Anasayfa / Genel / Kardeşinin Kanı Değmesin Yüreğine

Kardeşinin Kanı Değmesin Yüreğine

Kardeşlik, kardeş dediğimiz zaman aklımıza ilk olarak aynı anne babadan aynı kan bağı ile birbirine bağlı olan kişiler gelir. Evet, biyolojik olarak kardeşliğin tanımı budur. Ama kardeşliği esas kılan şey bambaşkadır. İslâm dîni, kan bağı kadar mü’minlerin gönül birlikteliğine, inanç kardeşliğine de önem vermiştir. İnananlar kardeştir, çünkü onları birleştiren bağ din ve îman bağıdır. İnananlar aynı kitâba ve aynı peygambere inanırlar. Zor zamanlarında birbirlerine kenetlenerek tüm güçlüklerle baş etmeyi bilirler, birlikte hüzünlenir birlikte sevinirler, birbirlerine aslâ hor bakmazlar.

Sahabenin ileri gelenlerinden Ebu Zerr (ra) bir gün Bilal-i Habeşi (ra) ile olan anlaşmazlıkları sebebiyle ona “siyah kadının oğlu” diye hakâret etti. Bunu duyan Hazreti Peygamber (sav) kızdı ve Ebu Zer’e “Ey Ebu Zerr! Sen Bilal’i, annesinin renginden dolayı ayıplamışsın öyle mi? Demek ki sen hâlâ câhiliyye zihniyeti taşıyorsun!” Bu ciddî hatâdan pişmanlık duyan Ebu Zerr başını yere koydu ve “Bilal bu başa basıncaya kadar yüzümü yerden kaldırmam” dedi. Bilal (ra) onu affetti ve “Bu yüz basılmaya değil, öpülmeye lâyıktır.” diyerek onu bağrına bastı.1

Müslümanların birlik berâberlik içinde, birbirlerine kenetlenmiş olmaları İslâm düşmanlarını hep rahatsız etmiş, her dönemde ve her fırsatta, inananların arasına fitne tohumlarını serpmeyi kendilerine amaç edinmişlerdir.

Bir gün, Evs ve Hazrec’ten ileri gelenler bir araya gelmiş sohbet ediyorlardı. Bu durumu gören Şas ibni Kays isimli yaşlı bir Yahudi, bir gence, “git yanlarına otur, onlara Buas günlerini ve önceki savaşları hatırlat ve o günlerde söyledikleri şiirlerden bazılarını okuyuver” dedi. Delikanlı denileni ustaca yaptı. Çok geçmeden Evs ve Hazrecliler münâkaşaya girdi ve birbirlerine kızmaya başladılar. İş kızıştı ve o dereceye vardı ki her iki taraf da, “isterseniz bugün yine öyle bir gün yaşarız, işte meydan!” demeye başladılar. Ortalık birdenbire alevlendi, kılıçlar çekildi, birbirlerine yürümeye kalktılar, durum hemen Resûlullâh’a (sav) bildirildi. Yanlarına gelen Hazreti Peygamber (sav): “Ey Müslümanlar, size ne oldu, neden böyle yapıyorsunuz? Ben aranızdayken câhiliye dâvâsı mı güdüyorsunuz? Allah size İslâm’ı gönderdi, küfürden kurtardı, câhiliye âdetlerinin kökünü kesip kalplerinizi birleştirdi. Bütün bunlardan sonra yine eski küfrünüze mi dönüyorsunuz?” Bu konuşmalar üzerine Evs ve Hazrecliler hatâlarını ve yahudinin oyununa geldiklerini anladılar. Silahlarını bırakıp gözyaşlarıyla, birbirlerinin boyunlarına sarılarak helâlleştiler.

