiştirip dönüştürmek amaçlı. Köklerimizi kurutmak istiyorlar neredeyse. Kullanılan değersiz meta hâline getirilmek için toplum üzerinde ciddî hesaplar yapılıyor ve pek çok alan bu sebeple kullanılıyor. Edebiyat da bunların başında geliyor. Yara açan kitapların şifâ olacağına inandırılıyor toplum. Algılarımızla oynayıp bizi yönetiyorlar. Günümüzde gerçek hiçbir şey, algı her şey olarak kabûl ediliyor. İşte mücâdele burada çetinleşiyor. Kültür kelimesini insanın şerh edilmesi açısından bir kavram olarak kullanmak ve bunun üzerinden sonuçlar çıkarmak aynen kökleri kurumuş ağacın kökleri ile hiç ilgilenmeyerek dallarından onu ihyâ etmeye çalışmak kadar sonuçsuz bir gayret. Yumuşacık kalbimizin yaraları, naif yönlerimizin törpülenmesi, cesâretimizin kırılması, korkularımızın köpürmesi hep bu yüzden. Bu yüzden hoyrat, saldırgan ve alabildiğince görgüsüz ve merhametsiz oluyoruz da bunu özgüven sanıyoruz.

Kuruyan dallarımıza asılı olan yapraklar tut bak plastikten başka bir şey değil.

Oysaki “irfan”, insanı olgunlaştıran bilgidir. Bu da; eserden eser sāhibine, sebepten sebebi ortaya çıkarana, sanattan sanatkâra ulaşma çalışmasıdır. O zaman naifliğimizle, cesâretimizle, kıymetli cevherler olarak köklere su yürütebileceğiz. 

Belli disiplinleri kaybetmiş, zihnî yapısı iğdiş edilmiş fertlere bunu anlatmak gerçekten zordur. Çağımızda yaşadığımız sıkıntıların pek çoğunun sebebi budur. Bu yüzden bir dâvâsı, bir derdi, bir mefkûresi ve bir entelektüel dünyâsı olan kitaplar okunmalıdır ki gelişebilelim, şartlanmışlıklarımızdan uzaklaşalım, gerçek bilgiye ve kaynağa ulaşabilelim. 

Reklam kampanyaları ile hormonlanmış, edebiyatla hiç alâkası olmayan kitaplardan uzak duralım.

Son olarak, gençlere neler tavsiye edersiniz?

Kendilerini sevip önemsesinler. Kendine saygı duymayan birinin başarılı olması mümkün değildir. Bizi var eden değerleri, kültür kodlarımızı, medeniyet kodlarımızı, târihimizi ve kadîm değerlerimizi mutlaka öğrenin ve sāhip çıkın. Bunun üzerine evrensel bir bakış açısı geliştirin, kendi değerlerine vâkıf olmayan birinin orijinal bir kimlik oluşturması mümkün değildir. Kendinize güvenin ve aslâ yılmayın. Bāzan devlet, anne, baba bile sizi sizin kendinizi düşündüğünüzden daha çok düşünmez ve önemsemeyebilir pek çok sebepten dolayı. Dolayısı ile siz kendinizi önemseyin ve kendinize inanın diyorum gençlere ve kendinize yatırım yapın. İleride karşınızı çıkacak fırsatlar için heybeniz dolu olsun. Bunun yolu okumak, yabancı dil öğrenmek, duygudaşlık yapma alışkanlığı kazanmak, târih bilginizi artırmak, köklerinize güvenmek ve onurlu bir inşâ çalışması başlatmaktan geçer. Karşılaştığınız olumsuzluklar ne olursa olsun aslâ başarısızlığınızın sebebi olarak bunu görmeyin. Kendinize güvenirseniz başarmamanız mümkün değil. Bunu kendi yaşantımdan bildiğim için söylüyorum. Güneş doğuyorsa umut var demektir.

Haziran 2022, sayfa no: 36-41

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak