Anasayfa / Genel / Rabbini Zikredenin ve Zikretmeyenin Misâli

Rabbini Zikredenin ve Zikretmeyenin Misâli

Ahmed er-Rûmî el-Akhisârî es-Saruhânî1’nin “Mecâlisu’l-Ebrâr ve Mesâliku’l-Ahyâr” isimli eserinden: Birinci Meclis: Rabbini Zikredenin ve Zikretmeyenin Misâli

Rasûlullâh (sav) şöyle buyurdu: “Rabbini zikredenin ve Rabbini zikretmeyenin misâli, ölü ve dirinin misâli gibidir.”2 Bu hadis Mesâbih’in sahihlerindendir.3 Onu Ebû Mûsa el Eşarî4 rivâyet etmiştir.

Peygamber (sav) bu hadiste, zikir yapanı, gerçekte diri-canlı olmasına rağmen (yine)diriye benzetti. Zîrâ “diri-canlı” (ifâdesi) ile kasdedilen, hakîkî, ebedî hayâtı olan kimsedir. O da Allâh’ı zikirle elde edilir. Çünkü zikir, zikredenlerin kalbini diriltir ve onlara âlemlerin Rabbini tanıma ve nimet yurdunda(yâni cennette) ebedî hayâta ulaşma istidâdını gerekli kılar. Zikirden uzak olan kimse ise, kalbini diriltecek ve onun için gerekli olan mârifeti ve ebedî hayâtı kazandıracak şeylerden boş olduğu için, ölü menzilesindedir. Çünkü insanın bütün mahlûkâta karşı fazîleti ve şerefi, ancak mârifetullâh için (yapılacak) bir istîdatla/hazırlıkla olur ki, mârifetullâhı kazanmaya kalbiyle hazırlanılır, âzâlarıyla değil; hattâ bilakis âzâlar, onun için(yâni mârifetullah hazırlığı için) tâbîler ve hizmetçilerdir. Pâdişahın görevlendirilmesi, reayâsı içindir; efendinin çalışması da kullar içindir. O kalp de ancak zikretmek suretiyle itmi’nâna erer.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin Kalpler ancak Allâh’ı zikir ile mutmain olur.”5

Hadiste geldiği üzere “Zikrin en fazîletlisi: “Lâ ilâhe illallâh”tır.’6 Her mükellef kulun, kalbini itmînâna ulaştırmak ve mârifet-i ilâhiyyeye yeterli hâle getirmek için zikirle meşgûl olması gerekir. Ancak bundan önce, Ehl-i Sünnet mezhebine göre îtikâdını düzeltmek ve bid’atçıların şüphelerinden kaçınmak için Kelâm ilmi’nden biraz öğrenmesi gerekir. Çünkü kalp, bid’atçıların karanlık îtikadlarıyla bulanık olduğu müddetçe, itâat nurları onun kalbini nurlandırmaz.

(Yine) aynı şekilde (Kalp zikirle meşgûl olmadan önce) amellerini tertemiz dîne göre düzeltebilmek için Fıkıh ilmi öğrenmesi gerekir. Yoksa dînin aslını öğrenmeden ve yollarını belirlemeden önce (yüce işler için adım atmak), şeytânî acelecilikler ve nefsânî arzular sâhibini dünyâ ve âhirette rezîl eder.

İnsan bâzen nefsânî hayallere ve şeytânî vesveselere kanar ve onları kerâmet zanneder, halbuki (bu haller) hakîkatte onun için istidrac ve dalâlet çeşitlerinin artmasıdır. Çünkü bâzen keşfi ve hârika olayları, bâzı râhipler ve bozuk itikâd sâhipleri, fazla riyâzetler yaparak elde edebilirler. Zîrâ Allah Teâlâ riyâzeti, keşfe götürecek ve hârika olaylar doğuracak şekilde kalb tasfiyesine sebep kılmıştır. Bunlar, kesinlikle Allah Teâlâ’nın bu (tür hârikalıklara) rızâsı olduğuna delil olmaz.

Amelinde ve îtikâdında bozukluk olan kimsede ortaya çıktığında, o hâlin kerâmet değil istidrac olduğuna hükmedilir. Zîrâ kerâmet, olağanüstü işler; salâhı belli sâlih kul elinden çıkar. “salâhı belli sâlih kul” ifâdesi, kerâmeti istidrâctan ayırmak içindir. Çünkü İstidrac, olağanüstü bir hal olup günahkârların ellerinden çıkar. Deccal, firavun, sapık ve saptıran câhiller gibi.

