Anasayfa / Genel / İhsân Makâmı, Sûfî Makâmı

İhsân Makâmı, Sûfî Makâmı

Tasavvufun temeli kabûl edilen ihsân, hadiste, Yüce Allâh’ı görüyormuş gibi O’na ibâdet ve kulluk etmek olarak tanımlanmıştır. Evet, biz O’nu göremesek de O bizleri görüyor. İşte bu bilinçle Yüce Allâh’a ibâdet ve kulluk etmenin adıdır ihsân. Bu makamda olanlar, tüm kulluk vazîfelerini bu şuurla yaparlar.

Namazı, O’nun huzûrunda O’nu görüyormuş gibi kılmak… Zekâtı, O’nu görüyormuş gibi vermek… Orucu, O’nu görüyormuş gibi tutmak… Haccı, O’nu ziyâret ediyormuş gibi edâ etmek… Kur’ân’ı, O’nunla konuşuyormuş gibi okumak… Ticâreti, seyahati O’nun denetiminde olduğunun bilincinde yapabilmek… Hayâtı, O’nun huzûrunda, O’nu görüyormuşcasına yaşamak…

Bu makâma erebilmek için O’nu çokça hatırlamak, anmak gerekir. O’nu hiç unutmamak gerekir. Dilinden O’nun isimlerini, gönülden O’nun zikrini düşürmemek gerekir. O’nu tanıdıkça bu makâma yaklaşılır. O’nun nimetlerinin kadr ü kıymetini bildikçe, tüm olanlarda O’nun erişilmez kudretini ve sonsuz hikmetini gördükçe bu makâmın adamı olunur.

O (cc) bizi her yerde görüyor, her zaman görüyor, her şartta görüyor. Yaşadığımız zamânın, üzerinde bulunduğumuz mekânın sâhibi hep O’dur. Bizim O’na âit olmayan bir yer ve zamanda, O’nun lütf u keremi olmadan yaşamamız mümkün değildir. O’nun bize emânet ettiği her zaman, O’nun emânet olarak bize sunduğu her mekânda O’nunla olmak, O’nun ölçüleri doğrultusunda hareket etmektir gerçek kullara düşen. O’nun arzında, O’nun yarattığı zamanda O’nun ölçülerine aykırı davranmak; O’nun nimetlerini O’na isyanda kullanmak îman adamına yakışmaz.

İşte ihsân makâmı, her zaman ve her mekânda O’nunla olmak, O’nun huzûrunda olmak demektir. Cibrîl Hadîsinde îman ve İslâm’ın şartlarının sayılmasından sonra ihsan kavramının işlenmesi son derece anlamlıdır. Demek ki îman ve İslâm’ın kemâle ermesi ihsan makâmını yaşamakla mümkündür. İhsan olmazsa îman ve İslâm eksik kalacaktır. Bunun için mü’min ve Müslüman olanların ihsan makâmına erebilmek için gayret etmeleri gerekir. Her amelde ihsan makâmını yaşamak önemlidir. Bunun için de mü’minliği ve Müslümanlığı güzelleştirmek lazımdır. Yerinde sayan bir mü’minlik değildir İslâm’ın istediği. Müslüman, Müslümanlık kalitesini artırmak için gayret eden kimsedir.

İhsan yalnız ibâdetle ilgili meselelerde mü’minin yükümlü olduğu bir sorumluluk değil, bütün söz ve işlerindeki değişmez tavrıdır. Peygamberimiz (sav), “Allah her şeyde ihsân ile davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır. Bundan dolayı, öldürdüğünüzde güzel davranın, hayvanların kesiminde güzel davranın.1 buyurur.

Gerçek mü’min hep iyilik ve güzelliklerin adamıdır. O, her yerde ve her şartta iyilik ve güzellikler yapar. Kur’ân, îman ağacını yeşerten mü’minin îmânını, her yerde, her şartta meyveye duran ağaca benzetir. Allâh’ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan, Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misâl verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misâl gösteriyor.2

Peygamberimiz de mü’minin en olumsuz şartlarda bile iyilik ve güzellikler adamı olduğunu şöyle ifâde buyurur: “-İnsanlar bize iyi davranırsa onlara iyilik yaparız şâyet kötü davranırlarsa onlara kötülük yaparız, diyen şahsiyetsizlerden olmayın. Kendinizi, insanlar iyi davranırsa onlara iyilikle mukâbele etmeye, şâyet kötülük yaparlarsa onlara aynıyla karşılık vermeye alıştırın.3

Hayat düstûrumuzun onlarca âyetinde ihsân kavramı üzerinde durulur. Kur’ân, önce şu temel ve genel esâsını belirler: İyilik-güzellikte bulunursanız kendinize iyilik-güzellik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendinizedir.4 Allah şüphesiz sakınanlarla ve iyilik-güzellik yapanlarla berâberdir.5

Bunun ardından Kur’ân, ihsan makâmında bir mü’minlik ve Müslümanlık ister ve ihsânı hayâtın her alanına yaygınlaştırmamızı emreder:

Hayır, öyle değil; iyilik-güzellik yaparak kendini Allâh’a veren kimsenin ecri Rabbi’nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.6

İyilik-güzellik yaparak kendisini Allâh’a teslîm edip hakka yönelen, İbrâhîm’in dînine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir?7

İyilik-güzellik yaparak kendini Allâh’a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur. İşlerin sonucu Allâh’a âittir.8

Allâh’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik ve ihsanda bulunun. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.9

