Nusayrîlik

Nusayrîlik

Hamdi Hatipoğlu

Geçen yazımızda Gullat-ı Şia’dan olan Nusayrîliğin iç yüzünü anlatırken kısa târihçesinden başlayarak ulûhiyet, nübüvvet, kitap ve melek anlayışlarına yer vermiştik. Bu sayımızda ise Nusayrîliğin diğer sapık inançlarına ve günümüzdeki durumuna kısaca değineceğiz.

  1. Âhiret İnancı ve Tenâsüh (Reenkarnasyon1)

Hz. Ali’nin ebedîliğine inandıkları için âhireti de kabûl eden Nusayrîler, Kur’ân’da geçen kıyâmet, cennet, cehennem, hesap ve mîzân gibi hususların sembolik ifâdeler olduğunu ileri sürerler. Bu anlayışta en belirgin etkinin sâhip oldukları tenâsuh anlayışı olduğu görülmektedir.2

Kur’ân’da geçen, mükâfât ve cezânın cennet ve cehennemde olacağı şeklindeki inanca karşılık Nusayrîler, onun bu dünyâda, ruhların insan ve hayvan şekline girmesi sûretiyle gerçekleşeceğine inanmışlardır. Cennete ancak Ali’nin ilâhlığını ve diğer Nusayrî inançlarını kabûl edenlerin gireceğini ileri süren Nusayrîlere göre, mü’min kelimesinden maksat “Nusayrî” olandır. Ali’nin ilâhlığını kabûl etmeyenler cehenneme gireceklerdir. Günahkâr Nusayrîler de, günahlarından temizleninceye kadar Hristiyan veya Müslüman olarak dünyâya geleceklerdir. Nusayrîlerin başka bir anlayışına göre cennet, onları tanımak ve fırkalarına girmek, cehennem de onları tanımamak ve onlardan yüz çevirmektir.

Nusayrî inancının en önemli esaslarından biri de, tenâsüh yâhud ruh göçü inancıdır. Bu inanca göre, ölümle birlikte bedenden çıkan ruh, yeni bir bedene girerek yeniden dünyâya gelir. Bu yeni beden, Hint inançlarındaki karmik3 birikimler gibi, rûhun daha önce bulunduğu kişinin inanç ve amellerine göre değişirmiş. Nüsayrîlikteki tenâsüh inancı, İslâm’dan önceki Fars, Hint, Yunan ve Budizm gibi din ve kültürlerden kalma bir düşünce olarak değerlendirilir. Daha önce belirtildiği gibi günahkâr insan; bir başka insan, hayvan veya bitki şekline girecek ve bu hayâtında eziyet çekerek yaşayacaktır. Hakîkî anlamda mü’min olan Nusayrîler de yedi kez diğer insanların sûretine bürünecek, daha sonra da rûhu yıldızlar arasında kendisine ayrılmış olan yere ulaşacaktır.

Kâfirlere gelince, onlar da değişik hayvan şekillerine girerek cezâlarını çekeceklerdir. Çok çirkin ameller işleyenler ise, pis hayvanlar ve haşerelerin bedenlerinde doğarak hayatlarını sürdürecekler. Sonunda beklenen Mehdî’nin ortaya çıkmasıyla hepsi, birlikte öldürülüp cansız varlıklar hâline geleceklerdir.4

  • Hulûl Akidesi

Hulûl, bir şeyin bir şeye girmesidir. Allâh’ın bâzı eşyâya veya kişilere girmesi inancı. Bu inançta olan bâzı sapık tarîkat ve mutasavvıflara da “Hulûl ehli” adı verilir. Güzel kadınlara ve oğlanlara bakmanın helâl olduğunu söyleyen, Allâh’ın bâzı sıfatlarının insana hulûl ettiğini savunan mutasavvıf zümresi.5

İslâm’dan Önceki Dinlerde Hulûl: Geleneksel dinlerden tek tanrılı dinlere kadar geniş bir inanç kuşağında ortaya çıkan hulûl (incarnation) enkarnasyon kavramı, insanüstü ilâhî bir kudretin belli bir amaç doğrultusunda çoğunlukla insan, bâzan da hayvan sûretinde tamâmen veya kısmen yeryüzünde görünmesini (bedenleşmesini) ifâde eder. Bu tanımıyla hulûl, basit bir şekil değiştirmenin ötesinde ilâhî irâdenin bilinçli olarak kendini göstermek üzere herhangi bir varlığın bedenini seçmesiyle ilgilidir. İlk şekli animistik6 dinlerde ortaya çıkmış olmakla birlikte hulûl inancı gerçek önemine özellikle Hinduizm ve Hristiyanlıkta kavuşmuştur. Bununla birlikte eski Mısır’dan Grekler’e kadar pek çok dinde görünmektedir.

