“İslâm, Kur’ân İslâm’ından Ziyâde, Peygamber İslâm’ıdır” / Röportaj: Yunus Emre Altuntaş

Muhterem Hocam, hâtıralarınızın yayınlanmasıyla hayâtınıza dâir pek çok ayrıntıyı okuma imkânına kavuştuk. Rabbim sizlerden razı olsun. Biz daha çok sizin çocukluğunuz, anne-babanız ve âilenizle ilgili hatırınızda kalan ilk hâtıraları dinlemek isteriz. Rahmetli anne ve babanızın hayâtınızdaki yerini, sizin yetişmenizdeki katkılarını yine sizden dinlemek isteriz.

Babamın ve annemin çocukluk yılları Osmanlı’nın son döneminde Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı ortamında geçtiği için onlar okuma imkânı bulamamışlardır. Babam on-onbeş yaşlarında iken Ermeni mezâlimi yüzünden Erzurum’dan Çorum’a göçen bir âilenin çocuğudur. Annem de 93 Ahıska muhâcirlerinden olan bir âilenin kızıdır. Her ikisi ben okuduktan sonra heveslenip altmışar yaşlarını geçmiş olarak Kur’ân-ı Kerîm’i yüzünden okumayı öğrendiler ve sekseni geçkin yaşlarında vefât edinceye kadar Kur’ân okuyarak pek mutlu oldular. Babam yeni yazıyı da askerde öğrenmişti.

Beni âilede dîni öğrenmeye sevk eden âmiller arasında, yarım hâfız olan anneden dedemin ve eşi Zâhide ebemin dost ve akrabâsının evimizde yaptıkları sohbetler vardır. Babamın iyi bir derviş ve köy imamı olan Şükrü emücesi (amcası) tasavvufu sevdirmiştir. Ebem Zahide Hanım ise ilk Kur’ân Hocam’dır ve bir gün onun fısıltı hâlinde Kur’ân okuyuşu olağan dışı bir câzibe ile beni kendine çekmiş, on altı yaşımda hayâtımı değiştirmiştir.

Babam ve annem okumuş olmamakla berâber âlimleri sever, çocuklarının da okuyup âlim olmasını isterlerdi. Bu yüzden hep gurbette geçen tahsil hayâtım boyunca hasretime dayandılar, ayrıca babam, gücünün yettiği kadar maddî destek sağladı. Yıllarca çalışarak satın aldığı basit bir evi ve bir-iki dönüm tarladan yaptığı bir bağı vardı. Bu bağ onun için çok önemli olduğu halde beni okutabilmek için satmaya karar vermişti ve ben Konya’da imamlık vazîfesi alarak bunu engelledim.

İnsanın en kalıcı tecrübesi yaşadıklarıdır derler. Hem ilim adamı olarak, hem muhteşem evlatlar yetiştiren bir baba olarak, pek çok ilim adamı yetiştiren bir Hoca olarak, hem sivil toplumda aktif rol alan bir gönüllü olarak hem de gazetelerde irşad vazîfesini sürekli diri tutan ve her dönemde sözünü esirgemeyen bir kanâat önderi olarak sizin tecrübeniz bizler için altın değerindedir. 80 yılı aşkın bir tecrübeyle söyleyecek olursanız, ilim yoluna girmek isteyen bir yolcu ne yapmalıdır? Nereden başlamalıdır? Nasıl yol almalıdır? Nelere dikkat etmelidir? Hayâtına nasıl bir istikamet çizmelidir?

Hedef, plan, disiplin ve azim.

Bunlar olmadan başarı olamaz.

