Nezâket Zarâfet / Alemdar

Dünyâ hayâtında berâber olmanın bizde etkileri pek çoktur üstadlarımızın. Kullanıma hazır hâcetler bulunur çantada. Yeri geldikçe istimâl olunur. Yaşayamasak bile gördüğümüz güzellikler yol gösterir bizlere. Gönül ve beyinlerimize nakşolan davranış biçimleri hîn-i hâcette ışık tutar yaşantımıza. Uygulamalarına Kur’ân ve sünnetin mührünü vurduğu şahsiyetler muktedâ bih, kendisine uyulan önderlerdir. “Nimet verdiğin kimselerin yoluna kılavuzla bizi Yâ Rab”1derken nebîler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihler kastedilir. İsmet sıfatıyla nezâketin, letâfetin, zarâfet ve edeb-i İlâhî ile ahlâkî kuralların hepsinde eşsiz ve mükemmeldirler. Hz. Yûsuf Zeleyha’da, Mûsâ (as) Hz. Şuayb’in kızlarında son derece nâmus ve iffetlerini korumada örnektirler. 

İbrâhîm (as) ile Îsâ (as) insanlara muâmelede emsâlsiz ahlâk ve zarâfettedirler. Kur’ân-ı Kerîm’in diliyle: “Eğer kendilerine azâb edersen şüphesiz onlar Sen’in kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz Sen izzet ve hikmet sâhibisin» dedi.”2

Zarâfetin kaynağı olan Sevgili Peygamberimiz Uhud ve Taif’te uğradığı saldırılarda lânet etmemiştir. O Peygamber-i Zîşân’ı (sav) yaralıyorlar. O ise bir yandan yüzünden akan kanları siliyor, bir yandan duâ ediyor: “Allâh’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.”3

Bir yolculuk sırasında Enceşe isimli biri, develerinin hızlı yürümeleri için şarkı söylerken develerin sürati de artar. Develerin üzerinde bulunan hanımlar için endîşeye kapılan Efendimiz (sav) Enceşe’ye seslenir: “Enceşe dikkat et! Billurlar kırılmasın!”

“Ganîmet mallarından adâletle dağıt” diye yakasına sarılan bedevîye kızıp darılmadan: “Allah ve Resûlü de adâlet etmezse, hiç kimse adâlet etmez. Allah, Mûsâ’ya rahmet etsin. O bundan daha ağır bir ithâma mâruz kalmıştı da sabretmişti.”4 buyurdu. Safların gerisinde ağlayan çocuğa acıyıp namazı kısa kesmiş olmaları da O’nun (sav) başka bir zarafet örneğidir. 

Allah Teâlâ’ya tâzimde Ebû Ali ed-Dekkak (ks): “İbâdetler cennete, ibâdette edeb Cemâlüllâh’a iletir.” derken dînî emirlerde hassâsiyetle zarâfete işâret eder. “Din Allah Teâlâ’ya tâzim, mahlûkâta şefkat”, muâmelatta hassâsiyete vurgu yapılır. Âileye geçmişlerimizin kullandığı tâbir, esâsı Kur’ân’dan kaynaklanan ifâdelerdir. “Nur-u aynım” iki gözüm, “Sa’âdetlü Sultânım”, “Ömrüm, azîzim, sultânım”, “mâh-ı tâbânım”, “Devlet Hâtun”, “Sultan Hâtun” gibi terimler kullanılmaktadır. Kız çocuklarına “Hanım Sultan”, oğullarına “Bey”, şehzâdelerin kızlarına da “Hanım Sultan” denirdi. Kadına ihânet değil, iltifat gerekir.

Sevgili Peygamberimiz’e (sav) hitâb ederken kullanılan tâbirler çok mühimdir:

Sâhibu’r Rütbeti’l Âliyye (Yüce rütbelerin sâhibi)

Fahr-u Kevneyn (dünyâ ve âhiret iftihar kaynağı)

Mehbit-i Esrâri’r Rahmâniyye (Rahmânî sırların indiği mekân)

İmâmu’l Müttakîn (Allah Teâlâ’dan hakkıyla korkanların imâmı)

“Sırr-ı Furkān” “Şâh-ı Cân” “Şâh-ı Levlâk” (kâinâtın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı sultan)

“Şâh-ı risâlet” (Peygamberlerin başı)

“Şâh-ı rusül” “Şefî-i rûz-i cezâ” (hesap gününde ümmetine şefâat eden)

Âyette “Resûlullâh’ı, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayınız…”5 buyruluyor. İnsanların, birbirlerine seslendikleri gibi, Resûlullâh (sav)’e seslenmemeleri gerekir. Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm) “Anam babam sana fedâ olsun Ey Allâh’ın Resûlü!” diye hitâb ederlerdi. 

