Anasayfa / Yazarlar / Abdullah Sivaslı / İrfânî Gelenekte Sevenin Sevdiğiyle Hemhâl Olma Gayreti: Uygulanışı, Dînî ve İnsânî/Vicdânî Dayanakları İle Râbıta

İrfânî Gelenekte Sevenin Sevdiğiyle Hemhâl Olma Gayreti: Uygulanışı, Dînî ve İnsânî/Vicdânî Dayanakları İle Râbıta

Çoğulu ‘revâbıt’ olan râbıta kelimesi sözlükte ‘iki şeyi birbirine bağlayan ip, alâka, bağ, vuslat, ilgi ve sevgi ile mensûbiyet’ gibi mânâlara gelmektedir.1 Sûfîlerce râbıta ‘şuhud ve iyan makamına ulaşmış kâmil bir şeyhe kalbi bağlamak’, ‘ilâhî ve zâtî sıfatlarla muttasıf, müşâhede mertebesine ermiş kâmil bir şeyhe kalbi bağlayıp huzur ve gıyâbında şeyhin sûreti, sîreti ve özellikle rûhâniyetini hayâlen kendisi ile birlikte farz ederek yanındayken takındığı tavrı gıyâben de sürdürmeye çalışmak2 şeklinde tanımlanmıştır.

Sûfîler, râbıtanın şu şekilde yapılacağını belirtmişlerdir: ‘Mürid, kendisine sıkıntı vermeksizin tam ve kâmil bir edeple oturur. Başını ve vücûdunu, azıcık kalbe meylettirir. Gözlerini kapatır. Zîrâ göz, kalbin rehberi, delîli ve kılavuzu demektir. Göz ne ile meşgûl olursa, kalb de onunla meşgûl olur. Bu itibarla havâss-ı zâhirin/duyu organlarının boş ve hareketsiz olması lâzımdır. Vücûdun hiçbir uzvu, kişinin kendi isteğiyle hareket etmeyecektir. Dudaklar birbirine bitişik, dil de damağa yapışık olmalıdır. İki kaşın arasındaki nefis de kalbe bağlanır. Yâni mürid, bu hâl üzere kendini hazırlar; tam bir zevk ve şevk, kusursuz bir hürmet ve ta’zîmle üstâdının/şeyhinin huzûrunda bulunduğunu tasavvur ederek, onun kalbinden kendi kalbine nûrânî bir hatla feyz-i ilâhînin aktığını tahayyül eder. Müşahhas bir misâlle anlatmak gerekirse, mürid, mürşidinin kalbini güneş gibi kabûl edip, ondan mânevî cereyânı kendi kalbine çektiğini düşünebilir.’3

Sûfîler, râbıtanın üç türü olduğundan bahsetmişlerdir. Birincisi ‘pîrin sûretini hazâin-i hayâlinde tasavvur etmek’tir. Bu kısmın zikrin başlangıcında gerekli olduğunu söylemişlerdir. Râbıtanın ikinci türünün ‘pîrin sûretinin kalpte tasavvuru’ şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu kısmın zikir esnâsında bilâ-ihtiyar zuhûrunda kalbinde durdurarak zikretmek şeklinde tezahür ettiği ifâde edilmiştir. Üçüncü şekli ise ‘pîrin kıyafet ve hey’etinde kendisini görmek ve tasavvur etmek’ şeklinde olan râbıtadır. Râbıtanın bu şeklinde sâlik sanki kendisi değil mürşidi olmuştur ki bu râbıta, üst düzey müridlerin yaptığı/uyguladığı bir yakınlaşma şeklidir.4

Mürîdin/Sâlikin zikir ve diğer uygulamalardan en üst düzeyde istifâde edebilmesi için bir konsantre hâline bürünmesini ifâde eden râbıta uygulaması hemen bütün yollarda/tarîkatlarda olmakla birlikte özellikle Nakşibendiyye yolunun bir özelliği olarak şöhret bulmuştur.5

