Vefâtından Asırlar Sonra Da Yaşayan Bir İslâm Âlimi: Hz. Mevlânâ / Prof. Dr. Ali Akpınar

Çoğu insan, daha yaşarken unutulur yahut unutulmak istenirken; bazı insanlar da vefatlarından asırlar sonra bile sevgi ve saygıyla anılmaya devâm ederler. İnsanları unutulmaz kılan onların insanlık yararına yaptıklarıdır. İşte Mevlânâ Celâlüddîn er-Rûmî (1207-1273), vefâtından asırlar sonra bile hatırlanmaya devâm eden nâdir şahsiyetlerden biridir. Peki, Hazreti bu şekilde unutulmaz kılan nedir?

Her şeyden önce şunu söyleyelim ki Hz. Mevlânâ, iyi bir İslâm âlimidir ve onu unutulmaz kılan önce bu temeldir. Bunu özellikle belirtmeliyiz, zîrâ bugün onu İslâm’dan soyutlamaya çalışan, İslâmsız hümanist bir Mevlânâ anlayışı ortaya koymaya çalışan bir yaklaşım vardır. O, İslâmî ilimler sahasında iyi bir alt yapı aldıktan sonra kırk yıl kadar medresede hocalık yapmış bir ilim adamıdır. O, bu birikimini şiir yoluyla insanlığa aktarmak istemiş ve yirmi beşer binlik beyitten oluşan Mesnevî ve Dîvân’ını kaleme almıştır. Onun başka eserleri de vardır. Onun eserleri incelendiğinde bu engin bilgi birikiminin temelini Kur’ân ve Sünnet’in oluşturduğu görülür. Nitekim O kendisi bunu şöyle ifâde eder:

“Ben sağ olduğum müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim. Ben Muhammed Muhtâr’ın yolunun tozuyum. Benden bu sözden başkasını nakleden kimse benden uzak, ben de ondan uzağım.”1

Hz. Mevlânâ, düşünce ve hayat anlayışını oluştururken Kur’ân ve Sünnet’i kendisine rehber edinmiş ve gücü nisbetinde bu ölçülerde yaşamış bir insandır. Mevlânâ, insan, çevre ve varlık dostu; engin hoşgörü deryâsı, mütevâzı bir zâhid, sevgi âbidesi, derin bilgi ve birikim sâhibi bir âlimdir. Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan İslâm’dır, Kur’ân ve Sünnettir. Bu yüzden onun ünlü eseri Mesnevî için ‘Mağz-ı Kur’ân” (Kur’ân’ın özü) denmiştir. Mevlânâ kendisi, bunu şöyle ifâde eder:

“Vahye dayanmayan söz, hevâ ve hevesten ibârettir. Toza toprağa benzer, havada yok olur gider…”2

Mevlânâ’nın inancı Kur’ân inancı, yolu Hz. Muhammed’in (sav) yoludur. O, ele aldığı her konuyu âyet ve hadislerle temellendirmeye çalışır.3 Nitekim O, Kur’ân ve Sünnetin gereğini yerine getirmek, iyi bir Müslüman olmak, erdemli ve edepli olmakla ilgili olarak şunları söyler:

“Âdemoğlunun eğer edebten nasîbi yoksa âdem değildir. Âdemoğluyla hayvan arasındaki fark, edebtir. Gözünü aç da iyi bak, bütün Allâh’ın kelâmına. Kur’ân’ın bütün âyetlerinin mânâsı edebtir.”4 Nitekim bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurur: ‘Doğrusu bu Kur’ân, Allâh’ın kullarına sunduğu bir ziyâfet sofrasıdır. O halde gücünüz yettiğince O’nun ziyâfetini kabûl ediniz. Her ziyâfet sâhibi, dâvetine gelinmesini ister. Allâh’ın ziyâfeti ise Kur’ân’dır. O halde onu bırakmayın.’5 Hadiste geçen Allâh’ın sofrası anlamındaki me’dübetüllah kelimesi, edeb kökünden gelir ve edeb sofrası anlamını çağrıştırır.

İsmail Ankaravî, Mesnevî’deki âyet ve hadislerle ilgili eseri Câmiu’l-Âyât adlı kitâbına şu cümlelerle başlar: “Mesnevî kitâbını, Kur’ân tefsîrleriyle nebevî hadislerden meydana gelen iki denizin bileştiği bir yer (mecmau’l-bahrayn) yapan Allâh’a hamdolsun.”6 Bu özlü ifâdeler, Mevlânâ düşüncesinin Kur’ân ve Sünnet temelli olduğunu net bir şekilde ortaya koyar.