İhsan Makâmının Hayâta Yansıması: Tasavvuf

İhsan makâmı başta olmak üzere dînin temel kavramlarından olan takvâ, zikir, zühd temelli olarak oluşan tasavvuf hareketini de bu bilgiler ışığında görmek gerekmektedir. Tasavvuf kelimesi Hz. Peygamber devrinde kullanılmayıp, sonradan ortaya çıkan bir kelimedir. Kelimenin menşei hakkında serdedilen çeşitli görüşlere göre; kirlerden arınma mânâsına “safa” veya “safv” kökünden, yâhud dâimâ ön safta bulunan mânâsına “saff” kelimesinden, yâhud “Ashâb-ı Suffe” ile irtibatlı olan anlamına bu kökten, yâhud da yün anlamına gelen “sûf” kökünden türetilmiştir. Buna göre sûfîler, kendilerini Peygamber (sav)’le berâber olmaya, ilim ve irfâna adayan Ashâb-ı suffa’nın yolunda olan kimselerdir. Yine onlar, lüks ve konfordan uzak olarak yaşayan erlerdir. Onların hayâtında sâfiyet ve intizam vardır. Kelimenin herhangi bir kökten türemediğini, lâkap olarak kullanıldığını söyleyenler de olmuştur.10

Kelimenin ıstılâhî mânâsı ile ilgili olarak ise şu şekilde tanımlar yapılmıştır: Tasavvuf; hakîkatleri almak, insanların ellerinde bulunan şeylerden yüz çevirmektir… Nefsi Allah ile birlikte, O’nun istediği yere göndermektir. Dâimâ Hakk ile berâber olmaktır… O, güzel ahlâk ve tamâmıyla edebdir… Allâh’ı zâtı, isimleri ve sıfatlarıyla, isim ve sıfatlarının görünümleri ile bilmek, ilmin gerçeklerini ve gerçeklerin tek hakîkate nasıl döneceğini bilmektir.11

Birbirine yakın ve birbirini tamamlayan bu târiflerden de anlaşılacağı üzere, tasavvuf her ne kadar İslâm’ın ilk dönemlerinde bu isimle anılmasa bile, İslâm’ın özünde ve sahabenin hayâtında mevcuttur. Hz. Peygamber (sav)’in zühd, takvâ ve ihsan kelimelerinde ifâdesini bulan sîreti, O’nun yolunun yolcusu ashâbın yaşayışları incelendiğinde görülür ki, onların sergiledikleri bu hayat ile mezkûr tanımlar aynı şeylerdir. Zîrâ tasavvufun temeli sayılan zühd, takvâ ve ihsan kavramları aynı zamanda İslâm’ın da temelini oluşturan kavramlardan ve esaslardandır.

Dolayısıyla böyle bir hareketi tamâmıyla Yunan ve Yahudi felsefesine, Hinduizme, Budizme veya Zerdüştlüğe dayandırmak, yâhud bütünüyle din dışı görmek büyük bir haksızlıktır. Bunun yanında İslâm tasavvufuna hiçbir yabancı tesirin girmediğini savunmak da yersizdir. İlk asırda olmasa bile özellikle Hicrî II. asırdan itibâren Hristiyan ruhbanlığının, Süryanice’den çevrilen Yunan felsefesinin, Hinduizm inançlarının tesirleri az da olsa tasavvufta görülebilir.12 Fakat bütün bunlara bakılarak, tasavvufu gerçek vechesinden kasıtlı veya kasıtsız olarak dışarı çıkaran birtakım çevrelerin kısmî etkileri sebebiyle; İslâm kültürünün önemli bir yerine imzasını koymuş olan ve târih boyunca nice insanın hidâyet, ıslah ve daha zâhid ve mütedeyyin bir hayat yaşamasına büyük katkısı olan, birçok büyük âlim başta olmak üzere nice büyüklerin içinde bulunduğu böyle bir hareketi tamamen inkâr etmek ve kaldırıp atmak aslâ mümkün değildir.

Tasavvuf hareketinin bu isimle anılmaya başlaması ise, Hicri II. asırdadır. Sûfî ismi ile ilk adlandırılan şahıs da Ebu Haşim el-Kûfî es-Sûfî‘dir.13

Peygamberle berâber olmayı şiâr edinen Ashâb-ı Suffe’nin yolunu yol edinen, arınma yolunda dünyâyı değil âhireti önceleyen hak ve hakîkat adamı irfan ehli sûfîlere selâm olsun.

Prof. Dr. Ali Akpınar (Aralık 2016)

Dipnotlar:
Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvud, Edâhî, 11; Tirmizî, Diyat, 14; Nesai, Dahâyâ, 22, 26; İbn Mace, Zebâih, 3.
2 İbrahim, 24-25.
3 Tirmizî, Birr, 63.k
4 İsrâ, 7.
5 Nahl, 128.
6 Bakara, 112.
7 Nisa, 125.
8 Lokman, 22.
9 Nisâ, 36.
10 Zehebî, et-Tefsîr vel-Müfessirûn, III, 3; İslâm Tasavvufu, s, 58.
11 Zehebî, age, III, 3-4; Ateş, age, s, 8-9.
12 Cerrahoğlu İsmail, Tefsîr Tarihi, II, 5-8
13 Zehebî, age, III, 4.

Ayrıca kontrol et

Tehlikeli, Görünmez Elektro-Sis 

Cep telefonları, baz istasyonları, elektronik âletler ve yeni ‘kablosuz teknolojisi’ sağlığımıza zarar verir. Hormonal süreçler ve diğer vücut süreçleri zarar görür, hattâ bu …