Anasayfa / Genel / Ölüm ve Ölüm Ötesi

Ölüm ve Ölüm Ötesi

“Ölüm” kelimesi ilk duyulduğunda, insanının iç dünyasında bir burukluk meydana getirir. Çünkü kelime, bir “ bitiş, son buluş ve yok oluş” olgusunu haber vermektedir. “Ölüm”, arzu ve isteklerin, ümitlerin, hayallerin tükendiği, hazların ve heyecanların bir anda acıya ve kedere dönüştüğü, kısaca hayata dair ne varsa hepsinin bitip sona erdiği olgunun adıdır. Zaten sözlüklerde de “Ölüm, canlılarda hayat belirtilerinin ortadan kalkması ya da ruhun bedenden ayrılması olgusudur” şeklinde tarif edilmiyor mu? Onun için “ölünün yüzü soğuktur” denilmiştir; hem de öyledir. Çünkü ona sıcaklık veren canlılık emâreleri ortadan kalkmıştır, ruh bedenden ayrılmıştır. Artık ölümle insan, dünyaya, dünya hayatına dair her şeyi terketmiştir. Olan biten her şey, onun ilgisi dışındadır. Dünyaya ait ne varsa, onun için bir anlam ifâde etmez. Ruh bedeni terketmiş, başka bir boyuta, başka bir âleme geçmiştir. Bu âlem “Âhiret âlemi”dir. Bu boyut, yaşayan insanlar için bir “gayb” tır. Bu konudaki bilgilerimiz, Kur’ân’da ve Peygamber Efendimiz’in (sav) hadislerinde anlatılanlara/nasslara dayanmaktadır. Yani semâî/naklî bilgilerdir. Kur’ân ve hadislerde bu konuda pek çok detay bilgi verilmiştir. Âdeta âhiret âleminin/ölüm ötesinin geniş tasvirleri yapılmak sûretiyle, insanların dünya hayatlarını nizam ve düzene koymaları, insanî ilişkilerinde ilâhî rızâya uygun yaşamaları, âhirette, dünyada yapıp ettiklerinden tek tek hesaba çekilecekleri anlatılmaktadır.

“Ölüm” kavramının zıddı, “yaşamaktır”. “Hayat” ve “memât” tâbirleri, birbirinin zıddı olan bu iki kavramı ifâde etmek için kullanılır. Bu kullanılış biçimi, Kur’ân’da şöyle geçmektedir: “O (Allah cc), hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için, ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.” (Mülk, 2.)

Yaşamak” ve “ölmek” âdetâ birini tamamlayan bir bütünün iki parçası hükmünde olup, hayata ayrı bir anlam katmaktadır. Çünkü bu iki kavram, bir “anlam bütünlüğü” meydana getirerek bir “değer” ifâde eder. Ne var ki bu iki kavramdan biri (doğmak/yaşamak/hayat), daima sevinmeyi ve mutlu olmayı çağrıştırırken, diğeri (ölüm) de acıyı, kederi ve mutsuzluğu çağrıştırır. Bu sebepten birinin varlığı, diğerinin de var olmasını zorunlu kılmaktadır. “Hayat/Yaşamak/doğmak” varsa, mutlaka o “doğan/yaşayan” varlık için de bir son yani “ölüm” de olacaktır ve bu kaçınılmazdır. Onun içindir ki mevcûdât âlemindeki her varlık, mutlaka ölecektir. Bu hususu yüce Rabbimiz Kur’ân’da : “Her nefis/canlı/yaşayan ölümü tatadacaktır” (Âl-i İmran, 3/185, Enbiya, 21/35; Ankebut, 29/57) buyruğuyla açıklamaktadır. Nedense insanlığı, bir bütün iki ayrı parçası hükmünde olan “yaşam” ve “ölüm” olgularından biri, tarih boyunca daha çok meşgul etmiştir. O da “ölüm” olgusudur. Çünkü insanın yaratılışında var olan “ebediyet” arzusu, hayatın sonu demek olan “ölüm” üzerinde yoğunlaşmayı beraberinde getirmiştir. İnsanlık, tarih boyunca, her canlının mutlaka tadacak olduğu bu “ölüm” gerçeğini anlamanın yolunu aramış, ölmemenin çarelerini araştırmıştır. Bu konuda fikirler üretilmiş, ekoller oluşmuş, kabuller, reddedişler olmuştur. Bazen ölüm, düğün şenliği ve coşkusuyla karşılanmış, inanmış gönüller ölüme gülerek gitmişler, ölümü bir vuslat bilmişler; bazen de ölüm, bütün zevkleri ve heyecanları gideren bir korku sembolü olmuştur.

Ölüm gerçeği karşısında insanların tutumlarını, inançları ve kanaatleri belirler. Bu konudaki farklı yaklaşımlar, insanların sahip oldukları inanç ve kanaatlerinin bir yansımasıdır. Âhiret inancına sahip olan bir kimsenin/mü’minin “dünya hayatı” hakkındaki düşünce ve davranış biçimiyle, âhirete inanmayan kimsenin düşünce ve davranış biçimi farklılık göstermesi, gönül dünyalarında yer etmiş olan inanç ve kanaatlerinin sonucudur.

Mutasavvıflar ölümü: “Aşıkın ma’şukuna”, “Sevenin sevgilisine” kavuşması olarak değerlendirir, buna “urs“, ve “iyd” (düğün, bayram) derler. Buna göre ölüm olayı aslında sevinilecek bir şeydir. Çünkü dost Dost’a kavuşmuştur.

Hayatın tamamını kuşatan “din”, sadece insanın dünya hayatıyla ilgilenmekle yetinmemiş daha da ötesine geçerek, bu dünya hayatının son bulması ve ölümle başlayan ölüm ötesi hayatla/âhiretle de ilgilenmiştir. Âhiret hayatının, insanın bu dünyada ilâhî irâdeye uygun bir şekilde yaşamasını sağlayan, bu konuda onu denetleyen bir inanç olarak benimsenip kabul edilmesini istemiştir. Dinin, ölüm ötesi hayatla/âhiretle bu derece ilgilenmesi, insan için, gerek dünya ve gerekse âhiret hayatı açısından ayrı bir anlam ifâde eder. Ölüm ötesine/âhirete inanmak kişinin dünya hayatı için anlamlıdır, çünkü âhirete inanan insan, dünyadaki bütün yaptıklarından hesap vereceğine inanmaktadır. Böyle olunca, tüm davranışlarına dikkat edecektir. İlâhî rızâya uygun olup olmadığının endişesini içinde yaşayacaktır. Hesap verememenin ızdırabını çekecektir. Bu da onun dünya hayatına bir düzen ve nizam getirecek, mutlu bir hayatın hoşnutluğunu yaşayacaktır. Ölüm ötesine/âhirete inanmak kişinin âhiret hayatı için anlamlıdır. Çünkü, dünyasını ilâhî rızâya uygun olarak yaşama gayreti içinde olan bir insan için, âhirette hesap verme endişesi olmayacak, Cenâb-ı Hakkı’ın rızâsına ermenin mutluluğunu doyasıya yaşayacaktır. Meseleye bu açıdan bakıldığı zaman “hayat/yaşamak” da “memât/ölmek” de yüce Rabbimizden bizlere sunulmuş ilâhî bir nimet ve büyük bir lütuftur. Yüce Rabbimiz, kullarının “hayat”ın ve “memât” (yaşamanın ve ölmenin) ilâhî bir nimet ve lütuf olduğunun farkına varmaları için, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem (as)’dan îtibaren gönderdiği tüm peygamberlerine, tebliğ ettikleri dinin inanç esasları arasında “Âhiret’e inanmaya” davet etmelerini emretmiştir. Aslında “ölüm” denilen olgunun mevcûdiyetine inanmak demek, aynı zamanda âhirete inanmak demektir. Âhirete inanmak ise, “Bir” ve “tek” olan “Allâh”a inanmanın ikrarıdır. Her şeyden önce; “Hayat veren ve öldüren Allah’tır.(Yunus, 10/56.)

Allâh’ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz, diriltti, sonra öldürecek ve tekrar diriltecek.” (Bakara, 28.) Yüce Rabbimiz herşeyin fâni/geçici olduğunu, bâkî ve ebedî kalıcı olanın ancak kendisi olduğunu şöyle açıklamaktadır: Yeryüzünde bulunan herşey fanidir; Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır.” (Rahman, 26-27.)