İlim yolcusunun bir hedefi olacak; yâni “ben şunları okuyup hazmederek dînimin âlimi olacağım” diyecek. Okuyacağı okulları, şahısları ve kitapları hedefine göre, danışmalar da yaparak belirleyecek, okuldan alabildiklerini okuldan, alamadıklarını da okul dışındaki âlimlerden ve kitaplardan almak üzere bir program ve plan yapacak. Günlük hayâtını gelişigüzel değil, bir düzen ve disiplin içinde yaşayacak. İbâdet, istirahat, yeme içme, okuma yazma, meşrû ve nezih eğlence… Bütün bunları amaca uygun vakit cetveline bağlayıp mümkün olduğu kadar aksatmayacak. Güçlü irâde ve azim sâhibi olacak. İnsanın irâde ve azmini güçlendiren şey inançtır, hedefine aşk ile bağlı olmaktır ve yolu kat ettikçe her adımda elde ettiği başarıdır. Aynı yolun yolcusu ve aynı hayat tarzını benimsemiş arkadaşlardır.

Günümüz İmam Hatip Okullarının müfredâtı ile sizlerin dönemindeki ilk İmam Hatip Okullarının müfredâtını karşılaştırdığınızda neler söylersiniz? Bugün îtibâriyle “İmam Hatipler eski havasını yitirdi” görüşüne katılıyor musunuz? Eğer ki böyle bir şey varsa bu konuda neler yapılabilir?

İlk İmam Hatip Okullarında müfredat daha iyi değildi. Hattâ başlangıçta Milli Eğitim tarafından, Kur’ân-ı Kerîm’in asıl harfleriyle değil, latinize edilmiş nüshadan okunması istenmişti. Hocalar da çok çeşitli ve çelişkili idi. Buna rağmen İmam Hatiplerin ilk nesillerinin başarısı, bulduğu ile yetinmeyip aradığını bulabilmek için her çâreye başvurmalarıyla olmuştur. İmam Hatipler açılıncaya kadar yıllar süren yasaklar, mahrumiyetler, bu yüzden toplumda hâsıl olan beklenti ilk nesiller için güçlü bir motivasyon oluşturmuştur. Bugün de İslâm’ın ve Müslümanların mâruz kaldıkları meydan okumalar, insanımızın bir kısmında oluşan savrulmalar ve sapmalar; îmânı, hissi, vicdânı ve dâvâsı olan ilim yolcularını ateşlemelidir.

Mütedeyyin bir Müslüman’ın özellikleri neler olmalı sizce?

Her dindar (mütedeyyin) Müslüman ilim yolcusu değildir. Başka işi gücü olan Müslümanlara gerekli olan; yeteri kadar din bilgisi, îman, ibâdet, güzel ahlâk; kendine, âilesine ve ümmete faydalı olacak bir iş görmek ve bunu en iyi yapmaya çalışmak, iyi bir âile kurmak, çoluk-çocuğunu da dindar Müslümanlar olarak yetiştirmek için gerekli tedbirleri zamânında almaktır. Gençlerin ise îman, ibâdet, güzel ahlâk yanında asıl işi, İslâm’ı asıl kaynaklarından sahîh olarak öğrenip yaşadığı zaman ve zeminde insanlara anlatmak ve sevdirmek için gerekli ilmi ve eğitimi elde etmektir.

Günümüzde hadis ve sünneti sistematik şekilde îtibarsızlaştırmaya çalışan karşıt bir kesim oluşmaya başladı. Bu durum özellikle gençlerde kafa karışıklıklarına sebep oluyor. Kur’ân, hadis ve sünnetin hayâtımızdaki yeri ne olmalıdır, bir de sizden dinlemek isteriz.

“İslâm, Kur’ân İslâm’ından ziyâde, Peygamber İslâm’ıdır” desek yanlış söylemiş olmayız. Peygamberimize gelen vahiy iki çeşittir: Biri Kur’ân âyetleridir, diğeri bunları açıklayan ve uygulama bakımından boşlukları dolduran sünnet vahyidir. Birincisinin sözü de mânâsı da vahyedilmiştir, ikincisinin mânâsı vahyedilmiştir ve Peygamberimiz (sav) onu, ümmetin anlayacağı şekilde ifâde buyurmuşlardır. Bu iki vahyi tebliğinde birleştiren ve böylece İslâm’ı ortaya koyan Peygamberimiz’dir. Hz. Peygamberi ve O’nun sünnetini devreden çıkarırsanız ortada değişmezleri olan ve uygulamada problemleri bulunmayan bir İslâm kalmaz. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyet, Peygamberimizin İslâm’daki vazgeçilemez yeri ve işlevini açık seçik ifâde etmektedir.

