Tasavvuf Erbâbının Yeniden Doğuş Sanatı / Prof. Dr. Kadir Özköse

Hayat bir su misâli akıp gitmektedir. Herşey kendi yörüngesinde hareket etmekte, herkes kaderinin seyrine katılmaktadır. Bâkî olan sâdece Hz. Allah’tır (cc). Herşey fânîdir, herkes bir gün mutlaka ölümü tadacaktır. Ölmeden önce ölme deneyimini gerçekleştirebilmek, hesâba çekilmeden önce kendi nefsimizi hesâba çekebilmek mecbûriyetindeyiz. Her gün yeniden doğmak, her güne yeniden sâfiyetle başlamak mecbûriyetindeyiz. Durağan suların bile kokuştuğu tabiat ortamında insanın atâlete bürünmesi, kendi gerçekliğini göz ardı etmesi anlamına gelmektedir.

Hayâtı anlamlandırma sanatı olan tasavvuf ilmi, kulun Rabbi ile irtibâtını güçlendirme ve âleme Hak nazarı ile bakabilme çabasının adıdır. Tasavvufta insan Allâh’ın (cc) yeryüzündeki halîfesi olarak görülmektedir. Öyle ki zübde-i âlem bir varlık olarak insanın, varlık kitâbını hakkıyla okuması istenmektedir. İslâm, îman ve ihsan kalitesindeki dindarlık tecrübesiyle insanın dikey düzeyde îman atlasına bürünmesi istenmektedir. Her an nefsini muhâsebe etmesi, her dâim Allâh’ı murâkabe etmesi, her fırsatta zikirle dirilişe ermesi, ibâdet dirisi bir kul olarak kulluk sanatına bürünmesi istenmektedir. Tasavvuf insanın tekdüzeliğini açma gayretinin adıdır. Tasavvuf eğitiminde kişinin alışkanlıkların kurbânı olmaktan kurtulması, dindarlığını formaliteden öteye taşıması ve İslâm’ın merâsim boyutunun ötesinde hakîkat düzeyinde yaşanması öngörülmektedir. Dervişin gözü açık, zihni berrak, idrâki yüksek olmak durumundadır. Dervişin durağan, statik, tembel ve atâlet içerisinde olması ölümden beterdir. Tasavvuf ilminin kendisi yeniden doğuş sanatıdır. İnsanın sünnetullâh’ın seyrine bürünmesi, kozmik âlemdeki seyre ayak uydurması, kozmik âlemdeki tesbîhâta ortak olması istenmektedir. Âlemde her şey lisân-ı halleriyle Hakk’ı tesbîh etmektedir. Tüm varlıklar Hakk’ın emrine boyun eğmiş vaziyettedir. Kâinâtta bir aksiyon, bir canlılık, bir hareketlilik ve bir yenilenme süreci yaşanmaktadır. Mevsimler değişiyor, iklimler değişiyor, arâziler şekilleniyor, bitkiler yeşeriyor, hayvanlar üreyip çoğalıyor, besleniyor, gelişiyor, büyüyor ve ölüyor. İnsan da kâinât kitâbını hakkıyla okuduğu zaman âlemden kendince dersler çıkarmalıdır. Mevsimlerin değişip yenilenmesi gibi insanın da yenilenmesi gerekmektedir.

Bahar mevsimi umut zamânıdır. Baharda toprak canlanır, ortam şenlenir, güzellikler ve kazanımlar birbiri ardınca gelir. Karıncalar, böcekler, kuzular, canlılar bir başka şenlenir. Bu yıl Mart ayı ile birlikte mânevî mevsimlerimizde de bir heyecan ve yenilenme imkânı husûle gelmektedir. Üç aylar girdi, kandiller ardı ardına gelmeye başlıyor, fırsat mevsimi kapımızı çaldı, imkânlar dünyâsı önümüzde açıldı, Ramazan’a dâvetiye verildi, bayramlar muştularla bizleri beklemektedir. Üzerimizdeki ölü topraklarını silkelememiz, korku ve kaygı dağlarını aşmamız, umut ve hayırlar menziline varmamız, sevinçlerimizi çoğaltmamız, sorumluluklarımızı kuşanmamız ve hızlı davranmamız gerekmektedir.

Hayâta umutla ve iştiyakla sarılmak özellikle tasavvufî terbiye gören dervişler zümresinin yegâne hasleti olmak durumundadır. Tasavvuf erbâbı intisap târihlerini doğum târihleri olarak kabûl ederler. Dünyâya gelişlerini velâdet-i tabiî olarak addederlerken, tarîkata intisaplarını velâdet-i aslî olarak görmüşlerdir. Tasavvuf terbiyesi kişideki eski ve sıradan alışkanlıkları değiştirip kişinin yenilenmesini sağlar. Kişinin sıradan alışkanlıklar yerine erdemli ve nezih davranışlar sergilemesini sağlar. Mürîd, mürşidinin nazarında evlâdı mesâbesindedir. Mürşid, bir annenin yeni doğmuş yavrusuna gösterdiği özen kalitesinde îtinâ gösterir, mürîdinin yanlış ve sakat îtikâda bürünmesine engel olmaya çalışır. Mürşid-i kâmilin müridleri ile olan irtibâtı bire birdir. Her bir mürîdini özel ve kıymetli görür. Mürîdinin gelişimi, kalitesi, îtibârı/saygınlığı açısından hazırladığı mânevî reçete ile onun yenilenmesini sağlar.

