Tasarrufu Şiâr Edinmek / Prof. Dr. Kadir Özköse

İslâm’a göre işlerin hayırlısı, vasat olanıdır. Çünkü her şeyin ifrâtı fazladır. Aşırı arzu, aşırı gıdâ, aşırı iyimserlik, aşırı güven ve aşırı sevgi gibi tüm aşırılıklar bir tür taşkınlıktır. Kur’ân, insanı hayâtın her ânında dengeye çağırır. Sınırlar aşıldı mı, erdemin meyveleri acılaşmaya başlar. İslâm’da isrâfa da cimriliğe de yer yoktur. Peygamber Efendimiz (sav) hayâtı boyunca sâde ve mütevâzi bir hayat yaşamıştır. Rasûlullah bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu Allah sizin lehinize şu üç şeyi hoş görmez: Boş söz ve dedikodu, çok soru sormak, malı boşa harcamak.”1

Fatih Sinanağa mahallesindeki “Sanki Yedim Câmii”, küçük birikimlerin sonucu ortaya çıkan bir mâbeddir. Üç asır önce Keçeci Hayrettin Efendi, canı bir şey istediğinde onu yemeyip bedelini sabırla biriktirmiş ve sonunda bu câmiyi inşâ etmiştir.

Bugün Müslümanlar olarak aşırı süslenmeye, dışarıdan büyük dövizler sarf ederek ithâl edilen kozmetik sanâyii mâmûllerine, elmasa, pırlantaya, şatafatlı ev eşyâlarına, lüzumsuz fazlalıktaki kat kat perdelere, rafları, sehpaları dolduran ıvır zıvır biblolara, vazolara, kristallere, avizelere berâberce karşı çıkmamız gerekmektedir. Evlerimizde sâdece akla uyan, işe yarayan, lüzumlu, faydalı eşyâ bulunmalı; ölçülülük ve sâdelik ziynetimiz olmalı, lüksten israftan kaçınmalıyız. Mümkün oldukça yerli malı ve iç piyasa îmâli malzeme kullanmalıyız. Paramızın artanını da fakirlerin, bîçârelerin gözyaşlarını dindirmeye, yaralarını sarmaya, madden ve mânen kalkınmalarına sarf ederek dünyâ ve âhiretin mutluluğuna erelim.2

İsveç’e giden bir Türk’ün şu izlenimleri günümüz Müslümanları olarak tasarrufa ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlatmaktadır: “On dokuz yıl evveldi. Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin tıraş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm: ‘Lütfen, tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayiine yardımcı olun.’ Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşyâ denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşyâ üzerinde ‘İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye yazardı. İşte o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sâhip çıkıyor, gelen turistlere ricâ yollu uyarıda bulunuyordu.”3

Eşyânın yersizce tüketilmesi, elimizdekilerin yersizce kullanılması insanlığın en fecî hastalığıdır. Bu hastalığın ne yaman bir sancı olduğunu İsviçre’de yayımlanan şu basın haberinden açıkça öğrenmekteyiz: “Şu târihte, şu saatte adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyânına engel olun.”

Bir babaannenin torununa bir pirincin hesâbını soran şu anekdot elimizdeki nîmetlerin kadrini ne denli bilmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır: “Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu. Bir tâne yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk işte, ‘Aman babaanne’ dedim. ‘Bir pirinç tânesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya değer mi?’ Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. ‘Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun’ dedi. ‘Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tânesinde kaç insanın göz nûru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?’ Utancımdan kıpkırmızı olmuştum. Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain’in proposlarını okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, ‘Bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa ihânet etmiş olur’ diyordu. İlâve ediyordu: ‘Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri, göz nuru, el emeği vardır.’4

Japonlar son derece sâde, basit, yalın, mütevâzı yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşyâ ile dolduranlar Japonlara göre rûhen tekâmül edememiş, hayâtın mânâsını anlayamamış zavallı kimselerdir. Böyleleriyle, ‘zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş’ diye eğlenirler. Bir insanın gösteriş için eşyânın esîri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve “Şu andan îtibâren” der, “Allah şâhidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.” Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası başlatılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yoktur.5

Çağımızda yaşanan israf ekonomisinin en başta görüleni, imkân isrâfıdır. İmkân isrâfı, insanın sâhip olduğu bütün değerleri ölçüsüz ve faydasız biçimde kullanmasıdır. Bu verimsiz tutum, bir savurganlık türüdür. İnsan, çalışıp sâhip olduğu imkânları en iyi biçimde kullanmakla yükümlüdür. Çalışıp imkânlarını iyi kullananlar dünyâda daha çok ilerleyecekler, âhirette de gerçek kurtuluşa ereceklerdir. İşte bunun için Allâh’ın emri, çalışmak ve her türlü aşırılıktan kaçınmaktır.6 Eğer insanlık, Allâh’ın emrinin gereğini yapmış olsaydı, yaşadığı bu acı âkıbetlere mâruz kalmazdı.7

Bugün israf toplumun her kesimini istilâ etmiş durumdadır. Kahvehanelerde, stadyumlarda, günah salonlarında, ekran başlarında, bâtıl ideolojilere hizmet adına ömürler tüketilmekte, zamanlar katledilmekte, enerjiler çarçur edilmekte ve Allâh’ın sayısız nîmetlerine nankörlük yapılmaktadır. Gençlikler gâyesiz bir şekilde oyun ve oynaşta eskitilmekte, teknoloji isrâf edilmekte, bir anda kitleler yok edilmekte ve çevre katliamları gerçekleştirilmektedir. Beyinler batılla doldurulmakta ve köhneleştirilmektedir. Kitleler olanca enerjilerini ve paralarını Allâh’a isyanda hoyratça harcamaktadırlar. Böylesi bir felâkete sürüklenmemek için Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Beş şey gelmeden önce şu beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgûl zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!”8