Râbıtanın Dînî ve İnsânî/Vicdânî Dayanakları

Sûfîler, Kur’ân-ı Kerîm’de ‘Ey îmân edenler! Sabredin ve râbıta (gözetleme ve nöbet tutma) yapın. Allâh’a karşı takvâ sâhibi olun. Umulur ki böylece siz kurtuluşa erersiniz’ (Âl-i İmran, 200.) ve ‘Onlara karşı kuvvetiniz (gücünüz) ne kadar yeterse ve bağlanan (savaş için beslenen) atlardan hazırlayın! Onunla Allâh’ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı ve onlardan başka diğerlerini korkutun. Siz onları bilmezsiniz, Allah onları bilir. Allâh’ın yolunda her ne infâk ederseniz, size vefâ edilir (ödenir) ve siz zulmedilmezsiniz (haksızlığa) uğratılmazsınız.’ (Enfal, 60.) âyetlerini, râbıta uygulamasına temel teşkîl eden âyetler olarak takdîm etmişlerdir. Özellikle ilk âyetteki ‘Râbitû’ emri için sûfîler, bu emrin sâdece nöbet bekleme veya gözetleme gibi maddî tedbirler olmadığı, mânevî tedbirlerin de söz konusu olduğu tesbîtinde bulunmuşlardır.

Yine sûfîler, ‛Ey îmân edenler! Allah’tan korkun. Bir de sâdıklarla berâber olun. (Îmânında, ah- dinde, sözü ve özünde doğru olanları, hakîkatten ayrılmayanları tercîh edin.) (Tevbe, 119.), ‘De ki eğer siz, Allâh’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün. Allah ğafûrdur, rahîmdir’ (Âl-i İmran, 31.), ‘And olsun Allâh’ın Resûlünde sizin için, Allâh’ı ve âhireti arzu eden ve Allâh’ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır’ (Ahzab, 21.) ve ‘Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesîle arayın ve onun yolunda savaşın. Tâ ki murâdınıza eresiniz’ (Maide, 35.) gibi âyet-i kerîmelerin râbıtaya delâlet eden âyetler olduklarını ifâde etmişlerdir. Onlara göre, Hz. Peygamber’i (sav) tanıma, O’na (sav) ittibâ etme, O’nun (sav) örnekliğine başvurma ve sâdıklarla berâber olma kişinin râbıtayla üstâdı arasında bağ kurmasına/râbıtaya bağlı durumlardır. Çünkü aynîleşmek; sevdiği kişiden huzûrunda ve gıyâbında istifâde etmeye ve gördüğünde/düşündüğünde/hatırladığında Allah Teâlâ’yı anmasına/hatırlamasına sebep/vesîle olacak kimselerle birlikte olmaya bağlı bir durumdur. Bu tür insanlarla fizikî birliktelik ne kadar önemliyse onlarla rûhânî bir bağ kurarak onların itikâdî, amelî ve ahlâkî güzelliklerinden istifâde etmeye devâm etmek, onlarla bir arada olma hissini sâlike verecek râbıta uygulamasıyla mümkündür. Sûfîler, insanın işi, eşi, maaşı, insan veya eşyâdaki ilâhî nakışın düşüncesiyle bir şekilde kalbinin dolu olduğunu, sâlikin dünyâ ve âhiretini mutlu kılacak düşüncelerle kalbini doldurmaya gayret göstermesi gerektiğini belirterek râbıtanın önemine işâret etmişlerdir.6

Sûfîler, mürîdin ancak râbıtayla mürşidinden istifâde ederek nefs, şeytan ve dünyâ gibi engelleri aşabilmesinin mümkün olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre râbıta kalbin temizlenmesine vesîle olur.7 Çünkü râbıtada kâmil bir mürşidin hâliyle hallenme endîşesi ve gayreti vardır. Kişi düşündüğü, hayâlini kurduğu ve hâliyle hallenmeyi hedeflediği kimsenin ahlâkıyla ancak râbıta vâsıtasıyla ahlâklanacaktır.8 Sühreverdî ise bu noktaya şu ifâdeleriyle dikkat çekmiştir: ‘Sevgi ve ülfet, şeyh ile mürid arasında bir vâsıtadır (köprü ve râbıtadır). Bu sevginin gücü nisbetinde (şeyhten mürîde) mânevî hâl sirâyet eder. Çünkü sevgi karşılıklı tanışmanın alâmetidir. Kaynaşma mürîdi şeyhin hâline ya da bâzı hallerine çeker (şeyhinin davranışlarını taklîd eder, onunla aynîleşir.)9

