Yûsuf Sûresi / Ferda Ümit Gedik

Yûsuf sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in 12. sûresidir. Mekkî’dir, 111 âyettir.

Übey b. Ka‘b’dan Rasûlullah (sav)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Kölelerinize Yûsuf sûresini öğretiniz. Çünkü hangi müslüman onu âilesine ve kölelerine yazdırır ve öğretirse, Allah Teâlâ ölüm sekerâtını kendisine kolaylaştırır, ona kuvvet verir ve hiçbir müslümana hased etmemeyi bahşeder.” (İbn Kesîr)

Bunun sebebi şudur: Yûsuf (as) kardeşlerinin hasedine, kuyunun ve zindânın sıkıntılarına mübtelâ olunca Allah Teâlâ ona Cebrâil (as)’ı gönderdi, onu üns ve huzûr makâmına ulaştırarak tesellî etti ve bu sıkıntılarını hafifletti. Daha sonra da ona güç, izzet ve hükümdarlık bahşetti. Böylece Yûsuf (as) çeşitli cefâlardan sonra safâya ulaştı. İşte kim Yûsuf sûresini okumaya ve mânâlarını dikkatlice düşünmeye devâm ederse Yûsuf (as)’ın ulaştığı türlü sevinçlere ulaşır. Nitekim İbn Atâ (rh.a) şöyle der: “Üzüntülü kimse Yûsuf sûresini dinlerse mutlakâ rahatlar.”

Nüzûl sebebi olarak rivâyet olunuyor ki: Yahudi bilginlerinden bâzıları, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerine, “Muhammed’e sorun bakalım, İsrâîloğulları Mısır’a hangi sebepten dolayı geçmişlerdir, Muhammed buna ne diyecek?” diye telkinde bulunmuşlar, onlar da sormuşlar, bunun üzerine işte bu Yûsuf Sûresi nâzil olmuştur. Nitekim “Yûsuf ile kardeşlerinde soranlar için âyetler vardır.” (12/7) âyetindeki soranlara ifâdesinde de buna işâret edilmektedir. Muhammed b. İshak’ın deyişine göre sûrenin nüzûl sebebi; Mekke müşriklerinin Rasûlullâh’a yaptığı ezâdan dolayı, daha önce Yûsuf aleyhisselâm’a kardeşlerinin duyduğu hased ve yaptıkları ezâya rağmen onun Allâh’a teslîmiyetini, Allâh’ın da ona ihsan ve ikrâmını anlatarak, Peygamberini teskîn ve tesellî etmektir.

Sa’d b. Ebi Vakkas’dan nakledildiğine göre, Kur’ân inzâl olundu, Hz. Peygamber inen âyetleri onlara tilâvet ediyordu. Sonra “bize kıssa da anlatsan” diye istekte bulundular. Bunun üzerine bu sûre nâzil oldu.

Rahmân ve Rahîm (olan) Allâh’ın adıyla.

  1. Elif Lâm Râ. Bunlar o apaçık Kitâb’ın âyetleridir.
  2. Muhakkak ki Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.
  3. (Ey Muhammed) Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin.

Elif Lâm Râ. Fakîr (Bursevî) der ki: Hurûf-i mukattaa, ehil olmayanlara ifşâ edilmesi haram olan gizli sırlardandır. Bâzı âlimlerin: “Bu harfler, Kur’ân’ın müteşâbihlerindendir. Onların mânâsını ancak Allah bilir.” şeklindeki sözleri bu konudaki en sâlim yoldur ve işi ehline bırakmaktır. Ancak Allah Teâlâ’nın onların mânâsını kâmillerin kalbine akıtması, O’nun keremi açısından hiç de uzak bir ihtimâl değildir.

Kitâbu’l-mübîn: “mübîn”, kendi özünde açık, seçik ve aydınlıktır. Yâni haddi zâtında kendisinin ne olduğu açık ve belli, kendisinin ne olduğunu tanıtmaya kendisi yeterli olan demektir. Fiil olarak anlamı ise beyân edici, açıklayıcı, açığa çıkarıcı, ayırt edici demek olur. Bir de dili ve ifâdesi gâyet güzel, murâdını ve maksadını gereğine göre dilediği gibi anlatır, fasîh ve beliğ mânâsına gelir.

Birincisi: Herşeyden önce bütün Arap edebiyatçılarını, şâirlerini ve belâğatçılarını, hattâ bütün insanları ve cinleri i’câzıyla âciz bırakmış, Allah tarafından mûcize olarak nâzil olmuş bir kitaptır. Bundan dolayı hak ve Hakk’tan olduğunu, kendisinden başka hiçbir delîle ihtiyaç bırakmayacak şekilde, bizzât kendi varlığıyla isbât etmiş olan bir kitaptır.

İkincisi: Ahkâm ve şerîat kuralları, mülk ve melekûte âit gizlilikler, gaybe âit haberler, kıssalar ve mev’izalar gibi, dînin usûl ve meârifini açıklayan, beyân eden bir kitaptır.

Üçüncüsü: Hakkı bâtıldan, hayrı şerden, doğruyu eğriden, güzeli çirkinden ayırt eden bir kitaptır.

Dördüncüsü: Dilin ifâde güzelliği, beyân gücü bakımından da gâyet parlak bir kitaptır ki bunun da üç sebebi vardır: Dili Arapça’dır. Kur’ân bu dilin en açık, en güzel, en seçkin lehçeleri üzere nâzil olmuştur ve beyân ve ifâdesinde çok yönlü bir kuvvet, katmerli bir güç, seçkin bir güzellik bulunması açısından da mübîn bir kitaptır.

“Bu” sûre: “Apaçık” Allah katındandır ve mûcize olduğu apaçıktır. İçindeki hükümlerini ve şer‘î esasları, mülk ve melekûtun gizliliklerini, iki dünyânın esrârını ve bunlardan başka hikmet, mârifet ve kıssaları açıklayan “Kitâb’ın” yâni Kur’ân’ın “âyetleridir.”

2. Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.

“Anlayasınız” yâni mânâlarını anlayasınız, muhtevâsını tam olarak kavrayıp onun insan tâkatinin dışında olduğuna, ‘bütün güç ve kudretin Yaratıcısı’ tarafından indirildiğine muttalî olasınız “diye biz onu” yâni Yûsuf kıssasını ve diğer hususları ihtivâ eden Kitâb’ı “Arapça bir Kur’ân olarak” sizin dilinizde “indirdik.” Yalnızca mânâsını değil lafzını da Arabî olarak vahy-i metluvv (okunan vahy) olarak indirdik.

Kur’ân’ın mânâsı iyi anlaşılmak ve içindeki mânâlar iyice ve derinden derine düşünülmek için indirilmiştir. Onun böyle anlaşılması Allâh’ın isteğidir. Binâen-aleyh onun, Arapça bilmesi mümkün olmayanlara “Kesinkes onu insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve gizlemeyeceksiniz.” (Âl-i İmrân 3/187) âyeti gereğince kendi dilleri ile mümkün olduğu kadar açıklanması da zarûrîdir. Fakat Kur’ân tercümelerinin Kur’ân olmasına imkân ve ihtimâl yoktur. Çünkü Kur’ân Arabî’dir. Ancak Arabî olarak indirilmiştir. Bunun içindir ki Kur’ân tercümelerine Kur’ân adı verilmesi, meselâ Farsça Kur’ân, Türkçe Kur’ân veya İngilizce Kur’ân denilmesi: “Muhakkak ki Biz onu Arapça olarak indirdik.” âyetini inkâr etmek olacağı konusunda din âlimleri uyarıda bulunmuşlardır. (M. Hamdi Yazır)

3. (Ey Muhammed) Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin.

Bu kıssa Yâkub âilesinin kıssasıdır. Bu ifâdelerden anlaşılan onun kendi sahasında en güzel kıssa olduğudur. (Bahru’l-ulûm)