Hulûl kavramının önem kazandığı ikinci din Hristiyanlıktır. Hulûl inancı için Hristiyan literatüründe “et” anlamında Latince caro kökünden türetilen ve “ulûhiyyetin bedenleşmesi” anlamına gelen incarnation “hulûl” kelimesi kullanılır.7

Hulûl ve tenâsuh fikri insanların en köhne kanâatlerinden biridir. Atalarla ve yakınlarla çocuklar arasındaki benzerliği fark eden ilkel insanlar, bu benzerliği tenâsuh ve hulûl ile yorumlamışlardır.8 Tahrîf edilmiş Tevrat’ta da bu tür düşüncelere yer verilmiştir. Tenâsuh ve hulûl akîdesi eski Araplar’da da vardı.

Kelâmcıların şiddetli hücûmuna rağmen bu inanç İslâm âlemine bile sokulmuş, Mutezile’den Fadl b. Hûdebî’nin kurduğu Hudebiyye ile Gulat-ı Şîa’dan “Cenâhiyye” de tenâsüh ve hulûlden söz etmişlerdir.9 Nusayrîlik de bu inançların etkisinde kalmıştır.

  • Namaz

Nusayrîler, Müslümanların kıldığı şekilde namaz kılmazlar. Onlara göre namazın başında “Ali, Muhammed ve Selmân’ı yüceltiriz” demek namazın yerine getirilmiş olması için yeterlidir. Onlar Kur’ân’ı hiç kullanmadıkları halde, “… (O Peygamber) onlara uygun olanı emreder ve fenâlıktan men eder, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar, onların üzerindeki yükleri, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar…”10 âyetine dayanarak namaz kılmazlar.

Namaz sesle yapılan bir ibâdettir. Ferdî ve cemâat hâlinde olmak üzere iki çeşittir. Namaz duâ demektir ve Ali’ye açılan bir kalbin niyâzı şeklinde anlaşıldığından ferdî yapılır. Bu sebepten de câmiye ihtiyaç yoktur. Ancak bayramlarda, mukaddes günlerde veya çok meşhur bir şeyhin bir kasabayı ziyâreti münâsebetiyle cemâat hâlinde ibâdet yapılır. Duâ şeklinde anlaşılan namazı, sıkışık durumlarda ve hastalık hallerinde şeyhler yapar. Namazı taklîden rükû, secde ve kaadeye karşılık olmak üzere birtakım vücut ekzersizleri yaparlar.

Namazdan önce abdest almazlar. Namazın şartları beştir:

1- Beş seçkini bilmek. Bunlar: Muhammed, Fâtır (Fatma), Hasan, Hüseyin ve Muhsin’den ibâret beş mâsumdur.

2- Gülmeden ve konuşmadan namaz kılmak (duâ etmek),

3- Namazı, Abbâsî rengi olduğu için siyah takkesiz kılmak,

4- İbâdeti başkaları görmeden gizli yapmak,

5- Namazı, “Ey yüce, Büyük ve Arıların efendisi Ali, bize merhamet et!” diyerek bitirmek.

6- Namazı kılacak yer önemli değildir. Yürürken, bir şey üzerinde giderken de kılınabilir. Namazda istediği yöne dönebilir. Mekke’ye dönülmez. Dönmek de şart değildir; lâkin öğleye kadar güneşin doğuş yönüne, öğleden sonra ve akşam da batıya doğru dönülür.

  • Oruç

Nusayrîlerde, Sünnîlerdeki gibi oruç yoktur. Oruç, Rasûlullâh’ın babası Abdullah b. Abdulmuttalib’in sessizliğini temsîl eder. Buna göre Ramazan Abdullah, Kur’ân da Hz. Muhammed’dir. Ramazan günleri ise Nusayrîlerin kutsal günlerini temsîl eder.

  • Zekât

Onlarda zekâtın mânâsı dîni öğrenmek ve aktarmaktır. Ama zekât şeyhler için büyük önem taşır; çünkü her âile, mâlî şartlarına göre şeyhe para vermek zorundadır. Bu, zekât yerine geçer.

  • Hac

Nusayrîlerin haccı ziyâret yerleridir. Ziyâret yerleri ya su kenarları veya ağaçlık tepelerdir. Bu yerler beyaza boyanır.

