Vefâtının 55. Yılında Gençlerle Başbaşa’nın Yazarı Başgil’in Başına Gelenler / Prof. Dr. Mustafa Kara

İstanbul İmam Hatip Okulu’nun 1960’lı yıllarda yaşattığı güzel bir geleneği vardı. Hocalardan veya büyük şahsiyetlerden biri vefât ettiği zaman bir öğretmenin rehberliğinde bir grup öğrenci cenâze namazına katılır, defin merâsiminden sonra okula dönülürdü. Bu öğretmen bâzan Adil Teymur, Emin Işık, Müzekkâ Gürbüz, bâzan Bekir Topaloğlu, Hayreddin Karaman, Muhammed Eroğlu bâzan da Tayyar Altıkulaç, Saim Yeprem, Yahya Kutluoğlu… olurdu. Lise birinci sınıf öğrencisiydim. Tatlı bir bahar gününde (17.04.1967) Ahmet Kahraman hocamızın rehberliğinde Fatih’ten Karaköy’e oradan Kadıköy’e geçtik. Adını daha önce duyduğumuz Ali Fuat Başgil’in Osmanağa Camii’ndeki cenâze merâsimine katılacaktık. Namaz kıldık duâ ettik. Nureddin Topçu başta olmak üzere bâzı mühim sîmâları görme şerefine de nâil olduk ve okula döndük. 

Başgil’in 15 Ekim 1961’de senatör seçilmesini hatırlayamıyorsam da hâin darbeci 27 Mayıs’cıların tehdîdiyle Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildiği olayını -câmi cemâatinin sohbetlerinden- hayâl-meyâl hatırlıyorum. 1965’de milletvekili oluşunu hattâ Şehzadebaşı’ndaki bir mitingde konuştuğunu ise net bir şekilde hatırlıyorum. Genişletilmiş ikinci baskısı 1962’de yapılan Din ve Laiklik kitâbının, İstanbul’da aldığım ilk eserlerden biri olduğunu da ilâve etmeliyim. 

Cumhuriyet dönemindeki değişim ve dönüşümler birçok şeyi açığa çıkardığı gibi pek çok konuyu da örtmüştür. Bâzı konuları rayına sokarken bâzı meselelerin raydan çıkmasına, âdetâ tepetaklak olmasına sebep olmuştur. Yanlış müdâhalelerden biri de din alanında olmuş, “kaş yaparken göz çıkar”ılmıştır. Özellikle ahlâk eğitimi konusunda toplumu besleyen ana damarlardan biri olan tasavvufî hayatla ilgili yasaklar, bugün sıkıntısını çektiğimiz birçok hastalıklı hâlin ortaya çıkmasına zemîn hazırlamıştır. Tasavvuf ve tarîkat dünyâsındaki problemlere eğilmek ve mümkün mertebe çözmek varken hepsini yasaklamak ilk anda meseleyi halleder gibi görünmüşse de zaman içinde daha büyük meselelerin doğmasına sebep olmuştur. 

Din ve kültür târihimizin önemli kurumlarından olan tekkeler ve zâviyeler bâzı kimselerin zannettiği gibi sâdece “Hû eyvallah” diyen, sosyal hayattan kopuk üç beş meczûb dervişle ilgilenmemiş, oluşturduğu atmosferle ilim, fikir ve sanat hayâtının dehâlarına kucak açmış ve ufuk vermiştir. Dolayısıyla mistik kābiliyet ve tecessüsü olan devlet adamları kadar âlim ve sanatkârlar da bu atmosferden istifâde etmiş, rûhunu beslemiş ve gönül dünyâsını tatmîn etmiştir. Osmanlılar döneminde bu üstün vasıflı insanların bir mürşid-i kâmilden istifâde etmeleri bir îtibâr meselesi iken Cumhuriyet devrinde tam aksine îtibarsızlaştırmanın birinci sebebi oluvermiştir. Bu olumsuz ve güvensiz ortamda gönül adamlarıyla kurulan ilişkiler ise âdetâ “kaç/göç” psikolojisi ile yapılabilmiştir. 

