İnsanda Vâriyet Tutkusu ve Bunun Hayra Dönüşmesi / Prof. Dr. Ali Akpınar

Mal, vâriyet, hükümranlık insan için var edilmiş nîmetlerdir. Bunların her biri sınav sorularıdır. Târihte çoğu insan bu sorularla tâbî tutulduğu sınavı kazanmış cennetlik olmuş; çoğu insan da sınavı kaybetmiş ve cehennemlik olmuştur.

Mal sevgisi, insanda fıtrîdir. Sâhiplenmek insanın fıtratında var olan bir tutkudur. İnsan, mal sâhibi olmak ister. Zâten mala, bu isim insanın ona meyletmesi ve düşkünlüğü sebebiyle verilmiştir. Nitekim hadiste, insanın mal tutkusu anlatılırken şöyle buyrulmuştur: İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, bir üçüncüsünün daha olmasını ister, onun gözünü/karnını topraktan başkası doyurmaz. Yüce Allah ise tevbe edenleri bağışlar.1 Mâlî yönden zayıf olan, maişet derdiyle meşgûl olur, kulluk vazîfelerini aksatabilir. İnsanın aklı, elde edemediği ve başkalarında gördüğü vâriyete takılıp kalabilir. Kıskançlık ve komplekse sevk edebilir. Bu meşgûliyet onu, asıl vazîfelerinden alıkoyabilir. Yoksulluğa katlanmak da herkes için kolay değildir. Onun için hadiste, yoksulluk neredeyse küfür olayazdı2 tespiti yapılmış; yine bunun için iyi/helâl mal, iyi/sâlih kimse için ne güzeldir3 buyrulmuştur.

Mal-mülk, makam-mansıp, çoluk-çocuk sâhibi olmak insanda bir tutkudur. Yüce Rabbimiz bu tutkuyu şöyle anlatır: Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünyâ hayâtının nîmetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.4 Gerçekten insan mala pek düşkündür.5 Âyette mal için hayır kelimesi kullanılmıştır. Başka âyetlerde de mal için hayır kelimesinin kullanıldığını görmekteyiz.6 Bu âyet, insan mal sevgisi sebebiyle pek cimridir şeklinde de anlaşılmıştır. Burada mal için hayır kavramı kullanılmıştır. Bunun birkaç sebebi vardır: İlki, insan malı salt hayır olarak gördüğü için ona düşkündür. Oysa mal sâhibi olmak her zaman onun hayrına değildir.  Çoğu insan mal sâhibi olduğu için helâk olmuştur. Nice vâriyetler, sâhibine düşman kazandırmış, onun başına pek çok gâileler açmış, hattâ ölümüne sebep olmuştur. Malı sebebiyle, malı uğruna can veren nice insan vardır. Elbette malıyla Rabbin rızâsını ve cenneti kazananlar da olmuştur.  Burada önemli olan, malın asıl sâhibi olarak Yüce Allâh’ı görmek ve malı O’nun ölçüleri doğrultusunda kazanıp harcamaktır. Malı elinde emânet olarak gören, o emâneti asıl sâhibinin emirleri doğrultusunda kullanmaktan çekinmez. O’nun malını, O’nun emriyle, O’nun kullarına vermekten kaçınmaz. Böyle bir kimse kanâat sâhibidir.

İkinci olarak mala hayır denmesi, onun asıl hayırda kullanılmak üzere yaratılmış ve insana verilmiş olmasındandır. İnsana düşen, elindeki malı hayra dönüştürmesidir. Bu da onun helâlinden kazanılması ve helâl yollarda harcanmasıyla mümkün olacaktır. Mal, helâlinden kazanılır, meşrû yerlerde harcanırsa hayır olur. Böyle yapan kimse, malının hayrını görür. Onun için Yüce Allah’tan hep hayırlısını istemek esastır. Zîrâ nice insanın aldığı son model bir araba yâhud değerli bir ev bir kazâ-belâ sonucu mezarı olabilmekte veya âhirette kaybedenlerden olmasına yol açabilmektedir.

Kur’ân’da Vâriyet Sâhibi İki Örnek

Dünyâ ve vâriyet denilince, ilk anda iki isim akla gelir: Süleyman (as) ve Kârûn. Bunlardan ilki, sultan peygamberdir. Hem vâriyet ve saltanat sâhibi, hem de Yüce Allâh’ın peygamberi. Öteki ise, hazînelerinin anahtarlarını bir ordu adamın taşıdığı azgın biri. Hayat Düstûrumuz bu örnekleri bize anlatırken vâriyet sâhibi olma konusunda kimi örnek alacağımızı hatırlatır.