Dînin kontrolü altındaki kimsenin elinden çıkan (bu nevi olağanüstü) şey(ler), onun mücâhede gayretini arttırmaya sebep olur. Dînin kontrolü altında olmayanın elinden çıkan da; uzaklaşmasının ve gafletinin artmasına ve hattâ hadleri, hükümleri, helâl ve harâmı inkâr etmekle boynundan İslâm bağını çıkarana kadar şeytânın onu aldatmasına sebep olur. Bundan dolayı zikreden kul üzerine düşen şey, bütün amellerini, aklı başında ve diri (canlı) olduğu müddetçe şerîatın hükümlerine uygun kılmaktır.

Şer’î hükümler iki kısımdır. Zâhirle alâkalı olan kısım bedendir. Bâtınla olan kısım kalptir.

Bu iki kısımdan her biri iki çeşittir. Birisi yapmak, diğeri de terketmekle ilgilidir.

Şer’î hükümlerin toplamı dörttür.

Zâhirle Alâkalı Olup Yapılması Gerekenler: Kelime-i şehâdeti söylemek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, haccetmek, kâfirlerle cihâd, emr-i bil mâruf, nehy-i anil münker ve bunların dışındaki diğer farz ve vâcipler.

Zâhirle Alâkalı Olup Terkedilmesi Gerekenler: Katl, zinâ, livâta, hırsızlık, içki içmek, gıybet, nemîme, yalan, harama bakmak, haramı dinlemek ve bunun dışındaki haram ve mekruhlardır.

Bâtınla Alâkalı Olup Yapılması Gerekenler: Tevbe, ihlâs, tevekkül, sabır, şükür, korku, recâ ve bunların dışındaki iyi ahlâk ve güzel hasletler.

Bâtınla Alâkalı Olup Terkedilmesi Gerekenler: Kibir, ucub, riyâ, hased ve bunların dışındaki kötü ahlâk ve çirkin hasletler.

Kim bu dört hükümden bir hükme muhâlefet ederse Allâh’a isyân etmiş ve azâbı hak etmiş olur. Velâyet ve kerâmet ehlinden olamaz.

Bu zamanda bâzı insanlar üç gün ya da daha fazla halvete giriyorlar, sonra oradan çıkıyorlar. Bunu bir ya da iki kez yaptıklarında -dîne muhâlif olan şeyleri irtikâb etmelerine rağmen- bâzı haller elde ettiklerini ve evliyâ makamlarına ulaştıklarını iddia ediyorlar. Yaptıklarından dolayı kınandıklarında da şöyle diyorlar: “Bu zâhir ilimde haramdır, biz ise bâtınî ilim sâhipleriyiz. Bâtınî ilimde o helâldir. Muhakkak ki Allâh’a ulaşmak, ancak zâhirî ilmi reddetmekle olur. Siz kitaptan alıyorsunuz (onunla amel ediyorsunuz). Biz ise halvetle ve Şeyhin himmetiyle Allâh’a ulaşırız da böylece ilimler bize keşf olur, böylece bizim kitap mütâlaa etmeye ve hocaya okumaya (talebelik yapmaya) ihtiyâcımız olmaz. Bizden bir mekruh ya da haram (bir hal) sadır olduğunda uykumuzda(yâni rüyâda) onlardan nehyolunuruz, helâli harâmı biliriz. Sizin haram dediklerinizde biz uykumuzda yasaklanmadık ve bildik ki o haram değildir.” Bunun gibi saçma, bâtıl şeylerin hepsi ilhâd ve dalâlettir. Çünkü bunda, İslâm Dînini ve Nebevî Şerîatı küçümseme ve Kitap, Sünnet ve İcmâ’ya dayanmama/güvenmeme vardır.

Bu ve benzer bâtıl sözleri duyanlar üzerine gereken, (bu sözleri) söyleyene karşı sözünün bâtıllığını şüphe etmeden, tereddüt etmeden ve duraksamadan söylemektir. Yoksa o da onlardan olur; onun zındıklığına hükmedilir.

Böyle inanca sâhip olanların şeytanla aralarında bir münâsebet vardır. Şeytan onlara bâzı zamanlarda birtakım nurlu şeyleri vb. gösterir, onlar da buna kanar ve böylece kendilerinin Muhsin ve Allah katında değerli olduklarını zannederler. Bilmezler ki şeytan, halvet ehline ve riyâzet erbâbına evhamlarıyla ve rüyâlarıyla şeriâtın hükmünün dışında amel ettiriyor.

Ve derler ki: “(Kul) Allah’la berâber olduğu sürece, aklına gelenler hatâdan mâsumdur”. Bu onlar için düşmanlık hîlesinin en büyüğüdür. Çünkü havâtır üç çeşittir. Rahmânî, şeytânî ve nefsânî.

