Anasayfa / Genel / Sultanların Peşi Sıra Yürüdüğü Sûfî: Azîz Mahmûd Hüdâyî Nidayi Sevim

Sultanların Peşi Sıra Yürüdüğü Sûfî: Azîz Mahmûd Hüdâyî Nidayi Sevim

Sultanların Peşi Sıra Yürüdüğü Sûfî: Azîz Mahmûd Hüdâyî

Nidayi Sevim

Her Meşrû ve Hayır Amaçlı Yol, Hüdâyî Yolu’dur

Üsküdar-Sarayburnu arasında yer alan “Hüdâyî Yolu”nu sanırım bilmeyenimiz yoktur. Lâkin tekrarlamakta fayda var. Rivâyete göre Pâdişah I. Ahmed, Azîz Mahmûd Hüdâyî’den Sultan Ahmed Câmii’nin açılışını yapmasını ve câmideki ilk Cuma hutbesini okumasını ister. Talebi kabûl eden Hüdâyî hazırlıklara başlar. Ancak câminin açılacağı gün deniz hırçınlaşır. Üsküdar’dan târihî yarımadaya geçiş imkânsız gibidir. Denizdeki dalgaya ve şiddetli rüzgâra rağmen Azîz Mahmûd Hüdâyî bir rota belirler, yola koyulur ve selâmetle Sarayburnu’na ulaşır. O târihten îtibâren bu emniyetli deniz koridoru “Hüdâyî Yolu” olarak zikredilir. Eski denizcilerin kötü hava şartlarında kullandığı bu yolun altından günümüzde Marmaray hattı geçer.

Bize göre her meşrû ve hayır amaçlı yol, Hüdâyî Yolu’dur. Üsküdar-Sarayburnu arasıyla sınırlı değildir. Bu anlayış sebebiyle olsa gerek kadîm zamandan beri önemli yolculuklara çıkanlar Üsküdar’a da uğrar, Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi’yi ziyâret eder ve yollarına öyle devâm eder. Bu ziyâretten bir feyiz, bir bereket umulur. Nitekim “ameller, niyetlere göredir”. Niyet hayr, âkıbet hayr olur inşâallah…

Üsküdar ve Eyüp Sultan, İstanbulumuz’un birbirine benzeyen iki nâdide muhîti. Birinin mânevî koruyucusu Azîz Mahmûd Hüdâyî, diğerininki Mihmandâr-ı Rasûl, Hâlid Bin Zeyd Ebu Eyyûb El-Ensârî. Üsküdar-Eyüp Sultan arasında karşılıklı vapur seferleri de vardır. Anlayacağınız Hüdâyî Yolu Eyüp Sultan’a da uzanır.

Hem Pâdişahların Hem De Bütün Tebaanın Sevdiği Bir Hakk Dostu

Azîz Mahmûd Hüdâyî, 16. yüzyılın son yarısı ile 17. yüzyılın başlarında yaşamış ve toplam sekiz pâdişah devrini idrâk etmiş hakîkaten müstesnâ bir şahsiyettir. Halvetiyye tarîkatının devâmı niteliğindeki Celvetîliğin en önemli temsilcisi olarak kabûl edilir. Hüdâyî, bunu bir manzûmesinde de dile getirir: “Ger ehl-i halvete ger celvete ol / Eğer izan ederse göstere yol. Döneminin en önemli ve etkili mutasavvıflarından biri olarak kabûl edilir. Kuşkusuz bunda medrese eğitimi almış olmasının büyük payı vardır. 

Asıl adı Mahmûd’dur. Doğru, Hakk yolunda mânâsına gelen ve şiirlerinde de kullandığı Hüdâyî mahlası, kendisine şeyhi Üftâde Hazretleri tarafından verilmiştir. İsminin başındaki “Azîz” kelimesi ise, daha sonraları halk tarafından ona duyulan sevgi ve saygının bir ifâdesi olarak zikredilmiştir. Kendisinin böyle bir iddiası yoktur. Eserlerinde de bu sıfat yer almaz. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin neslinden geldiği ve “seyyid” olduğu kimi kaynaklarda yer alır. Doğum yeri ve târihi ile ilgili farklı rivâyetler vardır. Bununla birlikte 1541-3 yıllarında Şereflikoçhisar’da doğduğu, çocukluğunun ise Sivrihisar’da geçtiği görüşü ağırlıktadır.

