Maraz-ı Kalb / Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (ks)

Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri cânibinden Rasûl-i Ekrem -sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tebliğ eylediği ahkâmın cümlesi âşikâre, bedîhî olup hiç fikr ü delîle muhtaç değildir. Kalbi emrâz-ı mâneviyyeden sâlim ve fikri sakîm düşüncelerden selâmette olanlar nazarında hiçbir fikir ve delîle muhtâç değillerdir. Ancak nazar, fikir illetinin vücûdu ve âfetin sübûtu hâlinde şübhe ve tereddüd ve îtiraz vardır.

Amma emrâz-ı kalbînin necâtından ve ğışâ-i basarînin def u ref’inden sonra ahkâm-ı Kur’âniyye’de bedâhet ve âşikârelikten başka bir şey yoktur.

Meselâ, safra hastalığına mübtelâ olan kimse her zaman safra hastalığına dûçar olduğundan, bal gibi, tatlı olan bir taâmın lezzetli olması onun indinde mutlakâ bir delîle muhtaçtır.

Fakat safra hastalığından halâs bulunca o zaman delîle muhtâç olmaz. İhtiyâcı kalmaz. Çünkü maraz zâil olunca balın lezzetini tatmış olur. Binâen-aleyh, hakîkî îman tahsîli için maraz-ı kalbînin izâlesi zarûrîdir. (Mânî ile muktezî bir araya gelince mânîin def’i evvele alınır.–Mecelle)

Nefs-i emmâreye gelince: Nefis hadd-i zâtında ahkâm-ı şer’iyyeyi münkir ve bittabi onun hilâfına hâkimdir. Çünkü tekâlîf-i ilâhiyyenin icrâsı nefse pek ağır gelir.

Echel-i eşyâ nefs-i emmâredir ki, kendisinin düşman-ı bed-hânıdır… Ve himmeti kendi nefsini helâk etmeyedir. Onun arzusu veliyyü’n-niam olan Mevlâ-yı Hazret-i Rahmân Celle Sultânühû’ya ma’siyet ve düşman-ı cânı olan şeytâna itâattır.

Bu sebebden tezkiye-i nefs zarûrî olup, nefis tezkiyesi olmadıkça yakîn husûlü de geç görünür. Ve felâh da ancak tezkiye-i nefstedir.

Nitekim: “Onu tertemiz yapan muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten ise elbette ziyâna uğratmıştır.” (Şems, 9-10.)

Şerîat-i Bâhire’yi inkâr eden kimse, nebâtın halâvetini münkir olan gibidir. Tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalbden maksad, emrâz-ı kalbiyye ve âfât-ı mâneviyyeyi izâledir.

Fî kulûbihim merazun mazmûn-ı kerîmince tâ ki hakîkat-i îmân tahakkuk eylemiş ola. Zîrâ bu maraz ve âfet-i kalb mevcûd iken îmânı sûrîdir. Nasıl vicdânî olabilir ki? Çünkü onun nefs-i emmâresi onun hilâfına hâkimdir.

Sûrî olan îman ve tasdîk, safra hastalığına dûçâr olan kimse gibidir ki onun vicdânı nebâtın halâvetinin hilâfına şâhid ve vâki’dir. Şekerin halâvetine yakîn-i hakîkî ancak o zaman mümkün olur ki, safra hastalığından kurtulmuş ola.

Nefsin emmârelikten halâs’ı da ancak tezkiyesi ile mutmain olduktan sonradır. O zaman hakîkat-i îman sûret ve kuvvet bulur. Ve vicdânî olur ki, bu kısım îman zevâlden mahfûzdur. Nitekim âyet i kerîmede: “Haberiniz olsun ki Allâh’ın velî kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzûn da olacak değillerdir.” (Yûnus, 62.) buyurulmuştur.

Zâhirî, cismânî marazını izâle fikrinde olup da kalbin giriftarlığından ibâret olan emrâz-ı kalbiyyeden gâfil olmak o kimsenin nâdânlığından başka bir şey değildir.

Zâhiren necîb ve mes’ûd bir adama bir maraz ârız olsa ve âzâsına bir âfet gelse o kadar sa’y ü mübâlağa eder ki, o hastalık ve âfetin izâlesine çalışır. Ve lâkin kalb ki hakîkatta mâsivâ-i Hakk Celle ve A’lâ’ya giriftârlıktan ibârettir. O maraz-ı kalbî öyle istilâ eylemiştir ki, ebedî mevt eriştiği halde ve azâb-ı sermedîye giriftârlığı yakın olduğu halde hâlâ o marazın izâlesi fikrine aslâ gayret ve rağbet eylemez.

Eğer bu giriftârlık maraz olduğunu bilmezse sefîh-i mahzdır. Ve eğer bilip de havf eylemezse pelîd-i sırttır.

Elbette bu marazın idrâkine akl-ı meâd olmak gerektir. Yoksa akl-ı maâşın endîşesi kısa ve fikri nâkıs olduğundan ancak zâhir-bîndir. Bâtından bîhaberdir.

Akl-ı maâş, âfât-ı ma’neviyyeyi kendi mübtelâ olduğu fânî ve hayvânî telezzüzâtı sebebiyle maraz addeylemediği gibi, akl-ı meâd dahî, emrâz-ı sûriyyeyi uhrevî ecr ü mesûbât hasebiyle hakîkî maraz addeylemez. Çünkü akl-ı maâş, mergûb-i ağniyâ ve erbâb-ı dünyâdır. Zâhiri kesîru’n-nazardır. Akl-ı meâd ise, hadîdü’l-basar (keskin bakışlı, akıllı, çabuk kavrar)dır. Nasîb-i enbiyâ ve evliyâdır.

Şüphe yoktur ki, ahkâm-ı şer’iyyenin edâsında bâtınî maraz teassür ve külfeti müstelzimdir. Allah Teâlâ buyurur: “Senin kendilerini dâvet etmekte olduğun (bu) şey müşriklere ağır geldi.” (Şûrâ, 13.)

“(Gerçi) bu, elbette büyük (ağır ve çetin bir şey)dir. Ancak (Allâh’a karşı) yüksek saygı gösterenler hakkında öyle değil.” (Bakara, 45.)

Şubat 2021, sayfa no: 32-33

Ayrıca kontrol et

Dil Edebi / Alemdar

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk sözden kelâmdan, kalemden satırdan, beyandan, “mantıkuttayr”dan bahis buyurur. Bu vâsıtalarla hakkı …