Allah (cc) âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: “Hep birlikte Allâh’ın ipine (kitâbına, dînine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allâh’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”2

Allah Resûlü’nün (sav) Kur’ân âyetlerini tebliği ve İslâm dîni ile yeniden başlamıştır insanlık. Câhiliye döneminin bitişi, insanlığın kölelikten, zulümlerden kurtuluşu olmuştur Kur’ân. İnsanların aynı kitâba, aynı peygambere inandıkları, okunan âyetlerin kalpleri birbirine ısındırdığı, kardeşliğin başladığı günden bu tarafa mü’minler için oynanan oyunlar ve kurulan tuzaklar hep aynıdır, figüranları farklı farklı olsa da. İslâm düşmanlarının en büyük korkusudur mü’minlerin kardeş olması, birbirine kardeşim diyebilmesi; bu onlar için kaybedilmiş bir oyun ve yenilgidir. O sebepledir ki bizi hep birbirimizle vururlar, bizdenmiş gibi görünüp tuzaklar kurarlar, içimizde ajanlar yetiştirirler. Artık bunların farkına varmalı, mü’minde bulunan, Allâh’ın (cc) biz inananlara hediyesi olan, ferâset sâhibi olma özelliğini yeniden kazanmak için kendimize çeki düzen vermeliyiz. Dünden bugüne yaşanlardan çıkarmamız gereken notlar, almamız gereken dersler var. Fakat her nedense bunu görmezden gelmekteyiz. Küfrün beşiğinde yaşayan, o beşikte büyüyen münâfıklar aynı oyunları sinsice sergilemeye devâm etmektedirler. Dün olduğu gibi bugün de kardeşi kardeşe düşürmeyi, birbirine kırdırmayı maalesef ki başarmaktadırlar. Ne yazık ki toplumumuzun hızla kaybetmeye başladığı bir duygudur kardeşlik hissiyâtı, kardeşlik bağları. Artık aynı anne babadan kardeşler bile birbirlerinden hızla uzaklaşmakta, aralarına malın, mülkün, mirasın girmesine göz yummaktadırlar. Çevremizde o kadar çok çoğalıp duyulmaya başladı ki.. Bir parça toprak veya bir-iki kuruş para için birbirine düşen, kanlı bıçaklı hâle gelecek kadar birbirinden nefret eden insanlarla doldu dünyâ. Şeytânın nefsî arzuları dürtmesi, sürekli vesvese, kıskançlık ve daha çok şeye sâhip olma isteği ile gün geçtikçe acımasız hâle gelen, merhamet duygusunu kaybetmiş insanların çoğaldığı, âdetâ bizi insanlığımızdan utandıracak bir yer hâline geldi dünyâ. Yüce Allâh’ın insanoğlunu yarattığı günden itibâren başladı şeytânın düşmanlığı ve insanoğlunun şeytanla devâm etmekte olan savaşı. Biliyoruz ki bu savaş her insan için son nefese kadar devâm edecek, şeytansa kıyâmet kopana kadar insanları yoldan çıkarmak için türlü türlü oyunlar hazırlayacak, kendine yeni yeni oyuncular ve oyuncaklar bulacak.

Hani Kabil kardeşi Hâbil’i öldürmeyi istedi ve onu öldürdü. Hâbil’i öldürmesiyle berâber hüsrâna uğrayan kimselerden oldu. Kur’ân-ı kerimde bu kıssa bize şöyle anlatılmaktadır: “Onlara (yâni kitap ehline) Âdem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat (ki hasedin ve çekememezliğin neler getirdiğini öğrensinler). Hani ikisi (Allâh’a) birer kurban takdim etmişlerdi de, birinden kabûl edilmiş diğerinden ise kabûl edilmemişti. (Kurbânı kabûl olunmayan) O (yâni Kabil); “Andolsun (senin kurbânın kabûl olunduğundan dolayı) seni öldüreceğim.” demişti.(Kardeşi Hâbil de ona): “Allah, ancak takvâ sâhibi kimselerin (kurbânını) kabûl eder. Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan ben seni öldürmek için elimi sana uzatmayacağım. Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Dilerim ki sen benim günâhımı da kendi günâhını da yüklenip cehennemliklerden olasın. Zâlimlerin cezâsı işte budur.” demişti. Bunun üzerine (Kabil) kardeşini öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürdü de hüsrâna uğrayanlardan oldu. Sonra Allah kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göstermek için ona, yeri kazan bir karga gönderdi, (bunu görünce) “yazık olsun bana bu karga gibi olmaktan âciz kaldım ve kardeşimin ölüsünü örtmedim.” demişti. Artık pişmanlık duyanlardan oldu.”3