“De ki: İster Allah diye yakarın ister Rahmân diye yakarın. Hangisiyle yakarırsanız yakarın, en güzel isimler (el-Esmâü’l-Hüsnâ) onundur.”6 Allâh’ın isimlerinin anıldığı yerlerde: “Subhânehu ve Teâlâ”, “Azze ve celle”, “Tebâreke ve Teâlâ”.

“Hiç bir şey namazla bitmez. Her şey namazla başlar.” der Necip Fazıl.

İbâdetten gâye, insanın kendini bulmasıdır. İçin dışa yansımasıdır. Zarâfet incelik olduğuna göre, îmânın görüntüsü hayâtın her alanına hitâb eder. Ammar bin Yâsir hakkında Sevgili Peygamberimiz (sav)’e: “Ammâr kâfir oldu” diye haber verildi. Resûlullah Efendimiz: “Hâşâ! O kâfir olmaz. Baştan ayağa kadar îmândır ve eti ile derisi arası îmân ile doludur.” diye müjdeledi.

Hz. Sıddîk (ra) başlı başına bir îman âbidesidir. İbâdette zarâfet davranışlara akseder. Sevgili Peygamberimiz (sav): “Allah cemîldir ve cemâl sâhiplerini sever, cömerttir ve cömerdi sever, kerîmdir ve kerîmi sever, temizdir ve temizi sever.”7

İslâm dîni nitelik arar. İslâm ahlâkında gerek insanlara ve gerekse hayvanlara karşı muâmelede en mühim prensiplerden biri rıfk´dır. Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ): “Kendisinde dikbaşlılık olan bir deveye bindim. Hırçınlık etmeye başlayınca ileri geri sürmeye başladım. Bunun üzerine Resûlullah (sav): ‘Rıfkla, tatlılıkla davran!’ diye müdâhale etti…”8 “Kaba ve katı yürekli olmamak”9 gerekir. “Rıfktan mahrum kalan bir kimse hayrın tamâmından mahrum kalmıştır.”10

Sevmediği kimselere bile gönül alıcı davranmak, Resûlullâh’ın (sav) ahlâkı idi. Bir gün, bir adam Resûlullâh’ın yanına girmek için izin istedi. Aleyhissalâtu vesselâm: “Aşîretinin ne kötü adamı” dedi. Sonra da: “Müsâade edin girsin!” buyurdu. Adam huzûruna girince, ona yumuşak bir üslubla konuştu. (Adam gidince): “Ey Allâh´ın Resûlü, ona mülâyim bir dille konuştun, hâlbuki daha önce hakkında söylediğini söylemiştin” dedim. Bana: “Kıyâmet günü, Allah indinde makamca insanların en kötüsü, dil ve davranışlarının kabalığından kaçınarak insanların terkettiği kimsedir.”11 buyurdu.

Sevgili Peygamberimiz (sav) hitâbında içtenlikle muhâtabına yöneliyor, onun elini sıkıyor ve otururken bile yanındakiyle bedenini aynı hizada tutarak gönül iletişimi kuruyor.

Hz. Enes bin Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem (yolda) bir adama rastlayıp da onunla konuştuğu zaman, adam dönüp gidinceye kadar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, mübârek yüzünü ondan çevirmezdi ve adamla tokalaştığı zaman, adam elini çekinceye kadar O, mübârek elini adamın elinden çekmezdi. Hiç bir zaman O’nun mübârek dizleri de yanında oturan adamın dizlerinden ileride görülmemiştir.”12

Gülümseyince gül yüzünde güller açan Sevgili Peygamberimiz, Hz. Cerîr b. Abdullah (ra)’ın ifâdesiyle şu şekilde tanımlanır: “Müslüman olduğumdan beri Rasûlullah (sav) beni yanına girmekten alıkoymadı (kapıdan geri çevirmedi) ve beni gördüğünde mutlaka gülümsedi.”13

Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Rasûlullah aleyhisselâm’dan bir şey istendiğinde, o da bu şeyi yapmayı istediğinde ‘tamam’ derdi. Yapmak istemediği bir şey karşısında ise susar, cevap vermezdi. Onun kendisinden istenen bir şey için ‘hayır’ dediği olmamıştır.”14

Bizzat yaşayarak bize edebi, nezâketi O öğretmiştir. Hz. Abdullah b. Ömer (r.anhümâ) anlatıyor: “(Bir defasında) bir adam üç kez Rasûlullah aleyhisselâm’a seslendi. Allah Rasûlü (sav) adamın her seslenişinde ona, ‘Lebbeyk! Lebbeyk!’ (Buyurun! Buyurun!) diye cevap veriyordu.”15

Zarâfeti Rabbânî terbiye eğitir. “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel kıldı.”16 buyurur (sav) Efendimiz. Kurallar manzûmesi olan İslâm, tırnak kesiminden devlet idâresine kadar zarâfet ister. Hz. Ömer gibi bir dehâ, Ebu Bekir (ra) gibi sehâ, Hz. Osman gibi hayâ, Ali (ra) gibi behâ (zarâfet) ister.

Kurban tâatinde bile, hayvanı boğazlarken rıfkla kesilir. Sevgili Peygamberimiz (sav): “Allah Teâlâ her varlığa iyi davranılmasını emretmiştir. Öyleyse canlı bir varlığı öldürmeniz gerektiğinde, bu işi can yakmayacak şekilde yapın. Bir hayvanı boğazlayacağınız zaman, ona eziyet vermeyecek güzel bir şekilde kesin. Bu işi yapacak olan kimse bıçağını iyice bilesin, hayvana acı çektirmesin.”17 buyurur.

Mevlânâ: “Güzellik dilin altında gizlidir. Sükût, incelik, edeb ve zarâfet insanı her gittiği yerde sultan yapar.” Cenâb-ı Hakk ile ilişkisini güzelleştiren kimse, insanlarla ve tüm canlılarla ilişkisine de zarâfet katar. Yûnus Emre’nin “Yaradılanı severim Yaradan’dan ötürü” dediği de aslında budur. Ebü’l-Hasan Harakānî (ks) bu anlamda: “Her kim bu dergâh’a gelirse ekmeğini verin ve dînini ve inancını sormayın; zîrâ Ulu Allâh´ın dergâhında ruh taşımaya lâyık olan herkes, elbette Ebu´l-Hasan´ın sofrasında ekmek yemeğe lâyıktır.” der. Bu erdemin kaynağı İki cihan Serveridir (sav): “Her ciğer taşıyan canlı için (yapılan iyilikte) sevap vardır.”18

Bâyezid Bistâmî siyah giymiş olarak bir sokaktan geçerken mahallenin müslüman çocukları onu papaz zannederek yolunu kestiler ve bir halka çevirerek içerisine aldılar. Her biri el kaldırarak ‘papaz müslüman ol! papaz müslüman ol!’ dediler. Bâyezid bunlara itâat ederek tekliflerini kabûl etti: “Peki olayım yavrularım müslüman olmak için ne lâzımdır?” diye sordu. Çocuklar, çocuk îmânı ve sâfîyeti ile kelime-i şehâdeti okudular, Bâyezid de aynen tekrâr etti. Çocuklar “papaz müslüman oldu papaz müslüman oldu” diye çağırışmaya başladılar ve anne babalarına müjdeye koştular. Bâyezid çocukların bu yaşta ilay-i kelimetullah duygusuna sâhip olmalarına ve içlerindeki bu mücâhidlik gayretlerine hayrân olup sevinerek, defalarca Allâh’a hamdetti ve sonra o yavruların ihlâsı ve iyi niyeti karşısında kendisinin îmânını yenilediğini söyleyerek Hakk’a şükreyledi. Bu tavır zarâfetin inceliğin, nezâketin en güzel örneğidir.