Cumhuriyet öncesi ve sonrası Türkiye’de dînî eğitimi değerlendirebilir misiniz? Neydik? Ne olduk?

Cumhuriyet öncesi din ve din eğitimi milletimizin önceliği idi. Cumhuriyetin kurucuları dîni ve eğitimini millet hayâtından çıkarmak istediler, tek partili rejim süresince din, kültür ve medeniyetimizi değiştirmek için cebir uyguladılar, millet bu iğreti gömleği giymek istemedi, direndi, çok partili demokrasiye geçildi. İmam hatip okulları, okullarda din dersleri, diyanetin yoğun irşad faaliyetleri, basın yayın ve medya yollarıyla din eğitimi müsbet yönde ilerliyor. Şimdi milletimizin önceliği ne yazık ki, din ve eğitimi değil; öncelik dünyâ hayâtında mutluluk ve başarıya yönelmiş durumda, bu yüzden arz ve talep dengesi karmaşık bir hal aldı. Müslümanım diyenlerin önemli bir kısmı mevcut din eğitimi ve öğretimi imkânından yararlanmaya sıcak bakmıyorlar ve meselâ okullardaki seçmeli Din, Kur’ân ve Peygamberimizin Hayâtı derslerini seçmiyorlar.

28 Şubat sürecinden günümüze kadar olan dönemi; Türkiye’de din ve düşünce özgürlükleri açısından değerlendirebilir misiniz? Ne kadar mesâfe kat edildi? Hâlâ eksiklikler var mı?

28 Şubat bildirisinin tamâmı “irtica” adı altında dîne ve din eğitimine karşı bir duruşu ifâde ediyordu. Gerçi kontrolsüz eğitim ve öğretim faaliyetlerinin zararı konusunda bizim de uyanık ve tedbirli olmamız gerekiyordu, bu noktada bazı hatâlar ve ihmâller oldu. Gerekli mücâdele yapıldı, bedeller ödendi, sonunda din ve düşünce özgürlüğü demokrasilerde ve insan hakları belgelerinde öngörülen seviyeye geldi. Artık; ülkeyi bölme, şiddeti kışkırtma ve şahıslara hakâret, kamuya zararlı olma gibi mâkûl sınırlamalar dışında din ve düşünce özgürlüğünün önünde bir engel yoktur. Ülkeyi topyekûn ve fiilen İslâmlaştırma söz konusu olduğunda buna mevcut rejim, anayasa, ilkeler ve yargı mânîdir, ancak bunu da konuşma, yazma ve tartışmanın önünde bir engel (meselâ meşhur 163. Madde benzeri mevzuat) yoktur.

Sizin de kuruluşuna katkıda bulunduğunuz ve öncülüğünü yaptığınız pek çok Sivil Toplum Teşkilatı çalışmalarına devâm ediyor. Bugün için söyleyecek olursak Türkiye’de İslâmî duyarlılığa sâhip Sivil Toplum Kuruluşlarının çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çalışmaları açısından örnek gösterebileceğiniz kuruluşlar var mıdır? Bu alanda daha fazla neler yapılabilir?

Ensar, Önder, İlim Yayma Cemiyeti ve Vakfı, Türkiye Gençlik STK’ları Platformu (TGSP) gibi sivil toplum örgütleri çok önemli ve yararlı faaliyetlerde bulunuyorlar. Gereksiz yığılmaları engellemek, hizmeti dengeli dağıtmak, iyi sonuç almak ve tasarrufu sağlamak için STK’lar arasında koordinasyona ihtiyaç var. Bu amaçla oluşturulan platformları tahkîm etmek gerekiyor.

