Anasayfa / Genel / Kur’ân-ı Kerîm’in Cem’edilmesi

Kur’ân-ı Kerîm’in Cem’edilmesi

Kur’ân-ı Kerîm’in Cem’edilmesi

Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (ks)

Asr-ı Saâdet’te Hz. Peygamber (sav) Efendimiz’e nâzil olan Kur’ân-ı Kerîm deri parçaları, taş parçaları, hurma yaprakları ve buna mümâsil şeyler üzerine yazılmış olduğundan Hz. Ebû Bekir’in (ra) devrini tezyîn eden mefâhirden biri de Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın onun zamânında bir cild hâlinde toplanmasıdır.

Zaman-ı Saâdet Nebevî’de Kur’ân-ı Kerîm tamâmiyle yazılı ve mahfûz olduğu halde tek bir cild hâlinde cem’i için vahyin inkıtâ’ı lâzımdı.

Vahiy kâtibi Zeyd bin Sabit der ki:

Hz. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- Yemâme’de Müseylime ile dövüşmüş, müslümanlar içinde hâfızların kesretle şehîd olduklarını ve başka sahnelerde hâfızlar aynı hâle uğrayacak olurlarsa Kur’ân’dan birçoğunun zâyi olmasından endişe ederek Kur’ân’ın cem’i için Hz. Ömer’in tavsiyesi üzerine bana şu beyânatta bulunmuştu:

– “Sen genç ve akıllı bir adamsın. Senin aleyhinde söylenecek bir söz yoktur. Resûl-i Ekrem’e (sav) vahiy yazıyordun. Kur’ân’ı tetebbu’ ederek topla.” Ben de:

– “Resûl-i Ekrem’in (sav) yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz?” dedim.

Hz. Ebû Bekir:

– “Vallâhi bu bir hayırdır.” dedi.

Bana dağı taşımayı teklif etseler bundan daha ağır olmazdı. Cenâb-ı Hakk Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in aklını yatırdığı ve göğsünü ferahlandırdığı gibi benim de aklımı açtı ve gönlümü ferahlandırdı. Ben de Kur’ân’ı yazılı bulunduğu yaprak, dal, deri ve sahîfelerden cem’e başladım.”

Resûl-i Ekrem (sav) hazretlerine vahyolunan ve Resûl-i Ekrem (sav) tarafından yazdırılan ve ashab tarafından ezberlenen Kur’ân-ı Kerîm, şekk ve şüpheden sâlim olarak altı ay zarfında cem’ olunmuştur.

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in bu husustaki büyük hizmetine medyûn-ı şükrânız. -radıyallâhu anhüma-

Roma ve İran Devleti İle Temas

Hz. Ebû Bekir (ra), İslâm birliğini sür’atle tesis etti. Bütün memleket onun etrâfında toplandı. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz’in risâletiyle doğan nûr meşrık ve mağribi aydınlatacak ve büyük bir inkılâb vücûda getirecekti. Hz. Ebû Bekir (ra) zamânında medeniyet âleminin en mühim iki devleti, Roma ve İran idi. Bu iki devlet asırlardan beri birbiriyle mücâdele ediyorlardı.

İranlılar nereye gidiyorlarsa ateşgedelerini kuruyorlar ve herkese mecûsîliği kabûl ettirmeye çalışıyorlardı. İran şâhı Husrev’in kıymetli ganîmetlerini 960 fil, 1300 deve, 1000 at taşıyordu. Ve sarayın muhafızlarının da 600 atı vardı. 13.000 köle sarayın dâhilî hizmetiyle meşgûl idi. Yeraltında 100 hazîne altun, gümüş mücevher ile dolmuştu. Sarayın duvarları 40.000 halı ile örtülmüş, sarayın tavanı da semâyı andırmak için 1.000 altın top ile tezyin edilmişti.

O sıralarda Peygamber Efendimiz (sav) Sûre-i Rûm’un ilk âyetlerini tebliğ ediyordu: “Romalılar arzın yakın bir yerinde mağlup oldular. Fakat onlar bu mağlubiyetten sonra birkaç sene zarfında gâlip geleceklerdir. Ve irâde evvel-âhir Allâh’ındır. O gün mü’minler de Allâh’ın yardımıyla sevineceklerdir.”[1]

Hirakl, Husrev’i mağlûb edince İran inhilâl etmişti. Hirakl Suriye’de bulunduğu sırada İslâmiyet’in zuhûrundan haberdâr olmuş, Hirakl’in orduları kat’î zaferi ihrâz ederken müslümanlar da Bedir harbini kazanarak müşriklerin başına müthiş ve kâhir bir darbeyi indirmişlerdir.

Hirakl, Suriye’ye geldiği zaman Hudeybiye müsâlahası akdolunmuş ve Hz. Peygamber (sav) dünya hükümdarlarına mektuplar göndermişti.

Hicretin sekizinci senesinde müslümanlar Suriye’nin bir kasabası olan Mute’de hıristiyan araplarla harp etmişlerdi.

Hicretin onuncu senesinde Tebük seferi vukû bulmuştu. Nihâyet Hz. Ebû Bekir’in devrinde hem İran’a, hem Bizans’a karşı ordular techiz ediliyor ve müthiş muharebelere girişiliyordu. Fakat asırlardan beri yaşamakta olan bu imparatorlukların, Arabistan’da doğup etrâfına intişâr etmekte olan nûr-ı İslâmiyet ve inâyet-i Hakk ile bir avuç mücâhidin karşısında yıkılmaları târihin hiç şüphesiz hârikulâde bir hâdisesidir.

Nûr-ı İslâmiyet intişâr ettikçe müslümanlığı kabûl eden her millet, derin ve asırlar süren bir uykudan uyanmıştı. Esirler onunla esâretten kurtulmuşlardı. Dalâletzedeler de onunla dalâletten sıyrılmışlardı. Şaşırmışlar da İslâmiyet ile doğru yolu bulmuşlar, karanlıkta kalanlar onunla nûra erişmişlerdi.

Hz. Ebû Bekir Sıddîk (radıyallâhu anh) kitabından alınmıştır.

[1] Rum Sûresi / 1-4.

Ayrıca kontrol et

Aşksızların Dili Yoktur!

Aşksızların Dili Yoktur! Saliha Malhun Arz yuvarlağı üzerinde en çok konuşulan dil hangisidir diye sorsak, …