Evet Mesnevî, Kur’ân hakîkat sırlarını mübâlağalı bir şekilde açıklayan Keşşâfu’l-Kur’ân’dır.7 Yine onun için İkbal, ‘Mesnevî, Farsça Kur’ân sayılır’8 demiştir. Gerçekten de Mesnevî pek çok beytinde Kur’ân âyetlerini konu eder. O, beyitleri içerisinde ya âyetleri aynen alıp zikreder yâhut mânen aktarır. Kur’ân’da işlenen konular, anlatılan kıssalar Mesnevî’nin ana konularını oluşturur. Çoğu zaman da Mevlânâ, anlattıklarını Kur’ân âyetleriyle temellendirir, Kur’ân’dan ilhâm alarak söyler.

Mesnevî, besmeleyi temsîl eden bâ harfi ile (Bişnov/Dinle) başlar. Tıpkı başında besmele yazılmayan Kur’ân sûresi Berâe’nin bâ harfiyle başlaması gibi. Ve Mesnevî, hokkayı temsîl eden nûn harfi ile sona erer. Yâni nokta ile başlayıp nokta ile sona erer. Bu iki harf, ‘Ben bâ harfinin altında noktayım’ (Ene’n-Nokta tahte’l-Bâ) sırrına işâret içindir.9 Hz. Ali’nin dediği gibi, bütün ilimler bâ harfinde gizlenmiştir. Yine Âdemoğlunun Yüce Yaratıcı’ya ilk söylediği söz, belâ kelimesindeki bâ harfi ile başlar.10 Buna göre Mesnevî, biri bâ, diğeri nûn olmak üzere iki nokta arasında bir eserdir. O, besmele niyetine bişnev’in bâsı ile başlar, cân’ın nûnu ile sona erer. Dinlemenin söylemekten daha önemli olduğuna dikkat çekmek için, dinle diyerek söze başlar ve ey cân diyerek söze son verir. O hâlde Dinle ey Cân! Çünkü söz söylemek için önce duymak, dinlemek gerek! Sen de önce dinle.11 Tabiî ki Mesnevî tevâzunun simgesi bâ harfinin alttaki noktası ile başlar, nûn harfinin üstteki noktasıyla sona erer. Bu, bir anlamda Mesnevî’si ile insanı, süfliyyâttan alıp ulviyyâta çıkarışını da sembolize eder.

Evet, Mesnevî bir çeşit Kur’ân tefsîri olarak değerlendirilebilir, Kur’ân âyetlerinin anlaşılması ve yorumlanmasında ondan yararlanılabilir. Ama o, baştan sona bir Kur’ân tefsîri değildir. Onda Kur’ân âyetleri, Kur’ân konuları bütünüyle ve Tefsîr ilmine göre ele alınmamıştır, yine onda Kur’ân’da olmayan konu ve anlatımlar yer almıştır. Konusu, din ve dînin üç temeli olan amel/şerîat, hâl/tarîkat ve hakîkat olarak özetlenebilen Mesnevî hikâyelerinin yaklaşık 950 başlığının elliden fazlası âyet, bir o kadarı da hadislerden oluşur.12 Mesnevî’de lafzen veya meâlen geçen âyetlerin sayısı yedi yüz kadardır. İşâret ve telmih yoluyla geçen âyetlerle bu sayı bin beş yüzü bulur.13 Bu ise Kur’ân’ın dörtte birine tekābül eder. Dolayısıyla Mesnevî, Kur’ân âyetlerini baştan sona ele alıp inceleyen bir tefsîr çalışması değildir.

Mevlânâ eserlerinin, Kur’ân’ı anlayarak, ondan etkilenerek ve gereklerini yerine getirerek okunması üzerinde ısrarla durmuştur. Fîhi Mâfîh eserinde o şunları söyler: “Bir okuyucu Kur’ân’ı doğru okuyor. Evet, Kur’ân’ın sûretini doğru okuyor, fakat mânâsından haberi yok. Esâsen onun gerçek mânâsı kendisine anlatılmış olsa, kabûl etmez, yine körü körüne okur… Meselâ cevizlerle oynayan çocuklara, ceviz içi yâhut ceviz yağı verdiğiniz zaman onu almazlar. Çünkü onlara göre ceviz, elinize aldığınız zaman hışır hışır ses çıkarır. Oysa ceviz içi ve yağının ne sesi ne de hışırtısı vardır… Rivâyete göre Peygamber zamânında ashabtan her kim yarım veya bir sûre öğrense, ona büyük adam derler ve onu parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar Kur’ân’ı âdetâ yerler/iyice hazmederlerdi. Bir veya yarım batman ekmek yemek hakîkaten güç bir iştir. Fakat ağızlarına alıp, çiğneyip çiğneyip atarlarsa, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yenebilir. Nitekim Peygamber (sav), ‘Nice Kur’ân okuyucusu vardır ki Kur’ân ona lânet eder’ buyurmamış mıdır? İşte bu, Kur’ân’ı okuduğu halde mânâsını bilmeyen kimse hakkında söylenmiştir. Fakat böyle olmasa da yine iyidir.”14