Savurganlığın en kötüsü, insan isrâfıdır. İnsan isrâfı, kişinin insanlık potansiyelini Kur’ân’ın ölçülerine râm kılamamasıdır. İnsan isrâfı, fıtrat duygusunun tersyüz edilmesidir. Ünlü bir dokumacı, dokuduğu kumaşı satmış. Daha sonra o kumaş parçasında bir kusur görülmüş ve geri çevrilerek bedeli istenmiş. Dokumacı parayı vermiş, fakat gözlerinden yaş gelmiş. Sormuşlar: “Niçin ağlıyorsun? Kumaşı geri verdik diye ise üzülme. Kumaşı alıp paranı geri verelim.” Dokumacı: “Hayır, kumaş için ağlamıyorum” demiş. O bir kusûru görülüp geri çevrildi. Fakat ya ömür boyu yaptıklarım Allâh’a arz olunduğu zaman, böyle bir kusur yüzünden geri çevrilecek olursa, ne olur benim halim? Ben bunu düşündüm de ağladım. Hayat, kumaş gibi değil ki düzeltilsin, ya da tekrar dokunsun. O, sâdece bir kere gelir ve geçer.”9

Bir adam, çok sıcak bir yaz günü buz satıyor, bir yandan da: “Sermâyesi tükenen adama yardım edin!” diyordu. Oradan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdâdî, bu sözü işitince bir an durakladı, sonra düşüp bayıldı. Ayılınca sordular: “Ne oldu sana böyle?” Cevap verdi: Eriyen buz değildi, ömrümdü!

Hayâtımız kaybedilen fırsatlarla doludur. Aslında iyi kullanılacak olsa, ömür hiç kısa değildir. Zamânın ne işe yaradığını, insan, zamânı kalmadığında anlar.10 Bu anlar yakalanmadan hayat yaşanmaz olur.11

Northwestern Üniversitesi İş İdaresi master öğrencileri ile, “Zaman Yönetimi” dersi profesörü arasında şöylesi bir diyalog gerçekleşir:

Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyânın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, “Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız” dedi. Kürsüye yürüdü, onun altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Sonra, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı.

Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilere döndü ve “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.

Öğrenciler hep bir ağızdan: “Doldu” diye cevapladılar.

Profesör “Öyle mi?” dedi ve kürsünün altından bir kova mıcır (kırılmış ufak taş parçaları) çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş boşalttı. Kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Bir kez daha öğrencilerine dönerek: “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.

Bir öğrenci: “Dolmadı herhalde” diye cevapladı.

 “Doğru” dedi profesör ve yine kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı, yavaşça ve bütün kum tâneleri taş ve mıcırların arasına nüfûz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.

Tüm sınıf “Hayır” diye bağırdılar.

“Güzel” dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürâhi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek: “Bu deneyin amacı neydi?” diye sordu.

Uyanık bir öğrenci hemen: “Zamânımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamânımız mutlakâ vardır” diye atladı.

“Hayır” dedi profesör, “bu deneyin esas anlatmak istediği; ‘Eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen, küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamazsın’ gerçeğidir”.

Öğrenciler şaşkınlık içerisinde birbirlerine bakarken profesör devâm etti:

“Nedir hayâtınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayâlleriniz, sağlığınız, bir eser yapmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şeyler öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki birkaçı, belki de hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir karârı iyi verin.

Bilin ki, büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz, hiçbir zaman bir daha koyamazsınız. O zaman da ne kendinize, ne çalıştığınız kuruma ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da gerçekten de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir.”

Dipnotlar

1 Buhârî, Edeb, 442.

2 M. Esad Coşan, “Yolumuz ve İdealimiz”, Kadın ve Aile Dergisi, Aralık 1985; Başmakaleler 2, ed. Necdet Yılmaz, Server İletişim, İstanbul 2008, s. 34.

3 https://www.xing.com/communities/posts/jileti-coepe-atmayin-1001760758

4 https://tr.pinterest.com/pin/719027896735738406/

5 http://orducu.com/yazar-bir_mih_bir_ulkeyi_kurtarir-270.html

6 Necm 53/39-40;A’raf 7/31;Taha 20/81.

7 Fahrettin Yıldız,Kur’ân Aydınlığında Hayâtı Doğru Yaşamak, İşaret Yay., İstanbul 2001, s.263.

8 Hâkim, el-Müstedrek, IV, 341; Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25.

9 Kemal Ural, Küçük Şey Yoktur,Şule Yayınları, İstanbul 1994, s.268.

10 Ural, Küçük Şey Yoktur,s.386-388.

11 Ural, Küçük Şey Yoktur,s. 270.

Ocak 2021, sayfa no: 22-23-24-25

Ayrıca kontrol et

Mârifet Okulu / Alemdar

Hasan-ı Basrî’nin elinde tevbe eden Habîb-i Acemî, su üstünde yürür. Hocası bunun sebebini sorunca: “Yâ Hasan, …