Hüdâyî, daha çok okumak, kendini geliştirmek, ilim ve irfânını arttırmak üzere zamânın en önemli ilim merkezi olarak kabûl edilen İstanbul’a gelerek Küçükayasofya Medresesi’ne kaydoldu. Hasan Kamil Yılmaz’ın “Azîz Mahmûd Hüdâyî” isimli makâlesinde verdiği bilgilere göre Hüdâyî, İstanbul’daki medrese tahsîli esnâsında bir yandan ulemâdan Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin talebesi olurken bir yandan da Halvetî meşâyıhından Nureddînzâde Muslihuddîn Efendi’nin sohbetlerine devâm ediyordu. Nâzırzâde Edirne’deki Selimiye Medresesi’ne müderris olunca Hüdâyî’yi de yardımcı sıfatıyla beraber götürdü. Hocası Nâzırzâde ile bir süre Mısır ve Şam’da kaldığı ve otuz yaşlarındayken Bursa’ya döndüğü kimi kaynaklarda zikredilir. Hasan Kamil Yılmaz, adı geçen makâlesinde Hüdâyî’nin 1573’te Mısır’dan dönüşünde Bursa Ferhâdiye Medresesi’ne müderris ve Câmi-i Atîk Mahkemesi’ne nâib (vekil) tâyin edildiğini zikreder. Nâzırzâde’nin vefâtı üzerine de Bursa kadılığına atandığı yine muhtelif kaynaklarda yer alır.

Hüdâyî, Bursa’da bir yandan halka İslâm hukûku çerçevesinde adâlet dağıtırken, diğer yandan da medresede genç nesillere ilim öğretmekle meşgûl oluyordu. Talebelik yıllarından beri tasavvuf çevresiyle yakın temâsı olduğu anlaşılan Hüdâyî, hocasının vefâtından sonra bütün resmî görevlerinden ferâgat ederek daha önceleri vaaz ve sohbetlerine katıldığı Muhyiddin Üftâde Hazretleri’ne intisâb etti. Târihî kaynaklardan bâzıları Hüdâyî’nin gördüğü bir rüyâdan, bâzıları da muhatap olduğu bir dâvâdan sonra, Bursa’daki görevinden ayrılarak şeyhi Üftâde’ye derviş olduğunu kaydeder.

Devlet Ricâlinden Birçok Önemli İsim Dergâhının Müdâvim ve Müntesibiydi 

Üftâde Hazretleri, Hüdâyî’nin hayâtında önemli değişimlere sebep oldu. Kelimenin tam anlamıyla şeyhi, onu bâdireli ve çalkantılı yıllar için donanımla hâle getiriyordu. Üç yıl gibi kısa bir zaman zarfında seyr-ü sülûkunu tamamladı ve Üftâde Hazretleri’nin en büyük halîfesi oldu. Şeyhi onu çocukluğunun geçtiği Sivrihisar’a halîfe olarak tâyin etti. Burada ancak altı ay kadar kalabilen Hüdâyî, şeyhini ziyâret etmek için tekrar Bursa’ya döndü. Fakat bu arada şeyhi vefât etti. Bunun üzerine şeyhinin makâmına geçti. Bir âyine gibi şeyhinin kemâlatını aksettiren Hüdâyî’nin, gerçek mânâda onun yerini doldurduğu ifâde edilir. Hattâ denebilir ki şöhreti şeyhini dahi aşmıştır. Bu sebeple olmalı bâzı araştırmacılar tarafından Celvetiye’nin kurucusu olarak gösterilmiştir. Önce Rumeli’ye, oradan da Trakya ve Balkanlar’a giderek irşad faaliyetlerinde bulundu. Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a döndü. Küçükayasofya Câmii Tekkesi’nde sekiz yıl şeyhlik makâmında bulundu. Bir yandan da Fatih Câmii’nde vâizlik yapıp ders okuttu. 1589 yılında Üsküdar’da bulunan dergâhın yerini satın aldı. Dergâhın inşaatı 1595’de tamamlandı. 1599 yılından îtibâren de Üsküdar Mihrimah Sultan Câmii’nde vaaz vermeye başladı.