Günlük siyâsî dilde kullanılan İslâm Dünyâsı kavramı sizce neyi ifâde ediyor? İslâm Dünyâsı dendiğinde biz ne anlamalıyız?

İslâm’ın bütün ahkâmı ve uygulaması ile hâkim olduğu İslâm ülkeleri ve bu ülkeler arasında kurulmuş birlik mânâsında bir İslâm dünyâsından söz etmek ne yazık ki gerçekçi değildir. Halkı Müslüman olan, oranları değişik olarak İslâm’ı yaşayan halkın vatandaşları olduğu ülkeler vardır ve bu mânâda bir İslâm dünyâsından bahsedebiliriz. Hedefimiz İslâm’ı daha çok yaşayan ve aralarında olabilecek azamî birliği sağlamış İslâm ülkelerinin oluşması olmalı ve bunun için gayret etmeliyiz.

Son 10 yıldır Suriye’deki katliamlar sebebiyle ülkemize hicret etmiş kardeşlerimiz var. Bir Müslüman olarak bu kardeşlerimize karşı kimi zaman linçe varan saldırılar oluyor. Bu noktada biz Müslümanların ne yapması gerekir?

Mazlum ve mağdur dindaşlarımız canlarını ve nâmuslarını korumak için ülkemize sığınmışlar. Bunlar Müslüman olmasaydılar dahî bizim onları bağrımıza basmamız gerekirdi. Bizde misâfir olan Suriyeli kardeşlerimize bir şekilde dil uzatan ve eziyet edenler bizden değildir.

Sizin gözünüzde Türkiye’nin dünyâ ölçeğinde Müslümanlara göre yeri nedir? Neresi olmalıdır?

Recep Tayyip Erdoğan Başkan’ın iktidârında Türkiye, İslâm dünyâsının ve mazlum toplulukların sığınağı ve ümîdi hâline gelmiştir. Bu yolda devâm edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin bu vaziyeti işlerine gelmeyen kâfirler, zâlimler ve sömürücülere karşı da bu istikrârı korumak elzem hâle gelmiş bulunuyor.

Türkiye’de genç nesiller ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Sosyal medya, eğitim ve kültür alanlarında değerlendirebilir misiniz?

Türkiye’de tabiî olarak tek tip bir genç nesilden bahsedilemez.

Seküler olan, dünyâ hayâtı ve menfaatinin ötesinde bir amacı, hedefi, derdi olmayan gençler var.

Buna ek olarak işi gücü sosyal medya, modern iletişim ve eğlence araçları ile oynayıp eğlenmek olan, külfetten kaçan, en az emekle en çok haz ve menfaat sağlamak isteyen, ana-babaya yük olan, gelecek düşüncesinin yanından geçmeyen gençler var.

Aklı başında, şuurlu, kendi kültür ve medeniyetini tanıyıp özümsemiş, bunu yaşatmayı ve yaymayı hedef/dâvâ edinmiş gençler var.

Biz, mevcut şartlarda bütün gençleri, temel değerlerimizle hem-hâl olmuş gençler hâline getiremeyiz. Hedefimiz bütün çağdaş imkânları en verimli bir şekilde kullanarak üçüncü maddede tanımladığım genç sayısını arttırmak olmalıdır.

Batıda ne yazık ki yaygın bir kavram olan İslâmofobi hakkında neler söylersiniz? Kavramın ortaya çıkışı ve yaygınlık kazanması nasıl olmuştur?