Sözü Ali Fuat Başgil’e getireceğim ve soracağım: “Fransa’nın Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Paris Hukuk Fakültesi’nde doktora yapan, Paris Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü tamamlayan, Lahey Devletler Hukuku Akademisi Üyesi Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil bir derviş miydi?” Bu konularla az-çok ilgilenen bir kişi olarak siz de “Hayır, hiç duymadım, derviş miydi?” diyerek soruyu iâde edeceksiniz. Bendeniz de sorunuza cevap bulmak üzere meslekdaşım Rifat Okudan’ın yıllar önce yazdığı ve Tasavvuf Dergisi’nde yayımlanan makâlesindeki bilgilerle sizi baş başa bırakacağım.1

İstanbul Sirkeci’de Alay Köşkü yakınında Aydınoğlu Tekkesi diye bilinen bir irfan yuvası vardı. Kabristanın bir kısmı bugün de mevcuttur. Bu dergâhın son şeyhi yâni 1925’te tekkeler kapatıldığında görevde olan zâtın adı Bekir Necmeddîn Efendi. Tam adı şöyle: Ispartalı Gülyağcı Saatci Hâfız Şeyh Bekir Necmeddîn Sıdkî Kâdirî Üveysî Enverî. Mürşidi ise 19. yüzyıl İstanbul’unu güneş gibi aydınlatan gönül adamlarından Osman Şems Efendi.2

Bekir Efendi, tekkeler sırlandıktan sonra güzel sesi ve güzel ahlâkıyla Haseki Kişihatun Câmii’nde imamlık yaparak ömrünü tamamlamış ve 1942’de âlem-i cemâle intikâl etmiştir. O yıllarda bu câmide müezzinlik yapan Ahmet Efendi’nin şâhitliği ile öğreniyoruz ki Bekir Efendi’nin gönül sohbetlerinden -kapalı kapılar ardında da olsa- istifâde eden zâtlardan biri Ali Fuat Başgil’dir. 

Şeyh Bekir Efendi’nin sohbetleriyle yetişen insanlardan biri de Hafız Hüseyin Kudsî Efendi’dir. Bu zât ise meşhur bestekâr, mûsıkîşinas Hâfız Bekir Sıdkı Sezgin’in babasıdır. İsim silsilelerini tâkip edebilir ve şu soruyu sorabilirsiniz: Bu ilişkileri niçin bilmiyoruz? Kim, kimden neyi niçin saklıyor?

Bu makâleyi okuyunca Ali Fuat Başgil ile Nureddin Topçu arasındaki mahabbeti daha derinden kavradım. Nureddin Topçu’nun 1961’de yayımlanan Yarınki Türkiye isimli eserine Başgil’in takriz yazmasının sebebini ve Başgil’in mezar taşında bulunan Topçu’ya âit şu ifâdelerin arkaplanını daha iyi anladım:

“Kırk yıl Türk milletine ilim ve irfan aşılayan, ilmi âsârından, şahsı ilminden, kalbi âlemden büyük Anadolu’nun asil evlâdı Ali Fuat Başgil Rabbinin eşiğine ulaştı. Rûhu için Fâtiha istiyor.”

Başgil’in vefâtının 55. Yılında bu iki dostu bir defa daha birlikte anmak düşüncesi aklıma geldi. Samsun/Çarşamba doğumlu olan Ali Fuat, Paris’te Hukuk doktorasını tamamlayıp 1929 yılında ülkesine dönerken İstanbul doğumlu olan Nureddin Topçu Felsefe alanında doktora yapmak üzere bu şehre gidiyordu. Başgil Türkiye’ye döndüğünde Maarif Vekâleti Yüksek Tedrisat Umum Müdür Muavini olarak atanırken Topçu 1934’de ülkesine döndüğünde Galatasaray Lisesi’nde felsefe grubu derslerinin öğretmeni olarak görev almıştır. 1940’lı yıllarda Başgil gönül dünyâsının ihtiyaçlarını Kişihatun Câmii’nin loş köşelerinde Bekir Efendi’nin gül kokan sohbetleriyle giderirken Topçu, Zeyrek Câmii’nin imamı, Kazan’lı Abdülaziz Bekkine ile sabahlıyordu.

Din ve Laiklik

Başgil’in en mühim kitabı Din ve Laiklik’tir. Daha önce hazırlanan eserin niçin 1954’te yayınlandığının hüzünlü mâcerâsını müelliften dinleyelim: “…Eseri parçalayarak bu şekilde kısım kısım neşretmek ve bütünlüğünü bozmak zorunda kaldığımızdan dolayı üzüntü duyuyoruz. Eser, daha önce 1953 senesinin yazı başında bitmiş ve basılmağa hazır bir hâle gelmişti. 29.7.1953 târih ve 6787 sayılı ‘Vicdan ve Toplanma Hürriyetinin Korunması’ hakkındaki kânunun çıkması üzerine tâlihsiz eserimin basılması geri kalmıştır. Aşağıya ilk maddesini not ettiğimiz bu kânun (2) karşısında eseri yeni baştan gözden geçirmeğe ve birçok yerlerini değiştirmeğe, ilmî ve târihî hakîkatlere âit satırlar ve sahîfeler çıkarmağa, hulâsa kânunun çizdiği yasak çerçevesi dâiresinde eseri âdetâ yeniden yazmağa mecbur olduk. Bu yüzden eserin hem intişârı gecikti ve bütünlüğü bozuldu, hem de fikir ve kanâatlerimizden yapmak zorunda kaldığımız hesapsız fedâkârlıklar sebebiyle orijinal çehresi buruştu. Buna esef eder ve meşhur Latin mütefekkiri Puplius Syrus’un bundan iki bin sene evvel ifâde ettiği acı bir hakîkati yirminci asrın ortasında memleketim hesâbına üzülerek tekrâr eder ve sözü bitiririm: Miserius est arbitrio alterius vivere.3