İnsan riyâzet ve mücâhede ile ulaştığı noktaya ulaşınca, şeytânı ve nefsi, ölene kadar ondan ayrılmaz. Şeytan onun damarlarında dolaşır. Mâsumluk(Günahsızlık) ancak Allah’la yarattıkları arasında emirlerini tebliğ ve nehyini, vaadini, vaîdini ve buna benzer şeylerini ulaştırıcı olan Peygamberler içindir. Onlardan başka mâsum (günahsız) yoktur. Kim ki, kalbine gelen havâtırları peygamberin getirdiklerinden müstağni görürse(ona arz etmezse) kâfir olur. Çünkü kalbe gelen şeylerin nefis ve şeytandan gelme ihtimâli vardır. Rasûl (sav)’in getirdiklerine arz edinceye kadar, onlara îtibâr ve iltifat edilmez. O’na (getirdiklerine) uygun davranmakla şehâdet edilir.

İnsanın uykuda ve yakazada her gördüğü şey doğru olmaz. Bir kısmı nefsânî havâtır, bir kısmı şeytan vesvesesi, bir kısmı da Allah’tan, rüyâ meleği7nin ilhâmı ile olur. Gördüğü şeyin hangi çeşit olduğunu bilmesi için, bu üçünün birbirinden ayrılması zorunludur. Onun Allah’tan olduğu açık-belli ise, âlimin ondan murâdın ne olduğunu bilmesi gerekir. Çünkü ondan murâd, zâhir ise (güvenilir), te’vile muhtaç değildir. Bilakis, tenbihe ihtiyaç duyar. Eğer zâhir değilse, tevile ihtiyaç duyar, doğru bir teville tevil edilir.

Kitap ve Sünnet’in, o ikisinin Allah’tan ve Rasûlü’nden olması hakkında şüphe yoktur. Lâkin o ikisinden murâd, bâzen zâhir olur, o durumda te’vile ihtiyaç duymaz; bâzen de zâhir olmaz, te’vile ihtiyaç duyar. Ulemâ, ilhâmın, aynı şekilde uykudaki rüyânın hüküm bilme sebeplerinden olmadığını açıklamıştır. Özellikle Kitab’a ve Sünnet’e muhâlif olduğu zaman.

Hz. Ömer bin el-Hattâb(ra), mülhemin (ilham alan) ve muhdesin (Kalbine doğan)ın seyyidi olmasına rağmen, kalbine bir “hâvâtır” geldiğinde, Kitap ve Sünnet’e arz etmedikçe ona iltifat etmez, onlarla hüküm vermez, onlarla amel etmezdi. Bu câhiller, daha düşük bir şey(rüyâ) görüyorlar, havâtır olan şeyleri Kitap ve Sünnet’e rağmen kabûl ediyor ve Kur’ân ve Sünnet’e iltifat etmiyorlar.

Tarîkat âlimlerinin muhakkiklerine gelince, Kitâb’a ve Sünnet’e sımsıkı sarılıyorlar yapışmışlar, sözlerini, fiillerini, mücâhede ve mükâşefelerini ona göre ölçmüşler, bu iki şahidle sâbit olmayan ve bu iki ölçü ile ölçülmeyen şeylere itibar ve iltifat etmemişler.

Ebû Süleyman Ed-Dârânî –rahimehullah- şöyle diyor:“Bazen kalbime insanların nüktelerinden bir nükte gelir de Kitap ve Sünnet’ten iki âdil şâhit bulmadıkça kabûl etmem.”

Ebû Said el Harraz da: “Zâhire aykırı olan bütün bâtınlar bâtıldır.” dedi.

Ebû Hafs el-Kebir: “Fiil ve hallerini Kitap ve Sünnet’le tartmayan, havâtırını engellemeyeni, adamlar divânında saymayın.”

Ebû Yezid el-Bistâmi8: “Kerâmet verilmiş insanlara baktığınızda, havada bağdaş kursa, suda yürüse onların emir, nehiy, hadleri muhafaza ve şerîat hükümlerini edâ ettiklerini görünceye kadar onlara inanmayın.”

Cüneyd Bağdâdî9: “Allâh’a giden yollar mahlûkâtın nefesi sayısıncadır. Hepsi de kapalıdır. Ancak Rasûl(sav)’in izini tâkip etmek müstesnâdır.”10

Anlatılır ki, “enel hak” dediği için, Hallac’ın öldürülmesine fetvâ verilmiştir.