Hasan Kamil Yılmaz’ın da ifâde ettiği gibi onun yaşadığı devir, saâdetlerle felâketlerin iç içe bulunduğu bir devirdir. Hüdâyî, Osmanlı’da bozulmaların yaşandığı en bunalımlı bu yıllarda aksaklıkların giderilmesi için nasihatlerde bulundu. Devletin ayakta kalabilmesi, bozulan çarkların düzgün işlemesi için yoğun çaba sarf etti. Bu minvâlde pâdişahlara yazdığı mektuplar meşhurdur. İrşad faaliyetleri, halktan pâdişahlara kadar uzanan geniş bir kesimi etkiledi. Devlet ricâlinden Sadrazam Kayserili Halil Paşa ve Dilaver Paşa, ilmiyeden Şeyhülİslâm Hoca Sadeddin Efendi ve Hocazade Esad Efendi dergâhın müdâvim ve müntesiplerinden bâzılarıdır. IV. Murad’a saltanat kılıcını o kuşattı. Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi’ne katıldı. Sultan Ahmed Câmii’nin açılışında ilk hutbeyi okudu ve her ayın ilk Pazartesi günü burada vaaz etmeyi kabûl etti. Halîfeleri, yazdığı otuz kadar Arapça, Türkçe ve Farsça eseriyle Anadolu ve Balkanlar’daki dînî-tasavvufî hayat üzerinde derin izler bıraktı. Bunun bir yansıması olarak da şöhreti günümüze kadar ulaştı.

Hüdâyî Dergâhı, zaman içerisinde İstanbul’un en önemli tasavvuf ve kültür merkezi hâline geldi. Dergâhta pek çok şeyh efendi, ilim, fikir adamı ve mûsikîşinas yetişti. Bunun yanında devlet adamları ve ilim adamlarından kimin her ne sıkıntısı varsa bu kapıya sığındı. Hüdâyî Dergâhı’nın bir nevi dokunulmazlığı vardı. İşte Allah dostlarının böyle belirgin özellikleri vardır. Her kim olursa olsun kapısına gelenleri geri çevirmemek, tam aksine onlara kol-kanat germek ve sâhip çıkmak. Vaziyet böyle olmasaydı ne Üftâde Hazretleri Hüdâyî’ye “Pâdişahlar rikâbında yürüsün.” der ne de Sultan I. Ahmed Hüdâyî’nin ardından yürürdü. Ahmedî mahlası ile şiirler de yazan Sultan I. Ahmed’in o günlerdeki hâlet-i rûhiyesine ayna tutan manzûmesinden bir bölüm şöyledir: “Varımı ben Hakk’a verdim, gayrı varım kalmadı / Cümlesinden el çekip, bes, dû-cihânım kalmadı…”

Gönülleri Mâneviyât İle Yoğurur

Pek çok kerâmet ve menkîbesi anlatılan Hüdâyî’nin tasavvufî halk edebiyatı şâirleri arasında kuşkusuz önemli bir yeri vardır. Sâde ve hikemî mâhiyette tekke şiirleri yazdı. Daha ziyâde ilâhî tarzındaki bu şiirleri bir dîvân oluşturacak sayıdadır. Bir dörtlüğü şöyledir: “Günler gelip geçmektedir / Kuşlar gibi uçmaktadır / Ehl-i fesâdın yeri nâr / Ehl-i salâh uçmak’tadır

