Anasayfa / Kategoriler / Aktuel / Körfez’de Nükseden Kavga ve Meâlâtı

Körfez’de Nükseden Kavga ve Meâlâtı

5 Haziran 2017 târihinde yâni Arapların İsrail’e toptan yenilmelerinin 50’nci yılında Körfez Triumvirası/üçlüsü Katar’ın sâhiplenmediği ve yalanladığı ifâdeler üzerinden bu ülkeye karşı diplomatik bir atak hattâ saldırı başlattı. Hâlâ fasılları devâm eden diplomatik atak hızlı bir biçimde muhasaraya/ablukaya dönüştü. Buna mukâbil, Triumvira sözcüleri ise bunun takdim edildiği gibi bir abluka olmadığını sâdece bir boykot olduğunu savunuyorlar. Adlandırmada veya kavramlaştırmada hangi taraf haklı olursa olsun ortada bir dayatma/dikte durumu var. Kriz safhasında ağyar ülkeler Rusya ve ABD’nin bile tavsiye ettiği diyalog ortamının uzağına düşülmüş durumda. Taraflar basın aracılığıyla ekranlardan atışıyor, aracılar vâsıtasıyla konuşabiliyorlar. Halbuki birbirleriyle akraba topluluklar. Körfez bu krizle birlikte üç kanada ayrılmış durumda; Katar ve karşıtları ile tarafsız bölgede kalan Umman Sultanlığı ve Kuveyt. Kuveyt Emiri Sabah’ın kalkıştığı iyi niyet çabaları pek semeredar olmasa, fayda vermese de tansiyon tedricî olarak kendiliğinden düştü. Boykot/abluka seviyesinde kaldı. İçeriden bir darbe tertibi veya dışarıdan bir askerî müdahale gerçekleşmedi. Hattâ bu tehlikeli seçeneklerden bir hayli uzaklaşıldı. Kriz ikinci haftasına girdiğinde BAE ve Suudi Arabistan’ın süngüsü düşmüştü. Türkiye, Kuveyt, Fas ve Sudan gibi birçok ülke arabuluculuk teklifinde bulundu. Onun ötesinde Katar, gemilerinin seyri seferinde BAE limanları yerine Umman Sultanlığının limanlarını kullanıyor. BAE yerine Umman Sultanlığını ikame ediyor. Kısaca bu krizin Katar’a mâliyeti hava yollarının, uçaklarının ve gemilerinin rotasını biraz uzatmak olacak. İlk haftasında Katar’daki süpermarketlerde boşalan raflar, ikinci haftasında Türkiye gibi ülkeler sâyesinde ardına kadar yeniden dolmaya başladı. Kriz hasar getirse de tahminlerin altında kalmıştır. Ukaz Yayın Yönetmeni Cemil Ziyâbi bir kanalda Türk mallarına itirâzını şöyle seslendirmiştir: ‘Türk malları Katarlıların midesini bozar. Katarlıların midesi Türk ürünlerini kaldırmaz!’ Böyle hesapsız, ölçüsüz ablukalar uygular ve sonuç alamazlarsa diyecekleri söz budur!

Krizin Sebebi Sâhi Neydi?