İslâm düşmanları asırlar öncesinden kendi toplumlarını İslâm’dan korkutmak için yalan yanlış açıklamalar yapmışlar, kitaplar yazmışlar ve telkinlerde bulunmuşlardır. Batı’da bir zamanlar “Türk” kelimesi “Müslüman” mânâsında kullanılıyordu ve Batı’da, çocuklarını korkutmak için anneleri “Türkler geliyor”, “Seni Türklere teslim ederim”          diyorlardı. Batı ekonomik, askerî ve teknolojik güce kavuşup da bunlardan mahrum dünyâyı soyup sömürmeye karar verince, yapacaklarını halklarına meşrû göstermek için bu defa daha yaygın araçları da kullanarak “İslâm ve Müslüman korkusu/tehlikesi” kavramını işlemeye, halklarını buna inandırmaya yöneldiler. Kendilerinin özel olarak yetiştirip Müslüman kılığında topluluklarımıza soktukları ajanlar ile bizden olup da yolunu sapıtmış olanların yaptıkları İslâm ve insanlık dışı davranış ve cinâyetleri de bu maksatla kullandılar, kullanıyorlar.

İslâmî açıdan örnek ve öncü şahsiyetler dendiğinde bize hangi isimleri önerebilirsiniz?

Bu sorunun cevâbı hem uzundur hem de tamâmını kapsamayacağı için sakıncalıdır.

İki şey söyleyebilirim:

Eskilerden İmam Gazzâlî ve İmâm-ı Rabbânî’yi okumalısınız.

Son yüz elli yıl içinde gelip geçmişlerden yüz kişi tespit ettim. Bunların hayat, düşünce ve faaliyetlerini yazmak istedim. 24 şahsı yazdım ve “İslâmî Hareket Öncüleri” adıyla dört cilt halinde İZ yayıncılıktan çıktı, sonra hastalandım, şimdi tedâvi görüyorum, Allah izin verirse tamamlayacağım.

Günümüz Müslüman halkları ve İslâm coğrafyalarının bölünmüşlüğü ve bu anlamda oynanan oyunlar ve gerçekleştirilen projeler düşünüldüğünde, dünyâ Müslümanlarının dünyâdaki gönül/İslâm coğrafyalarının tefrîkadan vahdete/tevhîde dönüşüm formülleri var mıdır? Nelerdir? Gönül coğrafyalarımızı birleştirici unsur olarak argümanımız ne olmalıdır? Bu bağlamda dünyâ ölçeğinde gerçekleşmekte olan bir çalışma mevcut mudur?

Adına “İslâmcılar” dediğimiz zevâtın -ki bir önceki cevâbımda bunlardan söz etmiştim- tamâmının programında “ittihâd-ı İslâm” vardır. Bugün de az sayıda bâzı siyâsetçiler ile oldukça çok sayıda “Âlimler Birliği” oluşumları bu amaca ulaşmak için çalışıyorlar. Ülkemizde önemli bir kuruluş ve faaliyetleri için de ASSAM WEB Sitesine girip okumanızı tavsiye ederim.

Ömrünüzü ilme vakfetmiş bir insan olarak gelecekte nasıl hatırlanmak isterdiniz?

“Îmân ettiği ve iki cihanda saâdet yolu olarak gördüğü İslâm’ı özümsemek, yaşamak ve yaymak için ömrünü tüketmiş, fânîyi verip bâkîyi kazanmayı hedeflemiş bir Allah kulu, İslâm insanı”  olarak hatırlanmak isterim.

Beşerî hukûkun cârî olduğu günümüzde Müslümanlar, işlerini (mîras hukûku gibi) bu hukûka uygun çözmek zorundalar. Böylece gönlü râzı olmasa da Müslüman, Allâh’ın hükümlerine uymamış oluyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Eğer Müslümanın gönlü İslâm’dan başka hukûka râzı değilse, ferdin yükümlü olmadığı cezâ hukûku ve yönetim gibi alanlar dışında İslâm hukûkunu gönüllü olarak ve karşılıklı anlaşarak uygulamanın önünde bir engel yoktur. Meselâ mîras hukûku. Mîrâsı fıkha göre paylaşmak üzere anlaşanları, laik devlet kânunları illâ da beni uygulayacaksın diye zorlamıyor. Fâize bulaşmak istemeyen Müslümanı illâ da fâiz yiyeceksin diye mecbûr etmiyor. İbâdetler serbest. Harâmı dayatmak yok…

Günümüzde ortaya çıkan ve genç neslin de rağbet ettiği selefîlik/neo-selefîlik ile selef-i sâlihîn (ayrıldıkları noktalar varsa dirsek temasları vb.) hakkında bizi aydınlatır mısınız?