  • Din İşleri

Nusayrîlik’te din işlerini yürüten dört sınıf vardır:

  1. Büyük Şeyh: Fevkalâde büyük ve geniş otoritesi vardır. Ali’nin yeryüzündeki gölgesidir. Olağanüstü gücü vardır. Herkes tarafından büyük îtibar görür. Şeyh ve imam adaylarını seçerler. Her bölgede çok meşhur kişilerden ancak biri, büyük şeyh olur.
  2. Şeyh: Sayıları çoktur. Atalarının melek olduğuna inanırlar. Melekler insanların kânunlarını yapmak için onlara hulûl etmiştir. Cemâatin ihtiyaçlarına cevap verirler. Öteki dünyâda şefâatçi olacaklarına inanılır. Merâsim ve ziyâretleri idâre ederler. Hastalara duâ ederler. Onlara danışmadan doktora gitmezler. En güzel ve en zengin kızlarla evlenirler. Evleri herkese açıktır. Şeyh olmak için şeyh âilesinden gelmek ve kültürlü olmak gerekir.
  3. Nüveb: Aşağı tabakanın şeyhleridir. Şeyh olana kadar esas şeyhlere yardım ederler. Şeyhliğe adaylığına büyük şeyh karar verir. Liyâkat kesbederse başka bir yere şeyh yapılır.
  4. İmamlar: Aslında bu sınıf, Sultan II. Abdulhamîd zamânında ihdâs edilmiştir. Kendilerinin Müslüman olduklarını söyledikleri için, Sultan da onlara imam kadrosu tâyin etmiş hattâ câmiler yaptırmıştır. Ancak onlar, Sultan Abdulhamîd zamanında olduğu gibi bugün de, gerek imam gerek müezzin kadrolarını kullanarak Devletten maaşlarını almakta, fakat namaz kılmamaktadırlar. Müezzinler, beş vakit ezanı okumakla yetinirler. Başlarının derde girmemesi için bâzan câmiye girip namaz bile kılarlar.11

Dipnotlar

[1] Tenâsuh: Sözlükte “gidermek, bir şeyi silip yok etmek” anlamındaki nesh kökünden türeyen tenâsüh “bir şeyi olduğu gibi başka bir yere nakletmek veya kopyalamak, bir şeyi iptâl ederek başka bir şeyi onun yerine koymak” gibi mânâlara gelir. (Lisânü’l-ʿArab, “nsḫ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “nsḫ” md.)

Batı dillerinde reenkarnasyon denilen tenâsuh düşüncesi, Hasidilik ekollerince benimsenen, “yaratılış amacını gerçekleştirememiş ruhların tekrar başka bedenlerde dünyâya dönmesi” anlamında tenâsüh (gilgul) anlayışının Ortodoks Yahudilerince Hint, İran veya Mezopotamya düşüncelerinden Yahudiliğe sokulan inançlar kategorisinde değerlendirildiği görülmektedir. Bu durumda sözü edilen kültürlerdeki tenâsüh fikrinin İran kanalıyla bu kültürlere geçtiği söylenebilir. Fakat gerek klasik gerek çağdaş İran kültüründe Hint kültüründeki gibi yaygın bir tenâsüh anlayışına rastlanmaz. Bu sebeple tenâsüh öğretisinin sözü edilen kültürlere Hint dünyâsından geçmiş olması da muhtemeldir. (DİA).

Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden sapık felsefecilerin ve sapık tarîkatların ortaya attıkları saçma fikir ve düşünce ve inanç türüdür. Buna inanan kimseler dinden çıkar.

2 Hasan Onat, Sönmez Kutlu, İslâm Mezhepleri, s. 314.

3 Tanrıya yakınlık

4 H. Onat, Sönmez, s. 315

5 S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri, “Hulûl” md.

6 Animizm ya da diğer adıyla canlıcılık, doğada insan rûhuna az-çok benzeyen başka ruhların da bulunduğunu kabûl eden ilkel insanların dînidir. Bu inanca göre evrendeki bütün varlıkların, bitki ve hayvan gibi canlıların, denizlerin ve göklerin hattâ yağmur ve yıldırım gibi doğa olaylarının giz dolu etkisi olan birer ruhları vardır. Örneğin, Stalin de bir animistti.

7 DİA “Hulûl” md.

8 M. Şemseddin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ, s.160

9 M. Şemseddin Günaltay, s. 162

10 A’râf 7/157

11 Ethem Ruhî Fığlalı, s. 187, 188, 189, 190, 9.Baskı.

Mayıs 2020, sayfa no: 52-53-54-55

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …