Anasayfa / Yazarlar / Doç. Dr. Huriye Martı  / Sünnet Perspektifinden Kadının Konumu ve Onuru 

Sünnet Perspektifinden Kadının Konumu ve Onuru 

Kadının potansiyeli, tarih boyunca suiistimale, ötelenmeye ve karşılıksız tüketilmeye açık olmuştur. Bu tehlikeyi bertaraf etmek adına Allah Resûlü, kadın ve erkek arasında bir mülkiyet ilişkisi olmadığını, kadının el altında bulundurulan bir nesne olarak konumlanamayacağını, dolayısıyla kimsenin eşi üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkisi taşımadığını anlatmıştır.

Çağlar boyu zihinleri yönlendiren olumsuz kadın imgesi, Allah Resûlü’nün tebliği ile olumlu bir anlama doğru evrilmiştir. Hz. Âdem’in cennetten çıkarılışını eşinin hatasına bağlayan,

1 dolayısıyla dünyadaki ilk adımdan itibaren kadını erkeğin yanında değil karşısında konumlandıran bir inanış, öncelikle Kur’ân tarafından reddedilmiştir. Hz. Âdem’i aldatanın Şeytan olduğunu ısrarla yineleyen Kur’ân,2 iki eşin Şeytan’a birlikte kandıklarını ve hatayı birlikte işlediklerini,3 sonuçta da birlikte cezalandırıldıklarını4 anlatmaktadır. Yaratılışa kadar uzanan böyle bir aslî günah suçlamasının önüne geçmekle Kur’ân, kadının hangi konumda var edildiğini doğru olarak anlamamıza da imkân hazırlamaktadır.

Hz. Peygamber’in (sav) kadının konumu hakkında genel çerçeveyi belirleyen değerlendirmelerine geçmeden önce, onun sünnetinde bu konumun tedirginlik veren bir boyut taşımadığına dikkat çekmek isteriz. “Bana dünya nimetlerinden kadın ve güzel koku sevdirildi. Namaz ise, gözümün nûru kılındı.”5 diyen bir Peygamber, kadının Allah (cc) ile erkek arasında bir engel değil, bir bağ olduğuna işaret etmektedir. Dinin doğru anlaşılması ve yaşanması noktasında kadının yaratılışı gereği özel imkânlar oluşturduğunu söyleyen de yine Hz. Peygamber’dir: “Allah, kime iyi huylu bir hanım lütfetmişse, ona dininin yarısında yardım etmiş demektir. Artık diğer yarıyla ilgili olarak da Allah’a karşı kendisine çeki düzen versin.”6

Kadın, soyun devamlılığını mümkün kıldığı, günlük gereksinimleri karşılamada özveri ile çalıştığı, erkeğin yaşamını kolaylaştırdığı ve onun tekâmülüne imkân hazırladığı için mi değer taşır? Yoksa değerini, insan oluşundan ve bununla bağlantılı bir misyon yüklenişinden mi alır? İnsan gerçekliğinin kadın ve erkek olarak iki farklı ama birbirini tamamlayan boyutta yaratıldığını hatırlayarak soruyu yeniden şekillendirmek gerekirse; kadını dikkate almadan insan hayatını okumak, insanı anlamlandırmak ve onun varoluşsal-teolojik dünyasını kavramak ne kadar mümkün olabilecektir? İşte bu noktada, Allah Resûlü’nün kadını tanımak ve tanıtmak üzere attığı adımları, sadece haklar ve sorumluluklar ilişkisi üzerinden okumanın yetersizliği ortaya çıkmakta; insanın bütünlüğü ve amacı düzeyinde bir bakış açısı olmaksızın kadının konumunu kavramak imkânsızlaşmaktadır. İnsan hayatını ve temel dinî metinleri anlarken kadının kendine özgü bir anlam alanı oluşturduğu ve böyle bir alanın başka hiçbir varlık tarafından doldurulamaz bir nitelik taşıdığı gözden uzak tutulmamalıdır.