  1. “Hiç Kimseye Vermediğin Kadar Bana Ver” Diyen Hz. Süleyman

Kur’ân’ın örnek kahramanlarından biri olan Hz. Süleyman, kendisine büyük ilim, vâriyet ve saltanat verilmiş bir peygamberdir. O’na hiç kimseye verilmeyecek kadar büyük vâriyet ve saltanat verilmiştir. Rüzgâr emrine verilmiş, kuşlar ve karıncalar başta olmak üzere hayvanların dilini anlama nîmeti ona bahşedilmiştir. O, cin ve insanlardan oluşan büyük orduların sâhibi olmuştur. Ama bütün bunlar onu hiçbir zaman şımartmamış, aksine onun kulluk ve şükrünü artırmıştır.

Dâvûd ve Süleyman’dan her birine hüküm ve ilim verdik.7 Bizi mü’min kullarının çoğundan üstün kılan Allâh’a hamdolsun, dediler.8 Süleyman: Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbimin hiç kimseye ihtiyâcı yoktur, sonsuz kerem sâhibidir, dedi.9

Süleyman: Doğrusu ben bu iyi malları, Rabbimi anmayı sağladıkları için severim, demişti.10 Süleyman: Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz, dâimâ bağışta bulunansın, dedi. Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgârı, binâ kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.11 Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman’ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgârı, onun buyruğuna verdik. Biz her şeyi biliyorduk. Dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini gözetiyorduk.12

Süleyman Dâvûd’a vâris oldu: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur, dedi. Süleymân’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil olan ordusu toplandı. Hepsi toplu olarak gidiyorlardı.13 Gündüz estiğinde bir aylık mesafeye gidip, akşam da bir aylık mesafeden gelen rüzgârı Süleymân’ın buyruğu altına verdik. Onun için su gibi erimiş bakır akıttık. Rabbinin izniyle yanında iş gören cinleri onun buyruğu altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azâbını tattırırdık.14

Süleyman aleyhisselâmın, hiç kimseye verilmeyecek bir hükümranlık istemesi, onun saltanata, vâriyete aşırı düşkünlüğünden değildir. Zîrâ Allâh’ın Peygamberi için böyle bir şey söz konusu olamaz. Zâten o, vâriyetli bir âileden gelmekte ve saltanatın içerisinde yüzmekte idi. O bunu, kendisine verilecek olan vâriyet ve saltanatın peygamberliğinin mucizesi olması ve vâriyetin nasıl Rabbin yolunda kullanılacağını insanlığa göstermek için istemiştir. Nitekim insanın, daha çok hayır ve iyilik yapmak arzusuyla dünyâlık istemesi câizdir. Yâhud da o bunu, bu kadar büyük vâriyet ve saltanatın insanı ebedîleştirmediğini insanlığa anlatmak için istemiştir. Nitekim vâriyet ve saltanat konusunda Hz. Süleyman örnek olmuş ve Sultan Süleymân’a kalmayan dünyâ sana da kalmaz gibi deyişlerin dillere destân olmasına sebep olmuştur.

Âyete göre Süleyman (as), önce Allah’tan bağışlanma dilemiş, ardından dünyâlık istemiştir. Bu, onun din işlerini dünyâ işlerine tercîh ettiğinin göstergesidir. Yine bu, istiğfârın, duânın, ibâdetin dünyâda hayır kapılarının açılmasına vesîle olacağını gösterir. Öte yandan onun bu talebi, vâriyet sâhibi olanların daha çok tevbe ve istiğfarda bulunmalarının gereğine de işâret etmektedir.

Hz. Süleyman’ın mal sevgisi ve Rabbinden çok mal/vâriyet istemesi, onun Allah katında seçkin bir yerinin olmasına mâni olmamıştır.Demek ki Süleyman rûhuna sâhip olanlar için, vâriyet güzel bir şeydir. Ancak Kârunlaşanlar için ise vâriyet, zillet ve yıkım sebebidir. Zîrâ vâriyet Süleyman (as)’ın hayrına olmuş, Kârûn’un ise helâkine sebep olmuştur. Âyette malların fitne yâni imtihan sebebi sayılması da bunu gösterir. Gerçekten de sâhip olunan her şey gibi, mal da bir sınav sorusudur.

  • “Ben Kazandım, Benim Malım” Diyen Kârûn!