Zeki Tezeren, “Azîz Mahmûd Hüdâyî” isimli eserinde Hüdâyî’nin en belirgin özelliğini, Anadolu’da Yûnus’la başlayan, geniş halk tabakalarına hitâb eden tekke edebiyatının zühdî bir bölümünü oluşturmuş ve sanatını halkın dînî, rûhî ve ictimâî eğitimi için kullanmış olmasına bağlar. Gerçekten de Hüdâyî, şiirlerinde Yûnus Emre’nin tâkip ettiği yoldan giderek gönülleri mâneviyât ile yoğurur. Mü’minleri, bu dünyânın aldatıcılığı ve geçiciliğine karşı îkâz eder. Bu minvâlde kaleme aldığı manzûmelerden bir dörtlük şöyledir: “Kim umar senden vefâyı / Yalan dünyâ değil misin? / Muhammedü’l-Mustafâ’yı / Alan dünyâ değil misin?” Hüdâyî başka bir manzûmesinde gönüllerden mâsivânın (Allah’tan başka her şeyin) çıkarılıp sırf Allah muhabbetinin yerleştirilmesi husûsunu ifâde eder. Manzûmeden bir bölüm şöyledir: “Neyleyeyim dünyâyı / Bana Allâh’ım gerek. / Gerekmez mâsivâyı / Bana Allâh’ım gerek.”

Hüdâyî ve eserlerine yönelik pek çok tez, kitap vb. çalışması yapılmış ve yayımlanmıştır. Yûnus meşrepli şâir ve yazarlar ondan ilhâm ile pek çok eser vermiştir.

Kanûnî’nin kızı Mihrimah Sultan’dan torunu Ayşe Sultan ile evlendiği de rivâyet edilen Azîz Mahmûd Hüdâyî, 1628 senesinde vefât etti. Üsküdar’da bulunan türbesinde medfûndur. Vefâtına pek çok târih düşürülmüştür. Hulûsî Eren’in “Azîz Mahmûd Hüdâyî” isimli makâlesinde verdiği bilgilere göre bunlardan bâzıları şöyledir: “Hüdâyî hû çeküp rûhı hemân azm-i cihân itdi” “Kutb idi Mahmûd Efendi cânı teslîm eyledi” “Vâh kim kutb-ı ârifîn gitdi” “Terk-i dünyâ eyledi Mahmûd Efendi

“Edeple Gir Azîzim Türbe-i Pâk-i Hüdâyî’dir”

Azîz Mahmûd Hüdâyî Külliyesi, Üsküdar-Doğancılar’da, Ahmet Çelebi Mahallesi’nde yer alır. Yeni Vâlide Câmii’nden Doğancılar istikametine yürüdüğümüzde, Kara Davud Paşa Câmii’ni geçtikten sonra, sağ kolda Tepsi Fırını Sokağı ile karşılaşırız. Bu sokağın bittiği noktada, yokuşun başındadır. Külliyenin iki giriş kapısı vardır. Azîz Mahmûd Hüdâyî Sokağı’ndaki kapı, ana giriş kapısıdır. Kapı üzerindeki kitâbede Sultan Abdülmecid’in tuğrası da yer alır. 1595 yılında inşâ edilen tekke, aynı zamanda tevhidhâne olarak kullanılmıştır. 1598-99 yıllarında, bânî tarafından minber ilâve edilerek câmiye çevrilmiştir. Muhtelif zamanlarda yapılan ilâvelerle burası bir tekke külliyesi hâlini almıştır. M. Baha Tanman’ın “Azîz Mahmûd Hüdâyî Külliyesi” isimli makâlesinde verdiği bilgilere göre Külliye, bu tevhidhâne ile bunun etrâfında yer alan derviş hücreleri, aşhâne-imâret niteliğinde büyük bir mutfak, taamhâne, biri kendisine, dördü de kızlarına tahsîs edilmiş toplam beş meşrûtahâne ve cümle kapısı ile yanındaki iki çeşmeden meydana gelmekteydi. Bu yapılara, bânînin hayâtının sonlarına doğru (1628-29) inşâ edilen ve 1855 yılında plan özelliğine sâdık kalınarak yenilenen türbesini de ilâve etmek gerekir.

Türbe girişinde, kapının üzerinde dikdörtgen kartuş içine altın yaldız, talik hat ile dört mısra hâlinde yazılmış iki adet mermer kitâbe vardır. Kitâbelerin birinde “Bu meşhed mecma-ı ervâh-ı ecsâd-ı Hüdâyî’dir / Edeple gir azîzim türbe-i pâk-i Hüdâyî’dir”, diğerinde ise “Dilâ tahsîl idem dersen eğer zevk-i ilâhîden / Nasîbin alur elbet giren bâb-ı Hüdâyî’den” ifâdeleri yer alır. Türbe sofasında zarif bir bileziği olan mermer kuyu ve sebîli yer alır.