Tasavvuf erbâbı sonsuzluk yolculuğuna bugünden tezi yok ivedilikle hazırlanmaya çalışır. Hayat yolculuğumuz ölümle son bulmayacağına ve asıl hayat âhiret âleminde gerçekleşeceğine göre dünyâyı âhiretin tarlası olarak görmek ve ona göre hazırlanmak gerekmektedir. Ölüm ötelenemez, ihmâl edilemez, ölüm gerçeği unutulamaz. O zaman öldükten sonraki dirilişimizin hakîkatini idrâk edip bu dünyâda her an dirilişe ermenin yolunu aramalıyız. Sâlihler ve ârifler her an yeni bir tecellîye ermeyi hedeflemişlerdir. Her bir tecellî kişide eksikliklerini giderip yeni imkân ve ufuklar açmaktadır. İlâhî tecellîler sonsuzdur, her bir tecellî bir öncesinden daha özel ve daha öte bir hüviyet taşımaktadır. Tecellîlerde tekrâr olmadığına göre kişinin iki gününü birbirine eşit görmemesi, her defasında yeni bir güne yeniden uyanmalıdır.

Öldükten sonra kabir hayâtında, kıyâmet kopunca mahşer gününde herkes nasıl olsa mutlaka uyanacak, o gün herkes dirilişe erecektir. Önemli olan kişinin daha dünyâdayken gözünün önündeki perdeleri sıyırmasıdır, yapılması gereken, gönül aynasının paslarını şimdiden temizleyebilmektir. Dünyâda gerçeğe uyanmak basîret ve firâset sâhibi olmakla gerçekleşecektir. İnsanın, ne oldum değil ne olacağım kaygısını her dâim taşıması, kendini dev aynasında görmemesi, Allâh’ın yüceliği karşısında hiçliğini idrâk etmesi, fuzûlî işlerle değil elzem vazîfelerle meşgûl olması gerekmektedir. Tasavvuf erbâbı kendilerini ibnü’l-vakt olarak görmüş; zamânı kuşanmanın, vazîfelerinin şuurunda olmanın, ânı muhâfazanın ve mânevî hallere bürünmenin çabasına koyulmuşlardır. Ebü’l-vakt bilincine ermek sûretiyle de zamana hâkim olmanın, tasarrufta bulunmanın, zamana ve hayâta yön vermenin kıymetine ermişlerdir.

Mânevî dirilişimiz öncelikle muhâsebe erbâbı olmamızı gerektirmektedir. Kişinin nefsinin arzularına, nefsânî heveslerine kapılmaması, hevâ ve heveslerini kontrol etmesi gerekmektedir. Nefs-i emmâre insanı yoldan alıkoymakta, hedefini şaşırtmakta ve geleceğini ipotek altına almaktadır. Şeytânın içimizdeki en güçlü destekçisi olan nefsin başıboş bırakılmaması gerekmektedir. Nefsin yakın tâkibe alınması, isteklerinin kontrol edilmesiyse ciddî bir muhâsebe eğitimini gerektirmektedir. Nefsini muhâsebe edenler dertli insanlardır. Dertli isimler ise uyanık şahsiyetlerdir. Etrâfımızda olanca tehlikeler varken kendimizi uykuya vermemizin, kendimizi rahata alıştırıp duyarsız kalmamızın hiçbir faydası yoktur.

Yeniden dirilişe ve uyanışa ermeyi hedefleyen sûfî ömür boyu nefsini muhâsebe ederken günah bataklığından çıkmaya, gaflet uykusundan uyanmaya, geçmişteki ihmâllerini telâfî etmeye çalışır. Yeniden diriliş sâlih amellere koyulmayı, iyilikler ve güzelliklere bürünmeyi, insânî ve İslâmî vazîfelerimizi hakkıyla yerine getirmeyi gerektirmektedir. İslâm’ı yaşamayı ve tebliği kendileri için hayat felsefesi edinen ashâb-ı kiram kendilerini uyandırdıkları kadar coğrafyaları, nesilleri ve uzak diyarları da İslâm’ın sesiyle uyanışa dâvet etmişlerdir. Rahmet ümmeti olarak bizlerin oyalanmaya, duraksamaya, dinlenmeye ve kendimizi rahata alıştırmaya hakkımız yoktur. Üzerimizdeki ilâhî emânet mü’minler olarak bizlerin İslâm’ı iştiyakla yaşarken insanlığın da İslâm’la buluşmasını sağlamayı gerektirmektedir. Tasavvuf bir mücâhede eğitimidir. Sûfînin cihâdı kesintiye uğramaz. O her dâim nefsiyle, şeytanla, din düşmanlarıyla ve zâlimlerle mücâdele eder. O sebeple uyanış kükremeyi ve atılım sağlamayı gerektirmektedir.