Sâmî Ramazanoğlu (ks) Üstâzımızdaki zarâfet aynen Sevgili Peygamberimiz’in edeb ve erkânı, zarâfet ve nezâketidir. Tren bileti alacağı zaman, insanlar sırada beklemesin diye önceden bozuk para hazırlar, gişede para bozdurmak için zaman kaybetmezdi. Gişe memuru bu zarâfete hayran kalır. Onu şükranla yâd ederdi. Karaköy’den Tahtakale’ye kadar yürür, dolmuşa vereceği parayı, sıhhat nîmetine bir şükür olarak tasadduk ederdi. 

Bir nişan merâsiminde takacağı yüzüğün altın olduğunu görünce, kendi yüzüğünü takarak şöyle buyurur: “Bunu bugünün hâtırası olarak kabûl edin, altın yüzüğü de hanımınıza hediye edersiniz!” 

İmam Efendinin seccâdesini diğer seccâdelerin üstüne getirir. Elbiselerinin düğmelerini sağdan ilikler. Çaya attığı şekerin bile tek olmasına dikkat eder. Yol refîki ile giderken binite nöbetleşe biner. Eğer kabûl etmezse arkadaşı bu teklîfi, onun nöbetinde hayvanın istirâhatini temin ederek yolun taşlarını bertarâf eder. “Bitmez güzelin vasfı ağaçlar kalem olsa.”

Onun zarâfette cild-i sânîsi, benzeri Hacı Hasan Efendi, “Ümmetimin en hayırlıları, görüldüklerinde Allah hatırlanan kimselerdir.”19 hadîs-i şerîfine mutâbık uygun düşmesiyle zâten zarâfet örneği idi. Misâfirlerinin tek tek hatırlarını sorup gönüllerini alırdı. Müşkillerinin halli için ihtiyaç sâhiplerine yardım sandığı kurdurmuştu. Çalışırken ayağına taş düşen evlâdı için uykusunu kaybetmişti. Diz üstü oturanlardan birinin ızdırâbını gönlünde hissederek şöyle diyordu: “Evlâdım senin dizin ağrıyor benim de kalbim.”

Zarâfete edeb dersek, davranış biçimi olarak ele alırsak, en güzel yaşam biçimi Nebîler Nebî’si (sav)’dedir. Zarâfeti gönülde aramalı. Bin bir çeşit çiçeğe konup peteğe arının bal yaptığı gibi, 6666 Âyât-ı İlâhî’den nûr alıp hayâta ışık tutmalı. Bulutlardan süzülüp inen, ölü toprağa hayat veren rahmet olmalı. Yağmurla toprak misk gibi kokar. Yoksa arz çoraklaşır. Mü’min olup güzel ahlâkla nezâket, letâfet, zarâfetle her yana koku salmalıdır.

Zarâfet, görülen şahsın bütün hey’etindedir. Sevgili Peygamberimizin, “Velîler kimdir?” diyen ashâb-ı güzîne verdiği cevaptadır: “Onlar görüldükleri zaman Allâh’ı hatırlatan kişidir.”20

Sevgili Peygamberimizi görünce Abdullah b. Selâm, “Vallâhi bu yüz bir yalancının yüzü değil” derken, zarâfetin, edebin, nezâketin, inceliğin kaynağına işâret ediyordu. 

Mekke’ye Yemen’den Tufeyl bin Amr ed-Devsî isimli putperest bir şahıs gelmiştir. Kureyşliler, Sevgili Peygamberimizi dinlememesi husûsunda onu îkâz etmişlerdir. Kureyş müşriklerinin ısrarları üzerine kulaklarına pamuk tıkayan Tufeyl bin Amr, doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek kābiliyete sâhip olduğunu düşünerek, Sevgili Peygamberimizi görüp dinleyince Müslüman olmuştur.  

“Muhakkak âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Şübhesiz peygamberler, ne altın, ne de gümüşü mîras bırakırlar. Peygamberler mîrâs olarak, ancak ilim bırakırlar. Bu îtibarla kim peygamberlerin mîrâsı olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.”21 İlim amele, amel de ihlâsa dönüşürse, ihsân-ı İlâhî ile muhlas olursa, her türlü tavrında edeb erkân, incelik zarâfet görünür.

Âyineleşen ve aynîleşen, irâdesini Rabbimize teslîm etmekle murâd olandan görünen hep nurdur. 

Ârife eşyâda esmâ görünür

Cümle esmâda müsemmâ görünür

Bu Niyâzî’den de Mevlâ görünür

“Âyinedir bu âlem, her şey Hakk ile kāim 

Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

Gönlü Hak Teâlâ’ya dönenlerin âzâlarında da nur tecellî ederek, zarâfetin timsâli olur kişi.

Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: “Kim benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, ben de ona harp îlân ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetlerle de bana yaklaşmaya devâm eder, tâ ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım…”22

Duâlarında Sevgili Peygamberimiz bu nûru taleb etmiştir Rabbimizden. “Allâh’ım! Kalbime büyük bir nûr ver; gözüme bir nûr, kulağıma bir nûr ver; sağıma bir nûr, soluma bir nûr ver; üstüme bir nûr, altıma bir nûr ver; önüme bir nûr, arkama bir nûr ver; bana büyük bir nûr ihsân eyle!”23

Kimliktir zarâfet, Allâhu Teâlâ’nın emrettiği ve Sevgili Peygamberimizin  (sav) sünneti ile aydınlattığı hakîkatleri kalben tasdîk etmektir.

Hücrelerine de îmânın hazzını duymaktır.

Amele, ahlâk ve muâmelâta akseden îman, beşerî münâsebetlerde de görünür.

“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”

Sevgili Peygamberimizin, namazda saç ve sakalıyla meşgûl olan birine, buyurdukları söz, zarâfetin içten dışa vuruşudur: “Eğer şu kimsenin kalbinde huşû olsaydı âzâlarında da huşû olurdu.”

İnsanı etkileyen davranışlarının analizidir Sevgili Peygamberimizin şu mübârek sözü. Mübârek eliyle göğsünü işâret ederek üç kere: “Takvâ işte buradadır.”24

Nezâket ve zarâfet, emrolunan tâatlerin farziyetindedir. Allah Teâlâ, Âyet-i kerîme’sinde şöyle buyuruyor: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”25

Kâinâta bak da gör zarâfeti, uyum ve sanatı.

“Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır! Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir! Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir! Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!”26

Basîretle zarf, mazrûfu anlatsın. Dış görünüş içeriği bildirsin. Ehl-i sünnet âlimleri, “Her âyetin bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi ve bir matlaı vardır.”27 hadîs-i şerîf’i doğrultusunda, ‘âyetlerin hüküm bildiren zâhirî mânâları yanında, hikmet içeren bâtınî yönleri de vardır’ derler. Allah Teâlâ’nın, “ez-Zâhir” ve “el-Bâtın”28 isimleri bu konuyu izaha yeterlidir. 

Bâtın, zâhire uymak şartıyla; eşyâda müsemmâyı görmek can gözü değil, kalb gözü ister. Ne güzel bir söz: “Zarâfet, dışarıyı işgāl eden iç güzelliktir.”

Dipnotlar:

1 Fatiha, 1/7.

2 Maide, 5/118.

3 Buhari, Enbiya 54; Müslim, Cihad 104.

4 Buhârî, Edeb 53; Müslim, Zekât 145.

5 Nur, 24/63.

6 İsrâ, 17/110.

7 Tirmizî, Edeb, 41.

8 Müslim, Birr, 78.

9 Âl-i İmrân, 3/159.

10 Ebû Dâvûd, Edeb, 11.

11 İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, Akçağ Yayınları, c. 6, s. 319-320.

12 İbn Mâce, Edeb, 21.

13 Buhârî, Cihad 162.

14 Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, IX, 13.

15 İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibu’l-Âliye, Menâkıb, Hadis no: 3854.

16 Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 12.

17 Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 12.

18 Buhârî, Müsâkât, 9.

19 Mecmau’z-Zevaid, h. no: 13140.

20 Mecmau’z-Zevaid, h. no: 13140

21 Ebû Dâvûd, İlim, 1.

22 Buhârî, Rikâk, 38.

23 Buhari, Deavât, 9.

24 Müslim, Birr, 32.

25 Hûd, 11/112.

26 Ğaşiye, 88/17-20.

27 Süyûti, el- Itkan, II, 1220; Zerkeşi, II, 154.

28 Hadîd 57/3.

Temmuz 2021, sayfa no: 4-5-6-7-8-9

Ayrıca kontrol et

Mârifet Okulu / Alemdar

Hasan-ı Basrî’nin elinde tevbe eden Habîb-i Acemî, su üstünde yürür. Hocası bunun sebebini sorunca: “Yâ Hasan, …