Kitap -bu şekliyle de olsa- neşredilince ne oldu? Bu sorunun acıklı cevâbı ise 1962’de yayımlanan ikinci baskının önsözünün sonundadır: “…Senelerden beri bu eserlerdeki hakîkatleri yazdığım ve yaydığım için tahammül kırıcı hakāretlere uğradım. Hapsedildim. İşkenceye sokuldum ve kitle düşmanlığı kazandım. Babıali’de Türk düşmanı ve câhil kırması bâzı yazarlar beni memleket, hattâ hudut dışı memleketlere4 ‘gerici ve mürtecî’ tanıttı. Hakkımda yalan ve iftirâ yağmuru yağdırdı. Fakat ben bundan hiç yerinmedim. Çünkü inanıyorum ki bu memlekette benim gibi daha beş-on gerici ve mürtecî olsaydı Türkiye’miz bugünkü perîşan hâle düşmez, mektep çocukları hocalarını döğmez, hocalar talebesine göz koymaz, bâzı parti adamları ve gazete sâhipleri seçimler ve gazeteleri için diye fabrikadan aldıkları kağıtları karaborsaya sürmez ve daha neler neler olmazdı. Bana karşı yaratılan düşmanlıklar bu kadarla kalmadı. Herkesi imrendiren büyük bir şereften de beni mahrum bıraktı.5 Buna da gam yemedim çünkü ben:

“Ol ganîyem ki bu bâzâr-ı cihanda feleğe

Metelik vermek için bende bozukluk yoktur”

1960 ihtilâli bu iki şahsiyeti o kadar derinden etkilemiştir ki daha önceki yıllarda siyâsî/politik hayâtı hiç düşünmedikleri halde kamuoyunun, her ikisinin de Senatör olarak Meclis’te bulunmaları talebine hayır diyememişlerdir. 15 Ekim 1961 seçimlerinde Başgil Samsun’dan bağımsız olarak seçildiği halde Topçu Konya’dan seçilememiştir. 

Yarınki Türkiye

Aynı yıl yayımlanan Yarınki Türkiye’ye yazdığı takrîze, Başgil şöyle başlamıştır: “Değerli fikir adamı Doçent Dr. Nureddin Topçu’nun Yarınki Türkiye’si yarının bir hayâl levhası değil, bugünün bir çalışma planı ve bir vazîfe proğramıdır. Bu nefis eseriyle Nureddin Topçu bugünün Türk neslini vazîfe başına çağırmakta ve ona yarınki torunları için yapılması lâzım gelen işleri planlaştırmaktadır.” Son cümleler ise şöyle: “O halde ne yapmalıyız? Yarınki Türkiye’yi nasıl ve kimlerin eliyle hazırlamalıyız? İşte aziz okuyucu değerli mütefekkir Nureddin Topçu’nun Yarınki Türkiye’si bu iki süalin cevâbını araştırmakta ve bütün dikkatin her şeyden evvel ‘fikir ve ruh cephesinde, ahlâk ve îman cephesinde’ teksîf edilmesini tavsiye etmektedir. Biz bütün samîmiyetimizle bu tavsiyeye iltihâk eder ve yaranın en nâzik noktasına parmak basan müellifi, kıymetli mesâîsinden dolayı tebrîk ederiz.”6