Selef, İslâm’ın ilk üç neslidir. Onların din anlayışı, anlatışı ve yaşayışı “selef-i sâlihîn anlayış ve yaşayışı” olarak kabûl edilir. Bu nesillerde îman daha sağlam, takvâ daha güçlü, kafa karıştıran sorular daha az, başka din ve felsefelerin İslâm’a zıt bilgi ve hükümleri ile temas yok denecek kadar azdır. Bu sebeple îtikâdı ve ameli Kitab ve sünnetten olduğu gibi (tevil etmeden) almışlar ve uygulamışlardır.

Selefîlik, İbnTeymiyye gibi imamları sâyesinde selef anlayışını, zıt inanç, fikir ve uygulamalara karşı savunmak durumunda kalan bir kesimin yoludur. İş tartışma ve savunmaya dönünce bâzı aşırılıklar da gerçekleşmiştir. Mâtürîdîlik ve Eş’arîlik ise hem İslâm’ın sâbitelerinden sapmamak hem de insanların akıllarını ve kalplerini tatmîn etmek, saptırmaları da delillerle defetmek için gerektiği kadar te’vil (yorum) yapma yolunu tutmuşlardır.

Müslümanların ekserîsi için vazgeçilmez kabûl edilen kadîm fıkıh kitaplarında yer alan ulemânın verdiği hükümler yerine bugünün fıkıhçıları tarafından değişen ve gelişen hayâta uygun alternatif hükümler verilebilir mi?

İctihadla verilmiş hükümler, âlimin zamânına âit örf, âdet ve zarûretlere dayalı çözümler, gerektiği ve şartlar değiştiği zaman elbette yenilerini söylemeye açıktır. Kadîm fıkıh kitaplarının içermediği konularda çözümler üretmek ise zâten çağın âlimlerinin vazîfesidir.

Öğretmenlere olmazsa olmaz diyeceğiniz nasîhatleriniz nelerdir?

Ey öğretmen,

Senin işin ekmek ve para için yapılan bir meslek, bir zenaat değildir. Sana en değerli varlık olan insan namzedi emânet edilmiştir. Bir ibâdet duygu, düşünce ve şuuru içinde vazîfeni yapmaya çalış. Sevgi, şefkat, anlayış, empati, fedâkârlık, emânet duygusu senin donanımın olsun. Öğrencilerinin okul içinde ve dışındaki bütün imkân, durum ve şartlarını kavrayarak, kâbiliyet ve eğilimlerini keşfederek onları yönlendirmeye ve eğitmeye çalış. Vazîfeni hakkıyla yapabilmek için kendi eksiklerini bil ve ikmâl etmeyi aslâ ihmâl etme!

HAYREDDİN KARAMAN HOCAMIZDAN GENÇ NESİLLERE 10 ÖĞÜT

Ey Oğul:

-Yıllar çabuk geçiyor, fânî ömür bir de bakıyorsun ki, sona yaklaşmış. Sen işin başındasın, kaçınılmaz sonu düşünerek hareket et.

-Allah Teâlâ her kuluna imtihân için dertler de vermiştir, nîmetler de. Dertlere sabret, günâha girmeden aşmaya çalış, nîmetlere şükret.

-Sende olanın kadrini bil, başkasında olan “iyi, güzel ve doğru” ise onu meşrû yoldan edinmeye çalış. Ama hased etme, onu takdîr et, kendi eksiğini de tamamlamaya çalış.