İslâm îtikadına göre insan bedensel olarak değil, ama ruhsal olarak yaşamasını ve varlığını sürdürür. Peygamberler bunların bazı hallerini bilebilirler. Bazı kimseler rüya yoluyla bunlardan bazılarının bazı hallerini bilebilir. Çünkü, rüya nübüvvetin kırk altı parçasından bir parçadır. (İhya, IV, 491)

İnsan, hayatını Allâh’ın takdir ettiği zaman dilimi içinde yaşar ve mukadder vakit geldiği zaman da ruhunu teslim eder. Bu sebepten ölümü bir ilahî rahmet ve lütuf bilmek doğru ve güzeldir ancak, ilâhî vuslata ermek için ölümü temenni etmek uygun değildir. Hayatta olmak, âhirete daha iyi hazırlanma imkân ve fırsatını verir. Bunun için ölüm arzu edilmez. Peygamberimiz (sav): “Ölümü temenni etmeyin” buyurmuştur. (Buhari, Temenni, 6, Tirmizi, Kıyamet, 40) Eğer ölümü temenni edecek bir durum olursa, ağır hastalık ve şiddetli ağrılar gibi o zaman farklı bir davranış içine girilmez, o durumdaki hasta, gönül dünyasını Rabbine açarak: “Allâh’ım! Bana yaşamak hayırlı ise hayat ver, ölüm hayırlı ise canımı al” (Müslim, Zikr, 10) diye duâ edebilir.

Ölen bir kimsenin haberini alan bir mü’min “İnnâ lillahi ve inna ileyhi râciûn” (Biz O’na aitiz ve O’na dönüyoruz) der ve Rabbine karşı teslimiyetini arz eder. Mülkün gerçek sahibi Hakk Teâlâ’dır, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Can veren O’dur. Verdiği canı dilediği zaman ve dilediği şekilde geri alır. Mü’min buna sadece rızâ ve teslimiyet gösterir. Üzülür, ağlar ve göz yaşı döker, ama Allâh’ın rızâsına aykırı düşen bir söz söylemez, bir şey yapmaz ve yakınmaz. (Uludağ, S., Ölüm ve Ölüm Ötesi)

Mü’min, ölüm gerçeğini, dâima ibretle karşılar ve kendisine ölüm ötesi/âhiret hayatı için bir hatırlatma olarak kabul eder. Nitekim “Vâiz olarak sana ölüm yeter” (Tirmizi, Kıyamet, 24; Acluni, Keşfu’l-Hafa, II, 112) ifâdesi, bu hakîkati en veciz bir şekilde anlatmaktadır. Peygamber Efendimiz (sav) mü’minlerin kabirleri ziyaret etmelerini istemiş, “Çünkü kabir ziyâreti katı kalpleri yumuşatır, yufkalaştırır”, buyurmuştur. Yumuşayan ve yufkalaşan kalp, Allâh’ın bol bol feyz ve bereketinin inmesine hazır hale gelmiş; ilâhî rızaya teslim olmuştur.

Ölüm vuslata erme, dosta kavuşmaktır. Yüce Allah (cc) mü’minlerin dostudur, mü’minler de Allâh’ın dostları/evliyaullahtır. Sevgili Peygamberimiz’in (sav) vefatı esnasında en son sözü: “Ya Rabbi beni Refik-i A’la/En yüce dostla beraber kıl! “ demek olmuştu. (İbn Hişam, Siyer, IV, 1069; Buhari, Rikak, 42; Müslim, Selam, 46).

Mutasavvıflar ölümü: “Aşıkın ma’şukuna”, “Sevenin sevgilisine” kavuşması olarak değerlendirir, buna “urs“, ve “iyd” (düğün, bayram) derler. Buna göre ölüm olayı aslında sevinilecek bir şeydir. Çünkü dost Dost’a kavuşmuştur. (Uludağ, S., Ölüm ve Ölüm Ötesi)

Ölüm, haktır ve gerçektir. Ölüm ötesi bir hayat vardır ve her insan oradaki hayatında/âhiret hayatında, bu dünyada nimetlendirildiği her şeyin hesabını verecektir. Yüce kitabımız Kur’ân’da bu husus şöyle anlatılır: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nimetten sorulacaksınız.” (Tekasür, 8.)

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de, yaşamın ve ölümün amacının “O (Allah cc), hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için, ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.” (Mülk, 2.) olduğu vurgulanmaktadır.

Ölümlerimizin bir vuslata erme olması dualarımızla…

Prof. Dr. Ali Çelik (Kasım 2016)

Ayrıca kontrol et

Tehlikeli, Görünmez Elektro-Sis 

Cep telefonları, baz istasyonları, elektronik âletler ve yeni ‘kablosuz teknolojisi’ sağlığımıza zarar verir. Hormonal süreçler ve diğer vücut süreçleri zarar görür, hattâ bu …