Körfez Triumvirası ayran kabartan açıklamalar yapsa ve topyekün bir muhasara ve abluka uygulasa da ne Katar ne de başkaları söz konusu Körfez ülkelerinin Katar’dan somut taleplerini bilmiyorlar. Kimse krizin gerçek sebebini bilmiyor. Sâdece 2014 yılındaki yayınladıkları kara listenin bir güncellemesini yaptılar. Karadavi, Ali Muhammed Sallabi, Sadık Garyâni gibi birtakım İhvan yanlısı hocaları terör listesine aldılar ve terörist ilân ettiler. Lâkin bu ilâna BM bile yabancı kaldı. Bunun ötesinde yapılan bütün temaslarda BAE ve Suudi Arabistan’ın gerçekte Katar’dan ne istediği bilinmiyor. Veya net bir şekilde ifâde etmiyorlar. Âdetâ ser verip sır vermiyorlar. Ağızlarında bir takım sözler geveliyorlar ama bunlar istekten ziyâde tutarsız değerlendirmeler kabîlinden. BAE liderleri herkesten fazla İran’la sıkı fıkı ve hemhal olmalarına rağmen Katar’dan uzak durmasını istemeleri izah edilebilir bir durum değil. Katar’da yayınlanan er Raye gazetesinden deneyimli yazar Muhammed Ali Misfer’in ifâde ettiği gibi, Katar ile İran’ın ticâret hacmi 300 milyon dolar seviyesinde kalırken BAE’nin İran’la ticârî ilişkileri tavan yapıyor. Körfez ülkelerinde İran’la ilişkilerin şampiyonu tek kelime ile Birleşik Arap Emirlikleri. Üç adası işgâl altında olduğu halde bu ülkede İran Devrim Muhafızlarıyla ilişkili 50 bin şirket faaliyet gösteriyor. İki ülkenin ticâret hacmi 15 milyar dolar civârında. Hâlihazırda, Türkiye’nin ilişkilerinden bile daha büyük çapta. İsrail’e gelince: Yine BAE gibi ülkelerin bu yapıyla ilişkileri daha derin ve daha stratejik. Mesele Hamas ve Müslüman Kardeşler ise geçmişte Suudi Arabistan ile BAE’nin de İhvan’la ilişkileri sağlamdı. BAE’nin 1978 yılında, Suudi Arabistan’ın da yine Kral Fahd ve Nayif Bin Abdulaziz dönemlerinde İhvan’la ilişkileri gerilemeye yüz tuttu. Kral Abdullah döneminde ise açıktan düşmanlığa dönüştü. Sebeplerinden birisi, Müslüman Kardeşlerin siyâsî talepleri tetiklemeleri ve apolitik olan Selefîleri fikirleriyle politik hâle getirmeleridir. Muhammed Surur Zeynelabidin ve Sururiler İhvan ile Selefîlik arasında köprü kuruyorlar, geçişli bir rol oynuyorlar. Bu nedenle de şimşekleri üzerine çekiyor. İhvan menşeli Sururilerin Selefîleri etkilemesi, hatıra Süble Savaşında tasfiye ve tenkil edilen Suud İhvânını getiriyor. Bu sebeple Suudi Arabistan Selefî bile olsa devlet çerçevesi ve etkisi dışında bir akım istemiyor. Bu nedenle de Suudi Arabistan ile Kaide arasında ilişki kuranlar siyâsî/organik bir ilişkiden ziyâde Selefî ortak paydayı veya zemînini kastediyorlar. Tam tersine Riyad Selefîliğe bulaşmış İhvân’ı hareket ve siyâset ekseninde en tehlikeli cereyan olarak görüyor. Suudi Arabistan Camiye gibi rejim yanlısı sönmüş Selefîlik istiyor; Sururiler gibi aktif veya hareket halinde bir Selefîlik istemiyor. Onları en tehlikeli karşıtı olarak görüyor.

Tekrar konumuza dönecek olursak; gerçekten de Körfez Triumvirası Katar’dan ne istiyor? Kimse bu soruya net bir cevap alamıyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da tarafların sarih ve açık bir biçimde meseleyi ortaya koymaları ve birlikte çözüm aramaları gerektiğini ifâde etmiştir.

Peki! Gerçekten de Körfez Triumvirasının bu kampanyayı açmasının gerçek sebebi nedir? Elbette iç içe sebepler var. Bunlardan birisi Katar’ın politikalarının daha geniş çerçeveli, kucaklayıcı olması ve Suudi Arabistan, BAE ile aynı paralelde seyretmemesidir. Zıt kanatların bölgesel politikalarının senkronik olmamasıdır. Dolayısıyla ‘cirmi ne ki?’ dedikleri Katar’ı kendi çizgilerine çekmek istiyorlar. Sürüden ayrı uçtuğunu düşünüyorlar. Müslüman Kardeşler ve Hamas’a daha fazla mesâfe koymasını talep ediyorlar. Bu sebeple de kimileri 5 Haziran 2017 târihli hamlenin Arap Baharına yönelik darbenin ikinci ayağını, faslını oluşturduğunu düşünüyorlar. Kısaca Mürsi, Gannuşi gibi isimleri devre dışı bıraktıktan sonra kalıntı olarak gördükleri Katar ve Emir Temim’i saf dışı etmek istiyorlar. Mısır’da karşı devrim veya darbe sırasında eski rejimden devreden ‘fulul’ adıyla mâruf kalıntılar vardı. Bu kalıntılar süreci darbeye ve karşı devrime sürüklediler. Eski düzenin veya rejimin kalıntıları olduğu gibi Arap Baharının da kalıntıları veya Mürsi’nin de dimdik ayakta müttefikleri var. İşte 5 Haziran 2017 hamlesinin gerisinde karşı devrimi veya darbeyi ikmâl planı var.

