Mü’minin Zarâfeti / Prof. Dr. Ali Akpınar

Yüce Rabbimiz, varlığı insanlığın hayrına olan İslâm Ümmetini tanımlarken onların birbirlerine karşı son derece mütevâzı, mülâyim, hoşgörülü olduklarını özellikle belirtmiştir. Mü’minler, Yüce Rabbimiz’in Celâl sıfatlarının yansıması olarak genlerinde taşıdıkları sertlik, kavgacılık, şiddet gibi özellikleri cephede İslâm düşmanlarına karşı kullanan kimsedir. İslâm düşmanlarına karşı güçlü olmayı ve savaşmak durumunda kalındığında onurlu ve sert bir duruş sergilemeyi isteyen İslâm, savaşta düşmana karşı bile ölçülü olmayı emreder, işkence ile öldürmeyi ve düşman ölülerinin cesetlerini parçalayıp onlara hakāret etmeyi yasaklamıştır. 

Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, fenâlıktan alıkoyan, Allâh’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.1

Muhammed Allâh’ın elçisidir. Onun berâberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar.2

Ey İnananlar! Aranızda dîninden kim dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların O’nu sevdiği, inananlara karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihâd eden, yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu, Allâh’ın dilediğine verdiği bol nîmetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.3 Tüm herşeye ve herkese karşı adâlet, mü’min kardeşlerine karşı merhamet ve mülâyemet, İslâm düşmanlarına karşı onurlu ve kararlı bir duruş sergilemek hayırlı ümmetin en temel özelliği olmalıdır.

Şefkat ve Merhamet Örneği Efendimiz

Her konuda, her zaman hepimiz için en güzel örnek olan Peygamberimiz (sav), her konuda rıfk ile muâmele eden zarâfet âbidesi bir insandı. O, yalnızca insanlara değil, hayvanlara, bitkilere ve tüm eşyâya karşı zarîf olmayı emrederdi. Hayvanını döven, ona söven kimseleri uyarmış; hurma ağacının meyvesini sert bir şekilde indiren kimseden ağaca yumuşak davranmasını istemiştir. Yaşanan musîbetlerden dolayı rüzgâra, zamâna, hayvana sövmeyi, lânet okumayı yasaklamıştır. Bu konuda O, şöyle buyurmuştur:

Yüce Allah, her işte rıfk ile muâmele etmeyi sever.4 Kime rıfktan (nezâket ve kibarlıktan) bir pay verilmişse o kimse hayırdan nasîbini almış demektir. Rıfktan mahrûm olan kimse ise hayırdan nasip alamamış demektir.5

Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, ağzı duâlı bir insandı. O, günlük hayâtında her olayı Rabbini anma ve O’na duâ etme fırsatı olarak değerlendirirdi. Uykudan uyanınca, tuvalete girmeden önce-çıktıktan sonra, abdest alırken, evinden çıkarken-evine girerken, mescide girerken-mescidden çıkarken, çarşıda pazarda, hilâli görünce, rüzgâr esince, yağmur yağınca, bineğine binerken, hazarda-seferde hep duâ eden bir Peygamberdi O. Bugün bizler Peygamberimizin bu özelliğini unuttuk, onun duâlarına dilimizi alıştırmadık, sonuçta zikir ve duâdan mahrûm olan dillerimiz, sövgülerin, boş ve anlamsız sözlerin alanı oldu. Sonuçta İmam Şâfiî’nin dediği gerçekleşti: Hak ile meşgûl olmayanı bâtıl işgâl etti. Bugün sövgü edebiyatında (!) ileri düzeyde isek, bunun temelinde dillerimizin duâ ve zikirlerden uzak olması vardır. Müslüman, kelime-i şehâdet getirdiği ağzına şeytânî sözleri yakıştırmayandır. Bunun için ecdâdımız, ağızdan çıkan çirkin sözler için küfür sözünü kullanmıştır. Çünkü çoğu sövgü sözleri vardır ki kişiyi küfre düşürür (Elfâz-ı küfür). Zâten mü’minlerin özellikleri sayılırken namazdan hemen sonra onların boş söz ve işlerden uzak oldukları belirtilmiştir.6