Kârûn, Mûsâ aleyhisselâmın akrabâsı olan, önce ona îmân eden, daha sonra ise sâhibi olduğu servetine güvenip hırsı ve kıskançlığı sebebiyle münâfık olan, sonra da kibri ve azgınlığıyla, dillere destan servetiyle yerin dibine batan kişidir.

Kârûn, Mûsâ’nın kavmindendi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazîneler vermiştik… Kârûn: Bu servet ancak, bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir, demişti… Sonunda, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allâh’a karşı ona yardım edebilecek kimsesi de yoktu; kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi… Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allâh’a karşı gelmekten sakınanlarındır.15

İki Vâriyet Sâhibinin Mukayesesi

Hz. Süleymân’a da Kârûn’a da büyük vâriyet verilmiş, onlar bununla sınanmıştır.

Hz. Süleyman, hep Rabbinden istemiş, sâhip olduğu her şeyin kendisine Rabbi tarafından verildiğini hep teslîm etmiş, nîmetleri Rabbin emirleri doğrultusunda kullanmış, vâriyet onun kulluğunu ve şükrünü artırmıştır. Sonuçta o, kazananlardan olmuştur. Buna karşılık Kârûn, verilenleri hep kendinden bilmiş, Allâh’ı unutmuş, kibirlenmiş, azgınlık yapmış ve sonunda helâk olanlardan olmuştur.

Hz. Süleyman’da teslîmiyet, tevekkül ve kanâat vardır. Kârûn’da ise kibir, ihtiras, doyumsuzluk, şımarıklık ve azgınlık vardır. Dolayısıyla Vâriyet Süleyman (as)’a yakışmış, Kârûn için ise helâk sebebi olmuştur.

Hz. Süleymân’ın Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver şeklindeki duâsı oldukça dikkat çekicidir. Çünkü vâriyet, lâyıkı ile değerlendirilebilirse sâhibine özgüven verir, onu hayır sâhibi yapar ve Rabbe yaklaşmasına vesîle olur. Burada önemli olan vâriyetin elde-cepte tutulması, kalbe sokulmaması; onun Rabbin rızâsını kazanmaya vesîle olduğunun bilinmesidir. Nitekim Süleyman (as), bu vâriyeti Allah için büyük bir mescid binâ etmek, Allah düşmanlarına karşı güçlü olmak ve onu çok büyük hayırlarda kullanmak için istemiş ve bunu da hakkıyla yerine getirmiştir. Buna göre mü’min de büyük düşünen, büyük hedefleri olan ve bu hedeflerini gerçekleştirmek için çalışıp gayret gösteren kimse olmalıdır. Onun için hadislerde mü’min hayırlara doyumsuz kimse olarak tanımlanmıştır: Mü’min, cennete girene kadar hayra doymaz.16

Aslında her insan Yüce Rabbimizin sayısız nîmetlerinin içerisindedir. Önemli olan insanın bu nîmetleri fark etmesi, onların asıl sâhibinin Yüce Allah olduğunu bilmesi ve o nîmetleri O’nun ölçüleri doğrultusunda kullanarak O’nun rızâsına ermesidir. Unutmayalım evlâdımız ardımızdan duâ eden sâlihlerden olursa, mallarımız da sürekli hayrı devam eden sadaka-i câriyeye dönüşürse, biz öldükten sonra da amel defterimize sevapların yazılması devâm edecektir. Aksi takdirde onlar, hesap gününde zorlanacağımız sorular olacaktır.

Ey Rabbimiz, bize dünyâda iyilik ve güzellik ver, bize âhirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi cehennem azâbından koru!

Dipnotlar

1 Buhârî, Rikâk 10; Müslim, Zekât 117.

2 Beyhakî, Şuabü’l-İmân.

3 Ahmed, Müsned.

4 3 Âl-i Imran 14.

5 100 Âdiyât 8.

6 Bkz. 2 Bakara 180, 215, 272, 273; 38 Sâd 32.

7 21 Enbiyâ 79.

8 27 Neml 15.

9 27 Neml 40.

10 38 Sâd 32.

11 38 Sâd 35-38.

12 21 Enbiyâ 81-82.

13 27 Neml 16-17.

14 34 Sebe’ 12.

15 28 Kasas 76-83.

16 Tirmizî, İlim 19.

Aralık 2020, sayfa no: 12-13-14-15-16

Ayrıca kontrol et

Îtidâl / Alemdar

Kullanımda îtidâl, idâre; harcama, sarfetme, ölçülü olma, israftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme mânâsına …