5 Haziran 2017 hamlesi Arap Baharına yönelik suikastın ikinci perdesini teşkil ediyor.

Esrârengiz Başlangıç; Esrârengiz Süreç

Benim de dikkatimi çekmişti. Yerli yabancı kanallar birden Katar Emiri Temim Bin Hamd’ın konuşmasına odaklanmıştı. Ülkesinin İran ile İsrail’le ilişkilerine değiniyordu. Kanallar bu ifâdeleri ifşaat olarak geçiyorlardı. Ardından Katar hâriciyesi bu sızıntıları yalanlayan açıklamalar yaptı. Birileri Katar Haber Ajansının şifrelerini kırarak düzmece bir metin hazırlamışlar ve bunu sızdırmışlardı. Bu birileri kimlerdi? Amerikalılara göre bu sızdırma Rus siber korsanlarının mârifetiydi. Lâkin Rus devletinin izninin dışında yapılmış olabilirdi. Daha doğrusu BAE’nin ısmarlamasıyla böyle düzmece bir kurgu yapılmıştı. Sızıntının hemen ardından anılan Körfez ülkeleri Katar’la diplomatik ilişkileri kestiklerini duyurdular. Katar bu sızıntının muhtevâsını yalanladığı gibi bu diplomatik ilişki kesmeyi de yalanlamıştı. Ama derinlerde bir şeylerin mayalandığı belliydi. Ateş olmayan yerden duman çıkmazdı. Krizin ilk dalgası böyle atlatıldı ama Trump’ın Yahudi asıllı Damadı Jared Kushner ile senli benli olan BAE Washington Temsilcisi Yusuf el Uteybi’nin sosyal medya hesaplarına girilmiş ve muhtevâsı sızdırılmıştı. Birinci bahane ilişkilerin kesilmesine yetmeyince ikincisi imdâda yetişmiş ve devreye girmişti. Hemen ardından askıda olan ilişkileri kesme karârı devreye girmişti. Burada Yusuf el Uteybi’nin kimliğine biraz göz atmakta fayda var. Yavru Bush ile Bender Bin Sultan arasındaki ilişkiye benzer türden yeni ve eski Amerikan yönetimleriyle protokolsüz senli benli ilişkiler geliştirmiş bir isim. İsrail’e hiçbir mesâfesi yok. Öyle bir tabusu da. Bu sebeple de Trump İdaresinin gözüne girmiş durumda.

Gerçekten de ilişkileri kopma noktasına getiren ikinci sızıntı veya siber korsanlık kimin mârifeti? Bu ilişkileri kesmek için bir komplo muydu? Bunu kim yapmıştı? Diğer Körfez ülkeleriyle ilişkileri kesme taraftârı olmayan Katar yapmış olabilir mi? Bu sızıntılarla birlikte gerek Yusuf Uteybi gerekse BAE’nin ipliği pazara çıktı. Bu Katar’ın bir misillemesi miydi? Gerçekten de karşılıklı misillemelerle mahremiyet mi ihlâl edilmişti yoksa taraflar adına bunu siber korsanlar mı yerine getirmişlerdi? Şimdilik muammâ ve bir sır olarak orta yerde duruyor. Bunun giz perdesi de zamanla açılır.