Mü’min, ırza, nâmusa dil uzatan, lânet eden, çirkin işler yapan, edepsiz konuşan kimse değildir.7 Birbirlerine sövenlerin her ikisi de şeytandır, onlar birbirlerini suçlarlar ve yalanlarlar.8

Bir kimsenin ebeveynine sövmesi büyük günahlardandır. ‘Kişi kendi anasına babasına söver mi?’ denildiğinde Peygamberimiz şöyle buyurdu: Evet, bir kimse birinin babasına söver, o da onun babasına söver. Adamın anasına söver, o da onun anasına söver. (Böylece kişi, kendi ana-babasına sövmüş olur.)9

Bir sefer dönüşünde devesine lânet eden bir kimseye Peygamberimiz: ‘Onun üzerinden in. Lânetlenmiş bir hayvanla yanımızda yolculuk etme.’ buyurmuştur.10

Yine Efendimiz, başa gelen belâ ve musîbetlerden dolayı zamâna lânet edenleri şöyle uyarmıştır: Yüce Allah buyurdu ki: Âdemoğlu zamâna söver, lânet okur. Halbuki zaman/zamânın sâhibi, Benim! Gece de gündüz de Benim elimdedir.11

Sınav dünyâsında mü’min, hoşuna gitsin gitmesin karşılaştığı her olayı Rabbini anma ve duâ fırsatı olarak değerlendirendir. Onun için Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: Mü’minin durumu ne hoş! Onun bütün işleri hayırlı ve kazançlıdır. Bu duruma mü’minden başka hiç kimsede rastlanmaz. Mü’min bir nîmete nâil olduğunda şükreder, bu onun için hayır olur. Darlık ve sıkıntıya düştüğünde sabreder, bu da onun için hayır olur.12

Zarâfet, incelik, nezâket, şefkat, merhamet yapmacık olarak değil, içtenlikle yapılan erdemlerdir. Bu özellikleri meleke hâline getirebilmek için yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek gerekir. Eşyâya (şeylere) bakışımızı Rahmânî bir gözle gerçekleştirmek lâzımdır. Var olan her şeyin sayısız hikmetle yaratıldığını düşünmek ve her varlığın yaratılış gâyesine uygun hareket ettiğini, kendi diliyle Rabbini tesbîh ettiğini bilmek gerekir. Çevremizde olan her şeyin Yüce Rabbin bizlere sunduğu bir nîmet ve bize emânet olduğunun farkında olmak gerekir.

Zarâfet Gönülde Başlar; Dile-Hâle Yansır

Zarîf mü’min olabilmek için önce gönüllerin incelmesi gerekir. Gönüller ise Allâh’ı zikir ve fikirle incelecektir. Rablerinden korkanların, bu Kitap’tan tüyleri/derileri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allâh’ın zikrine yumuşar ve yatışır.13

Ardından dillerin incelmesi gerekir. Diller de zikrullâh ile incelecek, hep hakkı ve hakîkati terennüm edecek, ya hayır söyleyecek yâhut susacaktır. Söylediğinde sözün en güzelini, en doğrusunu ve en tesirlisini söyleyecektir. Gidin ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.14 Zâten sözün tesirli olabilmesi için gönül diliyle söylenmesi, gönüldeki îmanla irtibatlı olması şarttır. Münâfıklar gönülden inanmayıp dilleriyle söyledikleri için onların kelime-i tevhîdleri kabûl edilmemiştir. Dilleriyle söyledikleri sözleri, dünyâda onları nifaktan kurtarmaya yetmemiş; âhirette de cehennemden kurtarmaya yetmeyecektirOnlara baktığın zaman cüsseleri hoşuna gider; konuşurlarsa sözlerini dinlersin; tıpkı, sıralanmış kof kütük gibidirler; her çığlığı kendi aleyhlerine sayarlar; onlar düşmandır, onlardan çekin; Allah canlarını alsın, nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar.15