Yâ Muhammed! Bu Kur’ân’ı sana vahyetmemizle en güzel kıssayı, sana Biz anlatıyoruz. Yâni, bu sûre, kıssaların en güzelidir. Yûsuf kıssası, “Yûsuf’da ve kardeşlerinde suâl edenlere âyetler vardır.” (Yûsuf, 12/7) uyarınca, haddi zâtında çok ibretli ve güzel bir kıssa olduğu gibi, bunun en güzel anlatımı da bu sûrede, bu Kur’ân’dadır. Hiçbir kitapta, hiçbir eserde bu kıssa bu kadar güzel nakledilip anlatılmamıştır. Arabî bir Kur’ân olarak indirilen bu Kitâb-ı mübînin âyetlerinden bir bölüm olan bu sûre de sana Kur’ân vahyi ile, yâni sözleri ve mânâsı ile birlikte vahyedilmiş bir Kur’ân olduğu ve Kur’ân’ın beyân güzelliği açısından benzersiz ve eşsiz bulunduğundan dolayı en güzel kıssa bu Kur’ân’ın vahiy diliyle sana anlatılmıştır ki, bunu anlatan ancak Allah’dır. “Yoksa, şurası bir gerçek ki, bundan, bu vahiyden önce, sen elbette bundan habersizdin.” Bu kıssadan haberin yoktu.

Ahsenü’l-kasas: En güzel anlatış veya en güzel kıssa, öykü, menkîbe. Kıssa da esâsen ‘izi sürülmeye değer durum’ mânâsınadır. Şüphe yok ki en güzel kıssalar, hakîkî olanlardır.

et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’de şöyle denilir: Bu kıssa, insanın çeşitli halleriyle ve Allâh’a dönüp vâsıl olmasıyla benzerlik ve uygunluk arz ettiği için en güzel kıssa adını almıştır. Şöyle ki, bu kıssa insanın ruh, kalb, sır ve nefisten mürekkep olduğuna, insanın beş duyusuna, altı adet bâtınî gücüne, bedene ve bedenin dünyâya mübtelâ oluşuna, ayrıca insanın en yüce mertebeye ulaşana kadar olan çeşitli hallerine işâret etmektedir. Yûsuf kalbe, Yâkub rûha, Rahil (Züleyha) nefse, Yûsuf’un kardeşleri kuvvet ve duyulara işârettir.

Kur’ân-ı Kerîm böylesine eşsiz kıssaları ihtivâ etmesine rağmen kâfirler basîret sâhibi olmadıkları için ona dil uzatmışlardır.

“Gerçek şu ki, sen bundan önce” yâni sana bu Kur’ân’ı vahyetmemizden önce “elbette bilmeyenlerden idin.” Bir şeyden gaflet etmek, o şeyin akla gelmemesi demektir. Yâni bu kıssadan gâfil olanlardan idin; bu kıssa ne aklına gelmişti, ne de bu kıssayı duymuştun.

Bu ifâde, Hz. Peygamber’in vahye mazhar olan bir kişi oluşunun delîlidir. Bu konuda bilgisi olmamasının “gaflet” ile ifâde edilmesi –el-İrşâd’da belirtildiği üzere- Hz. Peygamber’in şânını yüceltmek içindir. Yoksa buradaki gaflet insanlar arasında bilinen gaflet değildir. Allah Teâlâ Habîbine istediği şekilde hitâb edebilir. “Sen bundan önce ne yazıyı bilirdin ne de îmânı. (eş-Şûra, 42/52), “şaşırmış bir vaziyette buldu…” (ed-Duhâ, 93/7) ve bunlara benzer ifâdeleri görmez misin? Böyle ifâdeler, sâdece Allah Teâlâ’nın kullandığı ifâdelerdir. Araplar bu sözleri akıllarına hiçbir eksiklik gelmeksizin bilip anladılar. Bizim de Hz. Peygamber (sav)’le ilgili meseleleri anlatırken, her ne kadar bu asır ve bu asrın insanları gelip geçtiyse ve o günler târih sahnesinden çekilip gittiyse de edebe riâyet ederek güzel ifâdeler kullanmamız gerekir.

Allâh’ım, bizleri, beyânın inceliklerine hidâyet ettiğin, her işin ve meselenin edebe uygun olanını yapmaya muvaffak kıldığın kimselerin arasına koy. İhsân eden ve istekleri lütfeden Sensin!

Yararlanılan Kaynaklar:

Rûhu’l Beyân – İsmail Hakkı Bursevî

Hak Dîni Kur’ân Dili – Elmalılı M. Hamdi Yazır

Şubat 2021, sayfa no: 56-57-58-59

Ayrıca kontrol et

Dil Edebi / Alemdar

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk sözden kelâmdan, kalemden satırdan, beyandan, “mantıkuttayr”dan bahis buyurur. Bu vâsıtalarla hakkı …