Yeniden yaratılışın başlangıcına baktığımızda Allah’ın, insana atıfta bulunarak, meleklerine “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım”7 buyruğunda ve insanları “yeryüzünün halifeleri” kıldığına dair âyetlerinde8 herhangi bir cinsiyetten bahsetmediğini görürüz. Bu, hem erkeğin hem de kadının Allah’ın rızasına uygun bir biçimde dünya hayatını şekillendirmekle görevlendirilmiş olduğu anlamına gelmektedir. Halife sıfatıyla yaratılmış olması, kadının değerini bizzat kendi varlığından alması için yeterlidir. Bir başka deyişle İslâm, kadına erkek üzerinden ya da erkek dolayımında değer vermeyi değil, insan merkezli düşünerek yaklaşmayı tavsiye etmektedir. Kur’ân’ın, kadın ve erkeğin aynı davranışı sergilediklerinde aynı karşılığı alacaklarını, yani mükâfatta da9 cezada da10 birbirlerine denk olduklarını belirtmesi; her ikisinden de aynı iffetli duruşun beklendiğini,11 buna karşılık Allah katındaki önceliğin ise, cinsiyet ve benzeri özelliklere göre değil takva duygusundaki derinliğe göre elde edildiğini ifade etmesi,12 hep bu ilkeyi güçlendirir niteliktedir. “İman eden erkekler ve iman eden kadınlar birbirlerinin dostudurlar.”13 âyetinde iyi işlerde ortak olduklarında kadını ve erkeği sonsuz cennet nimetleri ile ödüllendireceğini vadeden Allah Teâlâ, “Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir.” diye başlayan âyetlerde ise, kötülükte işbirliği yaptıklarında cehennemde de bir arada ceza göreceklerini ve aynı lâneti hak edeceklerini haber vermektedir.14

Sonuçta hem kadından hem de erkekten insan olmanın onuruna uygun davranışlar isteyen Allah Teâlâ’nın her iki cinsi de aynı ifadelerle betimlemesi manidardır: “Onlar size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz.”15 âyette “onlar” diye zikredilenler, erkeklerin eşleridir. Bu noktada kavramı, kadın ve erkeğin buluştukları, paylaştıkları ve anlam dünyalarını kaynaştırdıkları bir alana işaret etmesi bakımından önemlidir. “Ve O iki eşi; erkeği ve kadını yarattı.”16 âyetiyle Allah, kadın ve erkeğe “eş” diye seslenirken, onların birbirlerine göre hangi konumda var edildiklerini de ifade buyurmaktadır. Elbette eş olmak, kadın ve erkek için hayatta var oluşun yegâne boyutu değildir. Ancak, çoğu kere insanın hayata tutunma çabasında bir eşin varlığı öncelikli yer tutmaktadır.

Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir.”17 âyeti, eşlerin birbirlerine ne sunmaları ve ilişkilerinin hangi bağlarla güçlenmesi gerektiğini açıkça ifade etmektedir. Birlikte yaşamanın ve insanî ihtiyaçları gidermenin çok ötesinde, imtihanı birlikte göğüsleme, hayatı birlikte tanıma, anlamlandırma ve yönlendirme mânâsına gelen eş olma statüsü, kadını ve erkeği doğal olarak birbirlerinin yanı başına yerleştirmektedir. İnsanın eş seçme ve eşi ile kendini tanımlama çabası dikkate alındığında, erkek gibi kadının da tamamlayıcı, bütünleyici ve destekleyici konumu belirginleşecektir.

Hz. Peygamber (sav), erkek ve kadının birbirine olan fazlalıklarını yani farklılıklarını bir bütün imgesi içinde uzlaştırır; birbirini tamamlayan ortak bir desene dönüştürür ve böylece onları bir çatışma unsuru olmaktan çıkarır. Bu durumda kadının, “diğer yarı” olduğu fikri, onunla ilişkinin rengini belirlemede de zemin teşkil etmektedir. Bu zemin, kadın ve erkek arasında dikey ve tek yönlü değil, döngüsel ve çift yönlü bir ilişkiyi gerekli kılmaktadır. Nitekim Kur’ân’daki “birbirine örtü” vurgusunun benzeri biçimde, Allah Resûlü de “Dikkat edin! Sizin hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakkı vardır.”19 buyurarak bu güçlü döngüye ve olması gereken dengeye dikkat çeker. Dengenin taraflardan birinin lehine bozulmasına ve diğer tarafın mağdur olmasına izin vermeyen bir tavırla O (sav), “Sizin en iyileriniz, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.”20 demektedir.

Kadının potansiyeli, tarih boyunca suiistimale, ötelenmeye ve karşılıksız tüketilmeye açık olmuştur. Bu tehlikeyi bertaraf etmek adına Allah Resûlü, kadın ve erkek arasında bir mülkiyet ilişkisi olmadığını, kadının el altında bulundurulan bir nesne olarak konumlanamayacağını, dolayısıyla kimsenin eşi üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkisi taşımadığını anlatmıştır. Bunları anlatırken kullandığı “Allah’ın emaneti” ifadesi ise, kadına karşı ne derece özenli ve bilinçli davranılması gerektiğini gösterir: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz, onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın adını anarak (nikâh kıyıp) onları kendinize helâl kıldınız.”21 Böyle bir ifade, o günün insanı için şaşırtıcı olmuş; kadının insanî haklar paydasında erkekle buluştuğunu kabullenmeleri zaman almıştır. Hz. Ömer (ra), bu durumu şöyle tasvir etmektedir: “Biz Cahiliye döneminde kadına zerre kadar değer vermezdik. İslâm gelip de Allah onlardan bahsedince, üzerimizde hakları olduğunu öğrendik ama yine de onları işlerimize dâhil etmek zorunda olmadığımızı düşünüyorduk. Bir gün eşimle aramda bir tartışma geçti ve eşim bana karşı ağır konuştu. Ona ‘Haddini bil!’ dedim. Bunun üzerine eşim şöyle cevap verdi: ‘Sen beni böyle azarlıyorsun ama (Resûlullah’ın eşi olan) kızın Hafsa, Resûlullah’ın karşısında kimi zaman onu üzebilecek kadar rahat konuşmaktan çekinmiyor.”22

Hz. Peygamber (sav), erkek ve kadının birbirine olan fazlalıklarını yani farklılıklarını bir bütün imgesi içinde uzlaştırır; birbirini tamamlayan ortak bir desene dönüştürür ve böylece onları bir çatışma unsuru olmaktan çıkarır.

İlâhî vahyin ilk muhatapları, kadının varlığı gereği sahip olduğu özdeğeri öğrendiklerinde davranışlarını gözden geçirmek durumunda kalmışlardı. Zira “Dünya bir geçimliktir. Dünyanın en değerli varlığı ise, iyi huylu bir kadındır.”23 diyerek kadının değerini açıkça dile getiren Hz. Peygamber’in zarif tavrı, yıllardır içinde büyüdükleri geleneğin yerleşik yapısına aykırıydı. Kadının şiddete maruz kalmasına asla izin vermeyerek; “Sakın sizden biri karısını köle döver gibi insafsızca dövmesin! (Hayret) Bir de o günün sonunda karısına sarılıp yatar!”24 buyuran bir yaklaşım, kadını köle benzeri ikinci sınıf insan olarak algılayan zihin kalıplarıyla uyuşmuyordu. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in sünneti, maddî ve mânevî anlamda kadın için ciddi getirilerinin yanı sıra, erkek için de zihinsel bir dönüşümü ve yeni bir yaklaşım tarzını gerekli kılıyordu.

Sonuç Olarak

Diyebiliriz ki, geniş bir perspektiften bakıldığında, Allah Resûlü’nün kadınlara karşı anlayışlı, şefkatli ve saygılı tavrının, aslında yeryüzünün şerefli halifesi olan insana karşı genel yaklaşımının bir uzantısı olduğunu görmek zor olmayacaktır. Söz konusu tavırla Allah Resûlü (sav), kadının, sahip olduğu nitelikler, yetenekler ve tecrübeler ile hayatın her alanına yeni imkân ve açılımlar getirebileceğini ve böylece kendi sorumluluğunu üstlenebileceğini öğretmiştir. 1400 yıl sonra bugün İslâm toplumlarında kadının konumuna baktığımızda hiç de iç açıcı olmayan tablolar karşısında esefle başımızı öne eğmekteyiz. Allah Resûlü olumsuz kadın algısının düzeltilmesi için emek verdiyse de algı bozukluğunda ısrarın boyutları ürkütücüdür. Abdullah b. Ömer, “Biz Hz. Peygamber zamanında hakkımızda vahiy iner de azarlanırız korkusuyla kadınlarımıza karşı kötü söz söyleyemez ve istediğimiz gibi davranamazdık. Ne zaman ki, Hz. Peygamber vefat etti, işte o zaman ağır konuşmaya ve rahatça dilediğimizi yapmaya başladık!”25 der. Bu samimi itirafı dinlediğimizde bugüne kadar hangi bakışın, neden ve nasıl taşınarak zihinlerimizi etkisi altına aldığını bir defa daha düşünmemiz gerekmez mi?

Kadının hayatın bir bölümüne sıkıştığı ve ikincil hizmetlerle görevlendirildiği konumun anlamsızlığı, hatta toplumsal gelişimi ne derece sekteye uğrattığı ortadadır. Hz. Peygamber, kadının saygın varlığını kabullenen, kimliğini tanıyan ve ayrı bir kişilik olarak hayatta yer edinmesini destekleyen bir bakışla insanlığı tanıştırmıştır. Zira böyle bir bakış, kadına hakkını teslim etmekle kalmayacak, onun var olan donanım ve hak edilmiş statüsünü açığa çıkararak toplum yararına sunabilmesinin önündeki engelleri de bertaraf edecektir.

Doç. Dr. Huriye Martı (Hanımefendi Dergisi Mart 2017)

Dipnotlar
Kitab-ı Mukaddes, Yaratılış 3/1-24.
Tâhâ 20/120.
Bakara 2/36-38, A’râf 7/22; Tâhâ 20/121-123.
A’râf 7/27; Tâhâ 20/121.
Nesâî, Işratü’n-nisâ’, 1.
Hâkim, Müstedrek, II/175, h.no: 2681.
Bakara 2/30.
Neml 27/62; Fâtır 35/39.
Âl-i İmrân 3/195.
Mâide 5/38; Nûr 24/2.
Nûr 24/30-31
Hucurât 49/13.
Tevbe 9/ 71-72.
Tevbe 9/67-68.
Bakara 2/187.
Necm, 53/45.
Rûm 30/21.
Ebû Dâvûd, Tahâret, 94.
Tirmizî, Radâ, 11.
Tirmizî, Radâ, 11; İbn Mâce, Nikâh, 50.
Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56.
Buhârî, Libâs, 31; Müslim, Talâk, 34.
Müslim, Radâ, 64.
Buhârî, Nikâh, 94, Edeb, 43.
Buhârî, Nikâh, 81.

 

 

Ayrıca kontrol et

Tehlikeli, Görünmez Elektro-Sis 

Cep telefonları, baz istasyonları, elektronik âletler ve yeni ‘kablosuz teknolojisi’ sağlığımıza zarar verir. Hormonal süreçler ve diğer vücut süreçleri zarar görür, hattâ bu …