Millet Mistikleri

Nureddin Topçu bu aziz dostu ve dâvâ arkadaşı için iki yazı yazdı. Birincisi vefâtından hemen sonra diğeri ise birkaç sene sonra. İlk yazı Hareket dergisinin 17. sayısında yayımlandı. (Mayıs 1967) Her iki yazının bütününü Topçu’nun Millet Mistikleri isimli eserinde bulabilirsiniz. Bu yazılarda “kalb” merkezli “sır”lı cümleler var. Sanki Topçu, dostunun çok özel bir yönünü ifşâ etmemekte ısrarlı.. İlk yazının son satırları şöyle: “Şüphe yok Başgil’in ilmiyle irfânı büyüktü. Memleket çapında, devrimizde eşsiz olarak büyüktü. Ancak onun siyâseti yerlerin dibinde, ilmi de yine alçaklarda bırakan, aslâ yetişilmez ideâl, ilâhî bir tarafı vardı ki onun güneşinde hâlâ ısınıyoruz. Ve Milletim yaşadıkça bir Başgil hârikası olarak ruhlarda hayret ve kuvvet kaynağı hâlinde kalacaktır. Bu onun kalbidir.” İkinci yazının son cümleleri ise şöyle: “Bir gençlik onu, hakîkat ve fikir adamı olarak hayranlıkla tâkip etti. Bir millet onu, hareket ve isyan kahramânı olarak tebcîl etti ve bağrına bastı. Lâkin Ali Fuat’ın fikirleriyle hareket kudretine, irfâniyle isyânına çok daha üstün bir tarafı var ki onu sözle anlatmak muhâl. İfâde onu küçültür, tasvir düşürür. O bir kalp cevheridir. İncil’de söylendiği üzere ‘saf kalpler ne bahtiyardır! Çünkü onlar Allâh’ı göreceklerdir.’ Onun kalbi nice cennet nûru ile yıkanmış, Allah eliyle sunulmuş Dost hediyesi, hislerin ve aklın hiçbir zaman kavrayamayacakları ilâhî bir cevherdi. O kalbi görebilenler ne bahtiyardır!”

Topçu, dostu Başgil’in silah tehdîdiyle Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilişini Ankara Savaşı’nda Yıldırım’a ihânet eden yakınlarına benzeterek Fuzulî’nin meşhur mısrâına sığınmaktadır:

Gâliba erbâb-ı istidâdı devrân istemez

Yazımıza cenâze merâsimi ile ilgili bir geleneği anlatarak başladık. İsterseniz mezar taşı yazısı ile tamamlayalım. 

Nureddin Topçu siyâset sirkinin madrabazlarını değerlendirirken Başgil’i, Nâmık Kemâl ve Hüseyin Avni Ulaş ile bütünleştirmektedir: “Dünyâmız bu kahraman şehitlerin hâtıraları ile doludur. Kennedy Sokrat’ı düşündürdüğü kadar Başgil de Hüseyin Avni’yi düşündürdü. Her birinin mezarında Namık Kemal’in mâtemli feryâdını işitmemek kābil değildir:

Ölürsem görmeden millette ümmîd ettiğim feyzi

Yazılsın seng-i kabrime vatan mahzûn ben mahzun

Başgil Hocamızın vefâtına yıllar sonra düşürdüğümüz târih ise şöyledir:

Hakîkat için niyet vakti Yâ Hû

Fazîlet için himmet vakti Yâ Hû

Vefâtında şeş cihetten ses geldi:

“ALİ FUAD’IN RİHLET VAKTİ YÂ HÛ”1387

Dipnotlar

1 Aydınoğlu Tekkesi Son Postnişini Hafız Bekir Necmeddin Sıdkî Efendi, Tasavvuf, sy.19 (2007)

2 Geniş bilgi için bk. Osman Şems Efendi Divanından Seçmeler Hazırlayan: Kemal Edib Kürkçüoğlu, Nşr. Mustafa Tahralı İstanbul 1996. 

3 6187 numaralı 24.07.1953 târihli kânunun birinci maddesi şöyledir: “Siyasî veya şahsî nüfuz veya menfaat temin etmek maksadıyla dini veya dinî hisleri yahut dince mukaddes tanılan şeyleri veya dinî kitapları alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse bir seneden beş seneye kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılır. Fiil neşren işlenirse hükmolunacak ceza yarı nisbetinde artırılır.”

4 Başgil, dibnotta 1961 yılının Şubat ayında Balmumcu hapishanesinde tutuklu iken Fransa’da Laiklik için faaliyet gösteren bir dernekten konu ile ilgili aldığı mektuba verdiği cevapdan genişçe bahsetmektedir. Din ve Laiklik kitabı konuyu tartışmakla kalmaz, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve İlahiyat Fakültelerinin (Yüksek İslâm Enstitülerinin) kuruluş ve çalışmaları ile ilgili kayda değer tesbit, teklif ve projeleri de ihtivâ eder. Ayrıca b. İsmail Kara Cumhuriyet Türkiyesinde Bir Mesele Olarak İslâm İstanbul 2016 c. 2, s 383. 

5 Cumhurbaşkanlığı makâmını kasdediyor. 

6 Topçu, age.

Nisan 2021, sayfa no: 40-41-42-43-44

Ayrıca kontrol et

Eğitimde Menkıbe / Alemdar

Eğitimini Rabbimizden alan Cenâb-ı Kibriyâ (sav) “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel kıldı”1 buyurur.Vahyin bitimiyle, Rabbânî …