İslâm’ın temel kaynaklarından beslenen, Kur’ân ve Sünnetle kendini, gönlünü, söz ve eylemlerini inşâ eden Mevlânâ, İslâm’ın birinci temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm’in doğru bir şekilde anlaşılması ve hayâta geçirilmesi için çırpınmış ve bunun için de eserlerinde hayâtın içerisinden seçtiği pek çok örnek, temsîl, hikmetli söz ve hikâyeyi anlatmıştır. O, on binlerce beyti bunun için söylemiştir. Bunu yaparken onun öncelikli derdi şiir söylemek değildir ve o ilim için ilim, sanat için sanat yapanlardan da değildir. İnsanlık sevdâlısı bir gönül adamı olarak onun yegâne arzûsu gönülleri fethetmek, dost kazanmak, güzel insanları inşâ etmek ve böylece Hakk’ın rızâsına ermektir. Nitekim o, düşmanlarına bile dost kalabilen dost insan olmuştur. 

Mevlânâ’nın kendisini inşâ ve ihyâ eden Kur’ân ve Sünnet olduğu gibi, onun eserlerinin harcı da yine aynı kaynaklar olmuştur. Onun için o, binlerce sayfa tutan şiirlerini Kur’ân’ın mesajını anlaşılır kılmak için terennüm etmiştir.

Yazımıza Mevlânâ’nın kendi mersiyesi olan, ama herkese bir şeyler söyleyen hikmetli sözleriyle son verelim:

Biz gittik, kalanlar sağ olsun, hoşça kalsınlar. Doğan mutlakā ölür. O kadar koşmayın, o kadar yorulmayın, şu yerin altında çırak ne olmuşsa, usta da o olmuştur… Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibâdetten evlâdın olsun…15

Bir zamanlar çocuk olduk, okula gittik. Bir zamanlar da sevdiklerimizin yüzlerini görmekle avunduk, ama sonu ne oldu bu mâcerânın bilir misin? Dinle: Bir bulut gibi geldik, bir rüzgâr gibi geçtik.16

Çocukluk çağları geçti, gençlik demleri bitti. Arkadan kocalma günleri erişti, artık cihândan uçmaya bak! Her misâfirin konukluk hakkı üç gündür. Efendi üç gün oldu artık, kalk, çek arabanı!17

“Vefâtımızdan sonra bizim türbemizi yerde arama! Bizim mezârımız âriflerin gönlüdür.”18 “Zâten görünen şu maddî cismimiz, bedenimiz fânîdir. Sonunda toprak altına gitmek için yaratılmıştır. Fakat mânevî yönümüz, sonsuzluğa kadar ebediyyen neşeli bir halde yaşayacaktır.”19

Hz. Mevlânâ’ya ve bütüncül bir yaklaşımla o İslâm Âlimi’ni doğru anlayan ve onun mesajını yaşayıp yaşatanlara selâm olsun.

Dipnotlar:

[1] Tahirü’l-Mevlevî, Mesnevî Şerhi, VI, 46-47; Gençosman, Hz. Mevlânâ’nın Rubâîleri, 1052.rubâî.

2 Mevlânâ, Mesnevî, VI, 4674, 4702.

3 Can Şefik, Mevlânâ, s, 276-283.

4 Tahir Büyükkörükçü, Mevlânâ ve Mesnevî Gözüyle Peygamber Efendimiz, s, 8.

5 Dârimî, Mukaddime 20, Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, I, 513-514.

6 Ankaravî, Câmiu’l-Ayât, s, 1.

7 Ankaravî, Şerhü’l-Mesnevî, I, 10.

8 Can Şefik, Mevlânâ, s, 374.

9 Bursevî, Rûhu’l-Mesnevî, s, 91; Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, I, 31-32.

10 Ankaravî, Şerhü’l-Mesnevî, I, 22. 

11 Mesnevî, I, 1636.

12 Bkz. Ceyhan Semih, “Mesnevî”, DİA, XXIX, 328.

13 Güllüce Hüseyin, Kur’ân Tefsîri Açısından Mesnevî, s, 61.

14 Mevlânâ, Fîhi Mâfîh,s, 128-129.

15 Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr, II, 692.

16 Gençosman Hz. Mevlânâ’nın Rubâîleri,1084. rubâî.

17 Gençosman, Hz. Mevlânâ’nın Rubâîleri, 1181. rubâî.

18 Tahir Büyükkörükçü, age, s, 110.

19 Mesnevî, VI, 4873.

Haziran 2021, sayfa no: 12-13-14-15

Ayrıca kontrol et

Mârifet Okulu / Alemdar

Hasan-ı Basrî’nin elinde tevbe eden Habîb-i Acemî, su üstünde yürür. Hocası bunun sebebini sorunca: “Yâ Hasan, …