-Başına istemediğin bir hal geldiğinde bunun da geçeceğini düşün, dünyânı karartma, günahkârlık ise tevbe et.

-Dünyâda ve âhirette seni utandıracak, rezil rüsvay edecek davranışlardan zinhar uzak dur; çünkü hem bu dünyâda bir gün ortaya çıkabilir, hem de âhirette mutlakâ alenî sorguya çekilirsin.

-Seni iki cihanda mutlu edecek bir hedefin olsun; bu hedefe ulaşabilmek için planlı, programlı ve disiplinli olarak çalış.

-Âilesiz mutluluk olmaz. Ölçülerimize uygun bir âilen varsa onun kıymetini bil, üyeleriyle temel kurallar ve edep dâhilinde ilişkini kur ve koru. Uygunsuz bir âile içinde isen seni saptırma ihtimâli bulunmadığı sürece onu terk etme, ya sözle ya davranışlarınla düzelmeleri için en uygun yolu ısrarla uygula.

-Uygun zamanda evlen ve bir âile kur. Evleneceğin kişi hedefine olan yolculuğunda sana destek olacak biri olsun. Bahane ve engel bitip tükenmez, bunları öne sürerek evlenmeyi normalden geç bir vakte bırakma.

-Başta namaz olmak üzere ibâdetlerini aksatma.

-Peygamberlerden başka bütün beşerde hatâ ve günâha girme durumu vardır. Dînin sâbitelerine (değişmez temel kurallarına), akıl ve bilim ölçütlerine vurmadan kimsenin görüşüne ve sözüne körü körüne teslîm olma. Her insanın fikir ve inanç problemleri (bunalışları, içinden çıkamadığı soruları) olabilir. Böyle bir durumda erdemli ve bilge kişilerle konuş, bir mü’minin ulaşabileceği hakîkate teslîm ol.

Değerli Hocam, bu değerli sohbetiniz için sizlere teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

KORONA GÜNLERİNE DÂİR

Bağın bahçen var olsun gidip de göremezsin

Dostlar meclis kuramaz sen varıp giremezsin

Paran pulun çok olsun elini süremezsin

Ölü böyle değil mi söylen, hanımlar beyler!

Atın araban hazır gidemezsin dostuna

Oturup kaldın dostum evindeki postuna

Tedbir alıp karşı dur koronanın kastına

Kendini bilen kişi ancak bildiğin söyler

Korona hal diliyle şunu söylüyor bize

Ne kadar güçlü olsan ecel getirir dize

O zaman çöp batacak hep sakındığın göze

Hazırlığı olmayan göçüp gidince neyler

Geride kalır mal mülk seninle gider amel

Ömür tükenir dostum ama tükenmez emel

Cennette köşk istersen yap hayâtında temel

Âhirete yaramaz hayırdan başka şeyler

Berzahta ruh duysa da cuma için ezanı

Dönüp kılmak istese geri istese canı

Geçti Bor’un pazarı bırakmazlar insanı

İnsan ne eyler ise ancak dünyâda eyler

Bu da geçecek yâ hu ama fırsat bilelim

Öz eleştiri yapıp hatâ nerde diyelim

Defteri temizleyip kalpten pası silelim

Tevbe edelim uçsun rûhu kaplayan küller

“Hakk şerleri hayreyler” ibret alırsan eğer

Kazandığın seninle giderse bulur değer

Ölümü düşünmekmiş hapsin hikmeti meğer

Hayri, ölmeden ölen kulunu Allah över

Asıl vatan aşkıyla inliyor bakın neyler

Ocak 2021, sayfa no: 44-45-46-47-48-49

Ayrıca kontrol et

Mârifet Okulu / Alemdar

Hasan-ı Basrî’nin elinde tevbe eden Habîb-i Acemî, su üstünde yürür. Hocası bunun sebebini sorunca: “Yâ Hasan, …