Resûlullâh (sav)şöyle buyurmaktadır: “Bir kimse zulüm yoluyla öldürüldüğünde öldürülenin kanının günâhından, Âdem’in oğlu (Kabil de kardeşi Hâbil’i öldürdüğünden dolayı) gerekli payını alır. Çünkü o, öldürme sünnetini (yâni olayını) başlatan kimselerin ilkidir.”4

Şunu bilmeliyiz ki yaşadığımız sürece ya Hâbil olup sâdece Allah rızâsı için yaşamayı, hak yolundan gitmeyi öğrenip yapılan tüm iyiliklerden pay alacağız; ya da Kabil gibi nefsî arzularımızın ve şeytânın oyuncağı olup tüm kötülüklere zulümlere ortak olacağız. Hangimiz ister ki kötü olmayı, Kabil gibi zulmedenler listesine girmeyi? Fakat farkında olmadan âdetâ Kabilce yaşamaya kayıyoruz. Ben kelimesini benliklerimize işliyoruz, çocuklarımızı bencilliklerle büyütüp fedâkârlık yapmayı öğretmeden yaşıyoruz. Hani biz inananlar kardeştik, hani bir evin taşları gibiydik, nerede kaldı kardeşliğimiz? Neden, niçin din kardeşimizin canı yanarken onun yardım çığlıklarına kulaklarımızı kapatıyoruz? Resûlullâh (sav) şöyle buyurmaktadır: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zâlimlere de) teslim etmez. Kim kardeşinin bir ihtiyâcını giderirse Allah da onun ihtiyâcını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyâmet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanın kusûrunu örterse, Allah da kıyâmet günü onun kusûrunu örter.”5

Allah Resûlü (sav) bize böyle buyururken, acaba hiç düşündük mü bizler din kardeşlerimiz için ne kadarını yapabiliyor, onların hangi sıkıntılarına ortak olabiliyoruz? Duâlarımızda ne kadar hatırlıyoruz, kalbimiz ne kadar acıyor, onlar için gözyaşı dökebiliyor muyuz? Bu soruları kendimize sormaktan, iç dünyâmıza dönerek yüreğimizi dinlemekten, vicdanlarımızın sesini duymaktan korkmayalım.

Allah dostları, peygamber âşıkları şöyle târif eder din kardeşliğini: Onlar birbirinin acısını hisseder, birbirlerini görmeden sever, kendileri için istediklerini kardeşleri için de isterler. Onlar öyle kimselerdir ki kendileri için yaptıkları duâları din kardeşleri için de eder, selâmetlik dilerler. Bunun için birbirlerini görmelerine, sûretlerini tanımalarına gerek yoktur, çünkü onların ruhları, sîretleri zâten birbirini tanır. Çünkü onların birbirlerine karşı duydukları sevgi, muhabbet sâdece ve sâdece Allah rızâsı içindir. Yüce Allâh’ın lütfu, merhameti, rahmeti öylesine büyüktür ki kişi kardeşine duâ ederken aslında kendisine duâ eder. Çünkü o duâya melekler âminlerle eşlik ederler. “Hiçbir kul yoktur ki; Müslüman kardeşinin gıyabında duâ etsin de bir melek de onun için, ‘aynısı sana da olsun, sana da verilsin’ demesin.”6