Ey hakk’ı isteyen akıllı adam, bak bütün bu değerli insanlar; tarîkat yolunun büyükleri, hakîkat erbâbı olmalarına rağmen şerîata/dîne sımsıkı bağlı oldular, ona hiçbir şeyde muhâlefet etmediler. Bunun için zikirle meşgûl olan kulun bütün söz, fiil ve hallerinde dîne bağlanması ve hiçbir şeye aslâ muhâlefet etmemesi gerekir. Faydalı ve etkili zikrin ancak kalp huzûruyla devâm edilen zikir olduğunu bilmesi gerekir.

İlgisiz kalple yapılan zikre gelince, onun bereketi/faydası azdır. Çünkü zikir için evvel ve âhir vardır. Zikrin evveli de sonrası da ünsiyeti ve hûbu(sevgiyi) gerektirir. Başlangıçta zâkir kalbini vesveselerden Allâh’a çevirmekle mükellef olur. (Onda) devâma muvaffak olursa zikre ünsiyet olur ve zikredilen şeyin sevgisi kalbine dikilir ve kendini ondan alıkoyamamasından dolayı daha çok zikre mecbûr olur. Çünkü bir kimse bir şeyi çok severse, onu çok anar(zikreder). Bir şeyi kim çok anarsa, zorla da olsa kalbinde onun sevgisi oluşur.

Velhâsıl, zikrin evveli, zikredilen şeyin ünsiyetinin semeresine(ulaşmak) tekellüfle/zorlukla olur. Ve onun için sevgi olur, sonra kendini alıkoymaktan vazgeçer; böylece sebep olan şey netîce olur; meyve, meyve veren olur. Sonra zikreden Allâh’ı zikirle bir ünsiyyet hasıl ettiğinde, Allah’tan başkasından ilişkisini keser ve zikrin faydasının kemâlini öldükten sonra görür. Çünkü ölüm anında o, Allâh’ın dışındaki her şeyden ayrılır, kabirde de onunla berâber ne ailesi ne malı kalır ancak onunla berâber kalacak olan Allâh’ın zikridir. Allah’la Bir ünsiyyet kurduysa, kendisini (Allâh’ı zikretmekten) engelleyicilerden uzaklaştırdığında, ondan faydalanıp zevk alır (hâle gelir). Çünkü zarûrî ihtiyaçlar onu Allâh’ın zikrinden engeller. Ölümden sonra (Allâh’ı zikirden engelleyecek) bir engel kalmaz. Sanki o (kimse), kendisiyle, sevdiği arasında yalnızdır; (o artık) ünsiyet duyduğu şeye ulaşmasına engel olan hapisten kurtulur. Bu ünsiyetle kul, ölümden sonra Allâh’ın katına kavuşmakla zevk alır ve Zikirle “likâ”ya (Likâullâh’a) yükselir.

Lâ ilâhe illallâh sözünden maksadı “sivâllah”tır. Çünkü bütün maksûdlar(kasdedilen şeyler), mâbûd (içindir). Bütün mâbûdlar da ilâhtır.

Lâ ilâhe illallâh zikrine devâm etmek bütün bâtıl mâbudları yıkar, bundan dolayı diğer zikirlerden daha fazîletli kılınmıştır. Bu zikir bâzı yerlerde mutlak olarak, bâzı yerlerde sıdk ve ihlâsla kayıtlanmıştır. Nitekim Zeyd bin Erkam (ra) Rasûlullah Efendimiz’in (sav) şöyle buyurduğunu naklediyor: “Kim ihlâslı olarak lâ ilâhe illallâh derse cennete girer.”11

İhlâsın mânâsı, hâlin söze yardım etmesidir. Kim diliyle “Lâ ilâhe illallâh” der de hâli sözüne yardımcı olmazsa, onda ihlâstan hiçbir şey olmaz; onun işi Allâh’ın dilemesine kalmıştır. Onun hakkında hatardan/tehlikeden emin olunmaz.

Prof. Dr. Ali Çelik (Aralık 2016)

Dipnotlar:
1
Yaptığımız araştırmada Ahmed er-Rûmî’nin kimliği hakkında kaynaklarda açık bir bilgiye rastlayamadık. Sâdece, Keşfüz’-zunûn(Keşfü’z-Zünûn, II, 1590.)’da, Ahmed er-Rûmî’nin “Mecâlisü’l-Ebrar ve Mesâliku’l-Ahyar” isimli eseri tanıtılırken sahifenin altında dipnotta latin harfleriyle şu not düşülmüştür: “Şeyh Ahmed Kıbrıs sebâyâsından olup ba’de’l-İslâm ilme gûşiş etmiştir. Ve Anadolu’da Akhisar’da sâkin idi. Esad Efendi müftî iken İstanbul’a gelip Eyüb’te bir dersiâmlık tevcih eyledi. Ba’dehû yine Akhisar’a gidip 1020 hududunda fevt olmuştur. Bu ma’lûmatı birisi imzasız olarak ilâve etmiştir.”

