Sultân’ül-Evliyâ, Vâris’ül-Enbiyâ Seyyid Ahmed er-Rufâî / Mustafa Özçelik

Türk şiirinin en büyük şâiri kabûl edilen Yûnus Emre, sûfî bir şâirdir. Böyle bir inanışa mensup biri olarak onun kimini okuduğu, şiirlerinde adlarından söz ettiği, kimiyle aynı asırda yaşadığı pek çok sûfî dostu vardır. Bunlara, vefâtından sonra onun yolunda şiirler söyleyen, onun şiirinden etkilenen, ona nazîreler yapan, şiirlerini şerh eden pek çok şâir ismi de ekleyebiliriz. Bu isimleri “Yûnus’tan öncekiler”, “kendi dönemindekiler” ve “kendinden sonrakiler” diye üç başlık altında ele almak mümkündür.

Ahmed er-Rifâî Kimdir?

Bu anlamda kendinden öncekilerden ilk isim olarak Ahmed Kebir olarak da bilinen Ahmed er-Rifâî’den söz edebiliriz. Zîrâ kimi araştırmacılar, Yûnus Emre’yi Rifâiyye tarîkatı mensûbu olarak görmektedirler. Yine Yûnus’un bir şiirinde ondan bahsetmesi de bu iki isim arasında mânevî bir münâsebet olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Ama şimdi Ahmet el-Rufâî kimdir, kısaca ona bakalım.

Kaynaklara göre 1118’de Basra yakınlarındaki Ümmi Abide köyünde doğan bu büyük sûfîye “Rifâî” sanı atalarından Rifâa el-Hasan’dan dolayı verilmiş ve bu isim kurduğu tarîkatın da adı olmuştur. Kendisi Hz. Hüseyin soyundan gelen bir seyyiddir. Babası Seyyid Ali, annesi ise Fatıma el-Ensârî’dir. Devrin büyük sûfîlerinden dayısı Mansur el-Batâhî, onun ilk hocasıdır. Daha sonra yine âlim ve mutasavvıf bir zât olan Ali Ebü’l Fazl el-Vâsitî’den ders görmüş, icâzetini de ondan almıştır.

Ahmed er-Rifâî’yi bu zâtın vefâtından sonra ise dayısı Mansur el-Batâhî’nin irşad halkasında görürüz. Dayısı ona hilâfet ve şeyhü’ş-şüyûh ünvânını vererek onu kendisine bağlı tekkelerin şeyhliğine getirmiştir. Ahmed er-Rifâî, 1160’da dervişleriyle Hacca gitmiştir. Hac dönüşünde ise onu Abbâsi sarayında görürüz. Devrin halîfesi Müstencid, kendisine nasîhat etmesi için onu sarayına dâvet etmiş, o da bu dâvete uyarak oraya gidip halîfe ve çevresini irşâd etmiştir. Fakat onun halk nezdinde de büyük bir îtibârı olduğu bilinmektedir. Zikir ve sohbet meclislerine binlerce insanın katılması bu durumun bir göstergesidir. Yine çok sayıda dervişi vardır. Kendisinden sonra postuna ilk olarak yeğeni ve dâmâdı olan Ali b Osman, onun ardından Abdurrahim b. Osman geçmiştir. Ahmed er-Rifâî iki kez evlenmiş, ilk eşi Hatice bint Ebu Bekir el-Vâsitî’den Fatma ve Zeynep adında iki kızı, daha sonra evlendiği Rabia Hanımdan Sâlih adlı bir oğlu olmuş ama oğlu evlenmeden vefât etmiş, nesli kızlarıyla günümüze kadar devâm etmiştir. Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır ve Lübnan’da onun soyundan gelen âileler bulunmaktadır. Ahmed er-Rifâî, 23 Eylül 1182’de Yûnus Emre’nin doğumundan 58 yıl önce Bağdat’ta vefât etmiş olup türbesi de Bağdat yakınlarındaki Vâsıt köyündedir.

Tarîkatı

Ahmed er-Rifâî, Rifâiyye adıyla bilinen tarîkatın kurucu şeyhidir. Bu tarîkat, İslâm dünyâsında kurulan ilk tarîkatlardan biri olup ilk tekkesi Kûfe, Basra ve Vâsıt arasında Dicle ve Fırat arasındaki bataklık bir yerde inşâ edilmiştir. Bu tarîkat, çok kısa sürede Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır ve Lübnan’dan başlayarak hemen bütün Ortadoğu’da, Hindistan’da, Anadolu’da, Balkanlar’da, Endonezya’da kısacası çok geniş bir coğrafyada etkili olmuştur.