Her an yeniden dirilişin çabasına bürünen tasavvuf erbâbının bu gayreti ideallerinden kaynaklanmaktadır. Uyanış ancak büyük hedeflere kilitlenmekle sağlanabilmektedir. Sûfînin en büyük hedefi rızâ-i Bârî’ye ermektir. Terk bilinci ile hareket eden zâhidler terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî ve terk-i terk bilincine ermek sûretiyle lütfun da hoş kahrın da hoş diyerek hem cemâl hem de celâl tecellîlerine ermeye çalışmışlardır. Zorluklar yıldırmamış, imkânsızlıklar pes ettirmemiş, sefere koyulup zaferi Allah’tan bilmişlerdir. Sûfînin i’lâ-i kelimetullâh dâvâsına sadâkati Allâh’ın hoşnutluğunu kazanma azminden kaynaklanmaktadır.

Muhâsebe, mücâhede ve rızâ-i Bârî ölçütleri ile diriliş seyrine koyulan sûfînin uyanışını sağlayan bir diğer etken mârifet ve muhabbet düzeyidir. Kulun Rabbine olan sevdâsı mârifeti oranındadır. Mârifet seviyesi arttıkça kişide muhabbetullah kalitesi gelişmektedir. Allâh’ı hakkıyla tanıma gayretine bürünenler firkat ateşinde yanarken vuslat ânını beklerler. Her geçen ânı ne kadar sıkıntılı süreç de olsa vuslata ermenin ön hazırlığı olarak görürler. Vuslat arzusuna koyulan sûfînin gözü ve gönlü açılır, içi kıpır kıpır olur, heyecan yaşar ve güzellikleri temâşâ etmeye başlar. Hakk’ın cemâlini arzulayan, gayret kemerini kuşanmaya başlar. Hakk’a kulluk azmiyle hareket eden hedefe kilitlenir. Menzil-i maksûda ermek için ayrı bir cehde ve yeni bir heyecâna bürünür.

Ârif-i billâh ve âşık-ı sâdık olanlar sorumluluklarının bilincindedirler. Güneşe hasret diyarların, su bekleyen kurak toprakların, yardım elini bekleyen muhtaçların, umut ışığını gözleyen gariplerin, sığınacak bir ev arayan kimsesizlerin varlığını derinden düşünürler. Münzevî bir yaşam sürmek yerine halvet der encümen prensibi ile halkın içerisine karışırlar. Halkın derdini dinlerler. Uyuyanları uyandırırlar. Zincirin halkları gibi sapasağlam olmaya çalışırlar. Kendilerini geliştirirken dostlarını ve yakınlarını da büyütürler. Kendi mutlulukları kadar insanlığın sevincini de sağlarlar. Halka hizmetin Hakk’a kulluk olduğu bilinciyle çalınmadık kapı bırakmazlar.

Özetle, tasavvuf erbâbı uyanmak ve uyandırmak derdindedir. Vakit geçmeden, fırsatlar elden kaçmadan, imkânlar kaybolmadan işi sıkı tutmaya çalışmaktadırlar. Ölümle dirilmeden önce îmanla dirilmenin, mahşerde toplanmadan önce Hakk’ın dîvânında bir araya gelmenin, mahkeme-i kübrâda sorguya çekilmeden önce nefsimizi hesâba çekmenin, aşk tadında bir hayat sürmenin ve Hakk’ı gereğince tanımanın lüzûmunu hissederler. Tasavvufî hayat birtakım mertebe ve makamların hakkını vermekten ibârettir. Her mertebe bir sonraki mertebeye zemîn oluşturmaktadır. Merdivenin basamakları gibi mânevî mertebelerin kat edilmesi bir bir sıçramayı gerektirmektedir. Kişinin kendini ve konumunu yeterli görmeden mânevî kemâlâtın zirvesine ulaşma azmine bürünmesi gerekmektedir. Bu da ancak Allâh’ın lütfuyla gerçekleşecek uyanış ve dirilişe bağlıdır.

Mart 2021, sayfa no: 12-13-14-15

Ayrıca kontrol et

Eğitimde Menkıbe / Alemdar

Eğitimini Rabbimizden alan Cenâb-ı Kibriyâ (sav) “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel kıldı”1 buyurur.Vahyin bitimiyle, Rabbânî …