Kaynaklarda Akhisârî’nin Halvetî şeyhlerinden olup aynı zamanda bir muhaddis olduğu belirtilmektedir. Fıkıhta Hanefî mezhebine mensub olan (Kehhâle), a.g.e., I/252) Akhisârî’nin ilmî yönü, te’lif ettiği eserlerinde çok açık bir şekilde görülmektedir. O, hem medrese eğitimi almış, medresede müderrislik makamına kadar yükselmiş (Keşfü’z-Zünûn, II, 1590), hem de tekke eğitimi alarak Halvetiye şeyhleri arasına girmiştir. Eserleri incelendiği zaman, onun zâhir ilimleriyle mânevî ilimleri meczettiğini, şerîata uygun olarak yaşanan bir tarîkat anlayışını şiddetle savunduğunu, İslâm’ı gölgeleyen bid’at ve hurâfelerle yılmadan mücâdele ettiğini görmekteyiz.

Ölüm târihi hakkında farklı rivâyetler bulunmaktadır. Bu rivâyetler hicrî 1020-1040-1041 şeklinde farklılıklar göstermektedir. Müderris Velî Efendi’nin yazdığı bir manzûmede Ahmed er-Rûmî’nin vefâtına târih düşürülmüştür:
Dua idûb dîdim ben dahî târih:
Ebed kıla makâmın dâr-ı cennet
Buna göre ölüm târihi hicrî 1041’a tesâdüf etmektedir.. (Çelik, Ali., Ahmed er-Rûmî el-Akhisârî ve Bid’at Risâlesi, Eskişehir,2000,s.13-14)
2 Buhârî ,Daavât,66,ha.:6407
3 Mesâbîhus-Sünne,II,145 (ha.1618)
4 Ebu Musa el Eşari, ismi Abdullah b.Kays b.Selim’dir. İsmi ve künyesi ile berâber meşhur olmuştur. Mekke’de ilk Müslüman olanlardandır. Habeşistan’a hicret etti. Sonra Hayber’in fethinden sonra Med’ineye geldi. H. 44’de veya başka bir tarihte vefat ettiği söylenir. (Bkz. Tabakât,İbn Sa’d, IV,105; İstîâb,IV,1762; İsâbe,IV,211, VII,390)
5 Rad, 28
6 Tirmizi Daavât,9,ha.: 3383;İbn Mâce,Edeb,55, ha.:3800
7 Bâzı âlimler bu ismi zikretmişlerdir. Lâkin ona delâlet eden herhangi bir delile muttali olamadım. Bkz.İbn Kuteybe, Te’vilü Mutelifi’l-Hadis, s.349;İbn Kayyım, er-Rûh, s.29,30,32; Şerhu’t-Tahâviyye,s.246; Fethu’l-Bârî, VI,542
8 Ebû Yezid el-Bistâmî:Tayfur bin Îsâ bin Şirvesân Sûfiyyenin büyüklerindendir. H.261’de Vefat etmiştir. (Sülemî, Tabakâtu’s-Sufiye,s.67;Safvetü’s-Safve,IV,107; Zehebî, Siyeru âlâmi’n-Nübelâ,XIII,86)
9 Cüneyd bin Muhammed bin el-Cüneyd, Ebu’l-Kâsım en-Nihâvendî, el-Bağdâdî. H. 220’de Bağdat’ta doğdu. İmam Şafiî’nin ashâbından Ebû Sevr’den Fıkıh okudu. Süfyân-ı Sevrî’nin mezhebi üzerine fakih oldu. h.298 yılında Bağdatta vefat etti.( Sülemî, Tabakâtu’s-Sufiye, s.155;Târihu Bağdad, VII,241; Zehebî, Siyer, XIV,66-70)
10 Sülemî, Tabakâtu’s-Sufiye, s.159;Ebû Nuaym, Hilye,10/257; İbn el-Cevzî, Telbîsü İblîs 1/20-21; Münâvî, Feyzu’l-Kadir,VI,108; Suyûtî, Mitâhu’l-Cennet.s.71
11 Tirmizi, İman,17,ha.2638

Ayrıca kontrol et

Şifa Tarifesi

Şifa Tarifesi* Kalemdar (ks)   İhvân-ı Kirâm’a İkaz ve Tavsiyeler Besmele geçsin başına Gelsin mü’minler …