1855-56 yangınında büyük zarar gören külliye, halası Esma Sultan’ın vesîlesiyle, devrin pâdişâhı Abdülmecid tarafından ilk yerleşim planına sâdık kalınarak yeniden inşâ ettirildi. Ancak mîmârîsi döneminin sanat anlayışını yansıtır. Bu inşa sürecinde câmi-tevhidhâneye hünkâr mahfili ve arsanın güney kesimine de bir sıbyan mektebi ilâve edilmiştir. Câmi kapısı üzerinde, Şâir Senih’in hazırladığı, 1855 târihli, ortada Abdülmecid’in tuğrasının da yer aldığı, sekiz sıra hâlinde, talik hat ile yazılmış bir kitâbe bulunur. Câmi-tevhidhâne binâsının sağında, şeyh kapısı üzerinde de bir kitâbe vardır. Sülüs hat ile yazılmış iki sıra hâlindeki bu kitâbede ise şu ifâdeler yer alır: “Eğer vâsıl olam dersen dilâ sen sırr-ı maksûda / Gel âdâb ile yüz sür âsitân-ı şeyh Mahmûd’a”. Külliye dâhilinde yer alan kütüphâne ise 1899 yılında Sultan II. Abdülhamid Hân’ın murâkıplarından Lütfü Bey tarafından yaptırılmıştır. M. Baha Tanman, adı geçen makâlesinde mutfak, hazîre, çeşmeler, türbe ve cümle kapısı gibi unsurların günümüze aynen gelemediklerini, derviş hücreleri ve selâmlık gibi kullanımlarını kaybeden bâzı bölümlerin de târihe karıştığını ifâde eder.

“Bizi Sevenler Denizde Boğulmasın…”

Azîz Mahmûd Hüdâyî Külliyesi’nin başta câmi olmak üzere ayakta kalan binâları 1975’te Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından tâmir edilmiştir. Konumu gereği fazlaca geniş bir alanı kaplamayan külliyenin diyebilirim ki her santimetrekaresi işlevsel hâle getirilmiş. Azîz Mahmûd Hüdâyî Vakfı tarafından külliyenin bakımı husûsunda büyük gayret sarf edilmektedir. Talebelere ve bölgedeki muhtaçlara dağıtılmak üzere her gün aşhânesinde yemek pişirilmekte ve imâret kültürü günümüzde de yaşatılmaktadır.

Tekke, medrese, dârülhadîs, imâret gibi vakıf binâlarının, hayır müesseselerinin; vakfiyelerindeki şartlara göre kullanılması beklenir. Bu mekânların bâzıları “uygunsuz tahsisler” yüzünden maalesef tekke kültürüyle, medrese âdâbıyla alâkası olmayan bir biçimde faaliyet göstermektedir. Asıl olan bu vakıf eserlerinin, mîmârî yönden ihyâ edildiği gibi işlevsel yönden de amacına uygun olarak kullanılması değil mi?! Bu sebeple Azîz Mahmûd Hüdâyî Vakfı’nın faaliyet ve hizmetlerini takdîr ediyor, onlara teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Külliyenin bütün olumsuzluklara rağmen muhtelif devirlerde yapılan ilâve ve onarımlarla günümüze ulaşması milletimizin Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ni ne kadar sevdiğinin ve önemsediğinin bir göstergesidir. Özellikle mensupları, sevenleri ve türbesini ziyâret edenler hakkında:

Sağlığımızda bizi, vefâtımızdan sonra kabrimizi ziyâret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fâtiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın, âhir ömürlerinde fakirlik çekmesin, îmanlarını kurtarmadıkça göçmesin.” şeklindeki duâsı sebebiyle olmalı, türbesi, İstanbul’da Eyüp Sultan, Sünbül Efendi ve Yahyâ Efendi’den sonra en çok rağbet edilen ziyâretgâhlarımızdandır.

Mayıs 2020, sayfa no: 42-43-44-45-46-47

Ayrıca kontrol et

Âfiyet

Âfiyet Alemdar Af ve âfiyet kelimeleri sözlükte şu mânâlara gelir: Af, yapılan bir hatâdan dolayı …