Kızıştıranlar ve Yatıştıranlar

Bu arada medya sektörü de olumsuz olarak devreye girdi. Saudi American Public Relation Affairs Committee (SAPRAC) kurucusu olan Selman Ansari krizin ilk dalgasında Temim Bin Hamd’ın âkıbetinin Mürsi gibi olacağını öngörmüştür. Yine aynı doğrultuda Suud paraları suyunu çekince fitne üretmeye başlayan Abdulbari Atvan gibi isimler de Temim’in ya içeriden bir saray darbesiyle ya da dışarıdan bir askeri harekâtla devrileceğini öngörmekteydi. BAE ve Suudi Arabistan basını yangına körükle gidiyordu. Özellikle Suudi Arabistan basını içinde Ukaz, eş Şark, El Medine gazetesi kışkırtmanın başını çekiyordu. Katar’ı her türlü aşağılayıcı lakap ve vasıfla anıyorlardı. Temim ve babası Hamd’ın çifte ajan olduğunu hem İsrail hem de Hamas’a çalıştığını, muhbirlik yaptığını iddia ediyorlardı. Mürsi’ye tevcih edilen suçlamanın bir benzeri ona da yapılmış oldu. Sisi rejimi Mürsi’yi Hamas ve Katar ile muhabere yapmakla suçluyordu. Onun ötesinde Suud basını Kaddafi ile baba Emir Hamd Al-i Sani’nin ortak bir komplo ile sâbık Kral Abdullah Bin Abdulaziz’i devirmeye veya suikastla öldürmeye çalıştıklarını ileri sürmekteydi. Fitnenin üremesi veya büyümesi için geçmiş defterleri karıştırıyorlardı. Buna mukâbil, Katar yangına benzinle gitmekten imtinâ etti ve sükûnetini muhafaza etti. Belli ki sataşmalara karşılık vererek sürtüşmenin hacmini artırmak istemiyordu. Buna mukâbil paranın etrâfında dolanan birkaç Afrika ülkesi dışında muhasara veya ablukaya yandaş bulamamışlardı. Moritanya, Komor adaları gibi birkaç ülkeyi yanlarına çekseler de Somali gibi ülkeler bile rüşvet türünden akçeli tekliflere iltifat etmediler… Belli başlı dünyâ ülkeleri de durumdan vazîfe çıkarmak için krizin üzerine balıklama atlamadılar. Aksine teskin edici ve yumuşatıcı tavırlar sergilediler.

Türkiye’nin yaklaşımı baştan beri aktif tarafsızlık ve Katar’ı kollama yönünde oldu. Bu nedenle diplomatik hamle başlattı. Onun ötesinde Katar’a asker sevki Meclis’ten geçirildi. Türkiye bunu yaparken diğer taraftan da krizi teskin etmek için diplomatik çabaları devreye soktu. İlk günden beri hep şu mesajı verdi: Bu işin kazananı olmaz. Zaten Arap Doğusu yâni Ortadoğu kaynıyor ve krizden krize yuvarlanıyor. Bölge yeni krizleri kaldıramaz. Türkiye artık krizlere ‘edi beşe’ yâni kifâye yâni Türkçesi ‘yeter’ diyordu.

Kriz Tâcirleri Ya Da Krizden Kim Yarar Sağlar?

Ürdünlü analizci Ureyb Rantavi gibilerin de ifâde ettiği gibi kriz tâcirleri kâra geçtiler bile. Savaş zenginleri deyiminde olduğu gibi kriz tâcirleri de var. ABD, Bush döneminde olduğu gibi Trump döneminde de şantajla birlikte bölgenin haracını almak istiyor. Riyad ziyâreti sırasında Trump peşin (Cash Payment) ya da vâdeli olarak petro dolarları heybesine koymuştu. Ardından hangarlarda çürümek üzere Katar’la 15 milyar dolarlık bir bağlantı gerçekleştirdiler. Katar bu meblağ karşılığında F-16 uçakları alacaktı. Bu sûretle Trump bölgede haraç ikmâli yapmıştır. Onun ötesinde pusuda bekleyen ülkeler var. Sözgelimi bu krizden en fazla kâr devşirecek ülkeler kötü niyetli ve karıştırıcı olanları. İran yanına kattığı Irak ile birlikte Katar’ı yanına çekerek krizden kârlı çıkmanın hesaplarını yapıyor. Bunun mukâbilinde İsrail ise Katar karşıtı cephe ile bütünleşmenin yollarını arıyor. O da yolunu böyle bulacak! Buna mukâbil bölgenin sulh ve selâmetini isteyen ülkeler ve çevreler arada kalıyorlar. Krizlerin kaybedeni oluyorlar. Türkiye gibi Suriye halkı gibi. Bir tarafı kazansa ikinci tarafı kaybediyorlar. Bu sebeple de Türkiye bölgenin fiilî ve potansiyel lideri olarak Suudi Arabistan’ın bu saçma krize el atmasını, bir son vermesini ve bunu bölge lehine çözmesini istiyor. Bölge, çocukların iktidar oyununa kurban gitmemeli, taht kavgaları bölgenin bahtını karartmamalı.

Mustafa Özcan

Ayrıca kontrol et

Tehlikeli, Görünmez Elektro-Sis 

Cep telefonları, baz istasyonları, elektronik âletler ve yeni ‘kablosuz teknolojisi’ sağlığımıza zarar verir. Hormonal süreçler ve diğer vücut süreçleri zarar görür, hattâ bu …