Bu tarîkat, Anadolu’ya da 13. Yüzyılın ortalarından îtibâren, Köprülü’ye göre ise 13. yy. sonu ile 14. yy.’ın ilk yıllarında girmiş ve Kuzey Anadolu, Amasya, İzmir, Bergama civârında yapılanmıştır. Daha sonra bu şehirlere Bursa ve 16. yy.dan îtibâren İstanbul gibi büyük şehirler de eklenmiştir. İstanbul’da yaygınlaşması ise 18. Asırda Üsküdar’da Rifâî âsitânesinin kurulmasıyla olmuş, zamanla bu şehirdeki altı büyük tarîkattan biri hâline gelmiştir. Son asırda ise bütün Osmanlı mülküne yayılan tarîkat, 1908’de Kenan Rifâî ile birlikte etkisini günümüze kadar devâm ettirmiştir.

İlmî ve irfânî şahsiyeti

Ahmed er-Rifâî, tasavvuf târihinde Abdülkâdir Geylânî, Seyyid Ahmed Bedevî ve İbrâhîm-i Dessûkî ile birlikte büyük kutup olarak görülen isimler arasında kabûl edilir. Ahmed er-Rifâî, sâdece tasavvuf ilminde değil fıkıh ve tefsir alanında da tanınmış bir âlimdir. Yâni hem ilim hem irfan ehlidir. Bu da onun kitap ve sünnete uygun bir tasavvuf anlayışını benimsediğini gösterir. O, bu tavrıyla zâhiri bâtından ayırmamış, ikisini bir bütün olarak görmüştür. Onun bir önemli tarafı da dervişliği hayat içinde ele almasıdır. Ona göre derviş, hayâtın içinde helâl ve haram ölçülerine riâyet ederek işiyle gücüyle meşgûl olmalı ve kimseye el açmamalıdır. Bir başka önemli ilkesi ise tasavvufu bir edeb olarak görmesi ve bunu sünnete bağlamasıdır. Yine tevâzuyu çok önemli bir ilke olarak görmesi de onun tasavvufî anlayışının başka bir özelliğidir.

Eserleri

Ahmed er-Rifâî’den geriye “el-Hikem’ür-Rifâiyye” adlı küçük bir eser kalmıştır. Bu eser daha sonra hem şerh edilmiş hem de “Hal Yolcusunun Düsturları” adıyla Türkçe’ye de çevrilmiştir. Fakat onun bu tek eserini sohbetlerinde bulunan dervişlerin aldıkları notlarla tanzîm ettikleri başka eserler de tâkîb etmiştir. Bunlardan ilki “el-Burhânü’l-müeyyed” adlı eserdir. Menkîbeleri ise “el-Mecâlisü’s-Seniyye” adlı bir eserde toplanmıştır. Bir diğer eser ise “Erba’üne Hadîsen” adlı kırk hadîsi ihtivâ eden sohbet notlarıdır. Yine aynı usûlle tanzîm edilmiş “en-nizâmü’l-has li-ehli’l-ihtisas”, “el-Ahzâb ve’l evrâd” bu eserler arasındadır. Ahmed er-Rifâî, şiir söyleyen sûfîlerdendir. Bâzı şiirleri “el-eş’âr” adlı eserde bir araya getirilmiştir.

Yûnus Emre ve Ahmed er-Rifâî

Yûnus Emre ile Ahmed er-Rifâî’nin münâsebetine gelince; bu konuda şunları söyleyebiliriz: Ahmed er-Rifâî 12. Asırda, Yûnus Emre ise 13. Asrın son çeyreği ile 14. Asrın ilk çeyreğinde yaşamıştır. Ahmet er-Rifâî 1182’de vefât etmiştir. Yûnus Emre ise onun vefâtından 58 yıl sonra 1240’da doğmuştur. Rifâîliğin Anadolu’ya girişi ise 13. Yılın ortalarıdır. Köprülü’ye göre 13. asrın sonu ile 14. asrın ilk yıllarında yâni Yûnus’un yaşadığı çağda olmuştur.