Üçüncü olarak zarâfet davranışlara yansıyacaktır. Bu da amellerin sâlih olması ile mümkün olacaktır. Sâlih amel, Allâh’ın haklarıyla kulların haklarına riâyet edilerek ve inanılarak yapılan her iyi-güzel davranışın adıdır. Bunun gerçekleşmesi de gönülden işlenmesiyle olacaktır. Görmez misin münâfıklar, Hz. Peygamber’in mescidinde namaz kılarlar, infâk ederler, onunla birlikte cihâda giderlerdi. Ancak onların tüm bu yaptıkları boşa gitmiş, Yüce Allah katında geçerli sayılmamıştır. Allâh’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrâfından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allâh’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever.16 Güzel sözler O’na yükselir, o sözleri de yararlı iş yükseltir.17 Demek ki kulun ve ondan sâdır olan söylem ve eylemin yükselmesi için, söylem ve eylemlerin sâhibini yükseltmesi için gönülden olması gerekir. İnanarak ve gönüllü olarak söylenmesi ve yapılması gerekir. 

Kur’ân, bizlere demir mâdeninin yumuşatıldığını hatırlatır. Bunca sertliğine rağmen demir yumuşarsa, taşlaşmış kalpler de yumuşar; keskin diller de yumuşar; kaba saba kullar da yumuşar. Önemli olan bütün bu organların zikrullâh ile beslenebilmesidir. Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hattâ daha da katı oldu. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.18 Dikkat edin, kalpler ancak Allâh’ı anmakla huzûra kavuşur/doyuma erişir.19

O halde kalplerimizi fikirsiz, dillerimizi zikirsiz, hallerimizi şükürsüz bırakmamalıyız. İnsan tüm organlarının kendisine emânet olduğunun bilincinde, onları yönetendir. Organların doğru yönetimi onların asıl sâhibiyle/Yüce Rabb ile irtibatlı olmasıyla mümkündür. Organlar, îmânın merkezi kalbin önderliğinde hareket ettiklerinde, o îman korosuna katılıp sâlih amellerin neferleri olduklarında istikāmette olacak, sâhibini dünyâ ve âhirette bahtiyar kılacaktır. Aksi takdirde kirlenmeye, paslanmaya, kabalaşmaya mahkûm olacaklar, günah karanlık ve bataklıklarından-süfliyyattan kurtulamayacaklardır. Tıpkı Peygamberimiz’in buyurduğu gibi:

Kul bir hatâ işlerse kalbine siyah bir nokta konulur. Şâyet o günahtan el çeker, bağışlanma diler, tevbe edip Allâh’a dönerse kalbi cilâlanır. Eğer tekrar aynı hatâyı işlerse siyah nokta artırılır ve netîcede bütün kalbini kaplar.20

Hiç şüphe yok, muhakkak ki bu kalpler paslanır. Demir suyla temâsı sonrası paslandığı gibi kalpler de paslanır.Kalplerin cilâsı ise ölümü çokça hatırlamak, istiğfâr ve Kur’ân’ı çokça okumaktır.21

Yüce Rabbimiz bizleri, gönlü, beyni, dili, hâli zikrullâh ile cilâlanan zarîf kullarından eylesin!

Dipnotlar:

1 3 Âl-i Imrân 110.

2 48 Fetih 29.

3 5 Måide 54.

4 Buhârî, Edeb 35.

5 Tirmizî, Birr 67.

6 Mü’minler, namazlarında huşû içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. (23 Mü’minûn 2-3.)

7 Tirmizî, Birr 48; Ahmed b. Hanbel, I, 405

8 Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 153; Ahmed b. Hanbel, IV, 162.

9 Müslim, Îmân 146; Tirmizî, Birr 4.

10 Müslim, Zühd 74.

11 Buhârî, Edeb 101.

12 Müslim, Zühd 64.

13 39 Zümer 23.

14 20 Tâhâ 44.

15 63 Münâfikûn 4.

16 3 Âl-i Imrân 159.

17 35 Fâtır 10.

18 2 Bakara 74.

19 13 Ra’d 28.

20 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 83.

21 Kenzü’l-Ummâl, 2074, 2441, 8411.

Temmuz 2021, sayfa no: 16-17-18-19

Ayrıca kontrol et

Mârifet Okulu / Alemdar

Hasan-ı Basrî’nin elinde tevbe eden Habîb-i Acemî, su üstünde yürür. Hocası bunun sebebini sorunca: “Yâ Hasan, …