Sûfîlerin ifâdelerine göre râbıta; gafleti giderme, hâtırâtı def etme ve nûr-i ilâhîyi celbetme vâsıtalarının en başında gelmektedir. Onlar, ibâdetlerin gafletten uzaklığına, amellerin zevkine ancak râbıtayla erilebileceğini de ifâde etmişlerdir.10

Râbıtayı inkârın veya râbıta dolayısıyla sûfîleri ithâm eden görüşlerin artması üzerine sûfîlerin râbıtayı savunmak ve râbıta yapanlara yöneltilen ithamları bertarâf etmek için yoğun bir çalışma içerisine girdikleri gözlemlenmektedir.11

Netîce İtibâriyle

Sûfîler râbıtayı öncelikle sâlikin/mürîdin şeyhinden/üstâdından üst seviyede istifâde edebilmesi için gerekli bir metot olarak görmüşlerdir. Sûfîlere râbıtayla ilgili tekfir veya şirk olduğu yönünde itirazlar gelinceye kadar onlar bu konu üzerinde savunucu eserler kaleme alma ihtiyâcı görmemişlerdir. Gelen itirazlar üzerine birçok sûfînin râbıta başta olmak üzere tasavvufî birçok konuda zengin bir külliyat oluşturdukları gözlemlenmektedir. Yapılan itirazları dînî ve insânî/vicdânî temeller üzerinden bertarâf etmeye çalışan sûfîler, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’den birçok delille râbıtanın meşrûiyetine birçok delil sunmuşlardır. Yine onlar, sevenin sevdiğinin hâliyle hallenebilmesi, bir başka ifâdeyle kalplerinin mânevî feyizleri alabileceği bir kıvâma gelebilmesi için râbıtanın gerekli olduğunu ifâde etmişlerdir. Sûfîler râbıtanın, insanın bir başkasıyla/bir başka şeyle sürekli bir irtibat hâlinde olmasından dolayı gönlü boş/gereksiz ve günah şeylerle değil gönlü Hakk’a yaklaştıracak düşünce ve irtibatlarla doldurması açısından gerekli hattâ zorunlu olduğunu dile getirmişlerdir. Bu yönüyle sûfîlerin, râbıta özelinde sâlikin psikolojik hâlini ne denli dikkate aldıklarını gözlemleme fırsatımız olduğunu ifâde edebiliriz. Yine sûfîler, kişinin/sâlikin karakteri ve içerisinde bulunduğu hâle uygun bir râbıta uygulamasıyla yoluna devâm etmesi gerektiği yönündeki telkinleriyle mânevî ilerlemede bireye verdikleri değeri bir kez daha gözler önüne sermişlerdir. Râbıta mevzuuyla sûfîler, mânevî ilerlemede konsantre olmanın/odaklanmanın ne denli önemli bir konu olduğunu da ifâde etmişlerdir.

Abdullah Sivaslı

Dipnotlar:

1 İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, c.III, s. 1560–1561; Firuzâbadî, Besâiru zevî’t-temyiz, tahk.: M. Alien-Neccar, Kahire 1986, c.III, s.31-32; Asım Efendi, Kâmûs Tercemesi, İstanbul 1305, c. III, s.55–56, İbrahim Hilmi el–Kadiri, Medâricü’l-hakîka fi’r-râbıta, İskenderiye 1963, s.17-18.
2 Haydari-zade İbrahim Fasîh, Mecd-i Tâlid Tercemesi, İstanbul 1307, s.28; Mevlana Halid, Risale fi hakki’r-râbıta (Raşahât kenarında), İstanbul 1294, s.238; Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmi’u’l-usûl, Mısır Tarihsiz, s.139, 166; Mevlana Hâlid, Râbıta Risâlesi, (Reşahat Kenarında), 238.
3 el-Hani, Behcetü’s-Seniyye, s. 42; İmam Rabbanî, Mektûbât, c.I, s.218; Halis Ece, Râbıta Nedir? Ne Değildir?, Baskı Yeri ve Yılı Yok, s.50. Bir Nakşî şeyhi olan Hasan Hüsnü Efendi, râbıta uygulamasını şu şekilde tarif etmiştir: ‘Sâlik ba’de’l-istiğfâr e’ûzü besmele ile üç ihlâs ve bir fâtihâ- i şerîfe kırâat edip ecrini rûh-ı akdes-i Hazret-i Sultan-ı Enbiyâ ve âl ve evlâd ve ezvâc ve ashâb-ı Resûl-i Hüdâ’ya, İmâm-ı Tarîkat Muhammed Bahaüddîn Şâh-ı Nakşibend el-Üveysî el-Buhârî ve ervâh-ı hâcegâna ihdâ eyleye. Hazret-i Pîrin veyahut meşâyıh-ı Nakşibendiyye –kaddesallahu esrârahumu’l-’aliyye- hazarâtından birinin rûhâniyyet-i mürşidânelerine bir müddet müteveccih olup Cenâb-ı Hakk’ın rahmet-i ilâhiyyesine muhtaç olduğunu mülâhaza ve fazl-ı bî-nihâyesine i’timâd ede. Ba’dehû münîbi olduğu şeyhi, kâmil ve fenâfillâh makâmına vâsıl ise kalbini şeyhinin kalbi mukâbilinde tahayyül edip kemâl-ı tevâzu’ ve meskenet-i kalp ile şeyhi vâsıtasıyla feyze muntazır ola. Râbıta esnâsında İsm-i Celâl’in medlûlü olan Hak Te’âlâ şerîki ve nazîri yoktur diye mülâhaza eyleye ve ma’nâ-yı mezkûrun zikri ile kalbini memlû eyleyip ma’nâ-yı mezkûra kendini müstağrak ede. Buna vukûf-ı kalbî derler.’ Hasan Hüsnü, Nesemât-ı Rûhâniyye, Süleymaniye Ktp., Tahir Ağa Tekkesi nr. 321, vr.13a-14a.
4 İbrahim Baz, ‘Abdülhakîm-i Arvâsî’nin Nakşibendiyye’nin Âdâbını Mübeyyin Bir Mektubu’, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2012/I, Sayı: V, s.224.
5 Necdet Tosun, Bahâeddin Nakşbend, İnsan Yay., İstanbul 2002, s.317; Kara, Tasavvuf Tarihi, s.240; İbrahim Hilmi, Medaricu’l‐Hakîka fi’r‐Râbıta, İskenderiye 1962, s.18.
6 Dilaver Selvi, ‘Râbıtasız Hayat Olmaz’ Semerkand, Yıl: 1, Sayı: IX, (Eylül 1999), s.28.
7 Zekeriya el-Kandehlevî, ‘Şeyhi Tasavvur Etmek Yahut Şeyhe Râbıta Yapmak’, Tercüme: İsmail Yılmaz -Mehmed Etmekçi, s.90. (gurabamecmuası.com)
8 İmam Rabbani, Mektûbât, c.III, s.107.
9 Sühreverdî, Avarifü’l-Maarif, s.411.
10 Necmeddin-i Kübra, Risale ile’l-ha’im (nşr Tevfik Sübhani), Tahran 1364, s.57-62.
11 Abdülhakim Yüce, ‘Cizre’li Şeyh Seyda ve Tasavvufî Görüşleri’, Uluslararası Şırnak ve Çevresi Sempozyumu Bildirileri, Editör: M. Nesim Doru, Şırnak Üniversitesi Yayınları, Ankara 2010, s.638. Bu konuda yapılan çalışmalara şunları örnek olarak takdîm edebiliriz: Mustafa Fevzi b. Numan İsbâtü’l-mesâlik fî râbıtati’s-sâlik; Derviş Ahmed Rif’at Râbıta-i inşâiyye (Râbıtanâme); Ahmed b. Süleyman el-Hâlid en-Nakşibendî, Risâle fî hakkı’s-sülûk ve’r-râbıta; Veliyüddin b. Osman el- Birgivî, Risâle-i râbıta-i şer’iyye; Konevî Halid b. Hüseyin en-Nakşibendî, Risâle-i râbıta, Edirne Müftüsü Muhammed Fevzi b. Ahmed et-Tavâsî, Aynü’l-hakîka fî râbıtati’t-tarîka.

 

Ayrıca kontrol et

“Bir kimse sırf Allah rızâsı için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır.”

  Kıymetli Okurlarımız, Tdk yetim kelimesine “Babası ölmüş olan (çocuk), babasız” anlamını veriyor. Yetim kelimesi, …