Bu kronolojik açıklama ikisi arasındaki tarîkat anlamındaki münâsebete açıklık getirmekle berâber daha önemli olan husus, Yûnus’un bir beytinde onun adından bahsetmesidir. Bu durum Ahmed er-Rifâî’yi Yûnus’un hem bildiği, eserlerinden haberdâr olduğu hem de onun Anadolu’da tanındığı sonucunu vermektedir. Bahsi geçen beyit şöyledir: “Ol Seyyid Ahmed Kebîr müyesserdi âna nûr/Iyâlleri cümle şîr ol hulkı merdân kanı.” Burada Ahmed Kebîr ifâdesiyle kastedilen Ahmed Rifâi’dir. “Kebîr” denmesi, o devirde aynı adı taşıyan bir isimle karıştırılmaması içindir. Bu ifâdeden Yûnus Emre’nin ona büyük bir saygı duyduğu ve ondan feyizlendiği, onu pîrlerinden biri olarak gördüğü sonucu çıkmaktadır.

Yûnus Emre’nin ona duyduğu bu ilginin başka bir sebebi daha vardır. Bunu “Yûnus’a Tapdug u Saltug u Barak’dandur nasîb/Çün gönülden cûş kıldı ben niçe pinhân alam” beytinden anlıyoruz. Meselenin Ahmed Rifâi ile ilgili tarafı ise şöyledir: Bu beyit, Yûnus’un tarîkat silsilesinden bahsetmektedir. Buna göre Sarı Saltuk, Mahmud Hayrânî’nin (ö. 1269) dervişidir. Barak Baba’nın ise şeyhi Sarı Saltık’tır. Tapduk Emre de bu ifâdeye göre Barak Baba’nın, Yûnus Emre de Tapduk Emre’nin dervişidir. Mahmud Hayrânî ise tasavvufta “üveysî yol” olarak tâbir edilen usûlle Ahmed er-Rifâî’ye (ö.1182) bağlıdır. Yâni silsilenin başı Ahmed er-Rifâî’dir. Durum böyle olunca da Yûnus Emre bir Rifâî tarîkatı mensûbudur demek mümkün hâle gelmektedir. Silsile ise buna göre “Ahmed er-Rifâ’î (Üveysî yolla)-Şemseddin Ahmed el-Müsta’cil-Mahmûd Hayrânî-Sarı Saltuk-Barak Baba-Tapduk Emre-Yûnus Emre” şeklinde sıralanmaktadır. Necdet Tosun, bunu bir makâlesinde çok geniş biçimde izah etmektedir.

Diğer taraftan Ahmet Yesevî’de görülen Kur’ân ve sünnete bağlı tasavvuf anlayışı, aynı şekilde zâhir-bâtın bütünlüğü, elinin emeği ile geçinme ve cemiyet hayâtından kopmama, tevâzu ve edebi en önemli iki dervişlik ilkesi olarak görme anlayışları da iki ismin müşterek taraflarını ortaya koyan hususlardır. Zîrâ benzer söyleyişlere Yûnus Emre’de de rastlanır. O da şerîat-tarîkat bütünlüğünü dile getirir. Çalışıp kazanmayı önemser. Gönül kırmamayı öğütler. Dervişliği tâc ve hırka olarak görmez. Bunları anlamak için “Şerîat tarîkat yoldur varana/Hakîkat mârifet andan içeri”, “Dervişlik dedikleri hırka ile tâc değil/Gönlünü derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil”, “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil” şeklindeki ifâdeleri onun bu anlayışını dile getiren örnek söyleyişlerden sâdece birkaç tânesidir.

Kaynakça:

Abdülbaki GÖLPINARLI: Yûnus Emre Risâlat’al Nushiyye ve Divan, İstanbul 1965

Mustafa TAHRALI: TDV İslâm Ansikopedisi, C.2, s. 127-130, İstanbul 1989

Necdet TOSUN: Yûnus Emre Rifâî, Hacı Bektaş Vefâî, Tasavvuf İlmi Akademik Araştırma Dergisi, sayı 31, İstanbul 2013

Mart 2021, sayfa no: 42-43-44-45

Ayrıca kontrol et

Eğitimde Menkıbe / Alemdar

Eğitimini Rabbimizden alan Cenâb-ı Kibriyâ (sav) “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel kıldı”1 buyurur.Vahyin bitimiyle, Rabbânî …