Harem b. Hayyan anlatır: “Üveys’in şefâatinin ne derecede olduğunu bildiren hadîsi işitince, onu görmek istedim. Kûfe’ye gidip onu aradım. Nihâyet Fırat nehri kenarında abdest alırken buldum. Daha önceden hakkında mâlûmâtım olduğundan onu tanıdım. Selâm verdim. Selâmımı aldı, bana baktı. Müsafaha edip elini öpmek istedim öptürmedi. “Allah sana merhamet eylesin, seni bağışlasın ey Üveys, nasılsın?” dedim. Onu o kadar sevmiştim, ona o kadar acımıştım ki ağladım. Çünkü çok zayıftı, riyâzet ve ibâdet etmekten benzi sararmıştı. O da ağladı ve “Allah sana hayırlı ömür versin ey Harem bin Hayyan! Nasıl ey kardeşim! Beni sana kim gösterdi?” dedi. “İsmimi ve babamın ismini nasıl bildin ve hiç görmeden beni nasıl tanıdın?” dedim. “Her şeyi bilen ve her şeyden haberi olan bana bildirdi. Rûhum senin rûhunu tanıdı. Çünkü mü’minlerin rûhu birbirlerini tanırlar, birbirlerini görmeseler de!” dedi.”

Hazret-i Ömer (ra) Kudüs’ü fethedince, irâd ettiği hutbesinin sözlerine şöyle başlamıştır: “Hamdolsun O Allâh’a ki bizi İslâm dîni ile azîz etti. Îmân ile şereflendirdi. Resûl-i Ekrem Muhammed (sav) hürmetine rahmetine nâil kıldı, dalâletten kurtardı. Dağınık iken onun sâyesinde biraraya getirdi. Kalplerimizi birbirine ısındırdı. Düşmanlarımıza karşı muzaffer kıldı. Memleketler ihsân etti. Bizi birbirini seven kardeşler hâline getirdi. Ey Allâh’ın kulları, bu nimetlerden dolayı Allâh’a hamd ü senâ ediniz.”7

Elhamdülillah ki bizler İslâm’la nasiplenmiş, Kur’ân’ı, Resûlullâh’ı (sav) bilen insanlarız. Yapmamız gereken, Müslüman olmanın, ümmet olmanın sorumluluklarını yerine getirmek; benlikten, nefsî istek ve arzularımızdan kurtularak biz olmayı, din kardeşi, İslâm milleti olmayı öğrenmemizdir. Yoksa İslâm coğrafyalarında yaşanan zulmün, gözlerinin önünde yavruları parça parça olmuş, ağlayan anaların ahları bizleri ondurmaz. Zâlimlerin zulmüne ve vahşete sessiz kalmanın hesâbını veremeyiz.

Kırık bir gönülle açalım avuçlarımızı Yaratana, zâlimin zulmünden, şeytânın şerrinden muhafaza için, inşirah ferahlığı veren âyetlerden okuyalım. Kim bilir mâsumâne, üveysîce yapılmış bir garibin duâsı merhem olur belki yaralarımıza.

“Ey Rabbimiz! Kalpleri ve gözleri halden hale çeviren, geceyi ve gündüzü ardarda getiren Allâh’ımEy gariplerin, mazlumların şikâyet makâmı; büyüklüğünde tek olan, bağışları ile tanınan, ey fazl-u keremiyle cömertliğinden bol veren Rabbim!

Ey kimsesizler kimsesi, çâresizlerin çâresi, bizi Kendinden başkasına muhtaç eyleme. Allâh’ım! Kalbimizi senin dîninde ve sana itâatte sâbit kıl. Göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ bundan daha az bir süre için bile olsa bizi nefsimizin eline bırakma. Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş Sanadır.”

Nuriye Eycan (Ocak 2017)

Dipnotlar:
1 Buhari, İman/22, Edeb/44. Müslim, Eyman/40
2 Âl’i İmrân, 103.
3 Maide, 27- 31) İbn Cerîr Taberi, Tarihü’l Taberi, 1/62, İbn Kesir, el Bidâye ve’n- Nihâye, 1/86
4 İbn Hacer el- Askalanî, Fethü’l-Bâri’de, Müslim Kasâme
5 Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58
6 Müslim, Zikir/86
7 Mahmûd Esad, Târih-i Dîn-i İslâm

Ayrıca kontrol et

Ortak Özellik

Ortak ÖzellikAlemdar Ana tema, beşer olmak. Hepimiz Âdem’den (as), Âdem (as) da topraktandır. Ortak özelliğimiz, …