İçimizdeki Savaş / Mustafa Özçelik

Hakîkate bakar isen nefsin sana düşman yeter

Var imdi ol nefsin ile vuruş savaş tokuş yürü

Yûnus Emre

Yûnus Emre, Risâlet’ün-Nushiyye kitâbında bize içimizdeki savaştan söz eder. Kitap okunduğunda görülecektir ki bu savaşın asıl kahramânı sâdece Yûnus Emre değildir. Adına insan dediğimiz bütün varlıklardır. Başka bir deyişle bu hikâye, sâdece bir kişinin değil bütün insanların ortak hikâyesidir. Bu yüzden konu hepimizi doğrudan ilgilendirmektedir.

Her Şey Gönülde

Nedir bu savaşın mâhiyeti? Şimdi bu soruya cevap arayalım: Yûnus Emre’ye göre insan gönlünde iyi ve kötü huylar sürekli bir çatışma hâlini yaşarlar. Bu çatışmadan hangi taraf gâlip gelirse gönül tahtını o ele geçirmiş olacağından insan o gücün/güçlerin emrine girer. Sözü de fiili de ona göre gerçekleşir. İşte tam da bu noktada hayat içindeki her türlü iyi ve kötü olayın bu gönüldeki duruma göre gerçekleştiğini görüp anlamak kolay hâle gelir.

Bu kitap okunduğunda görürüz ki bugün dünyâda açlık probleminden savaşlara, adâletsizlikten eşitsizliğe kadar insanın karşı karşıya kaldığı bütün problemlerin çözümü işte bu içimizdeki savaşı anlamaktan geçmektedir. Yâni insan içindeki savaşı müsbet mânâda kazandıkça dünyâdaki bu problemler de o ölçüde çözülebilecektir. Kaybettiğinde ise dünyâ yaşanamaz hâle gelecektir. Bunu anlamak için kitapta söylenilenlere biraz daha yakından bakalım.

Yûnus Emre, içimizdeki iyi ve kötü huyların kaynağını toprak, hava, su ve ateş olarak görür. Bunlardan ikisinden, toprak ve sudan insana iyi huylar, ateş ve havadan ise kötü huylar geçmiştir. Yûnus Emre, iyi huylar olarak tevâzu, sâkinlik, sabır, cömertlik, diğergamlık, dürüstlükten, kötü huylar olarak da bunların zıddı olan kibir, acelecilik, cimrilik, bencillik, kıskançlık, gıybet ve iftirâdan söz eder. Bu anlam çerçevesi içinde bunlara bilgi-cehâlet, dostluk-düşmanlık, sevgi-nefret, çalışkanlık-tembellik gibi başka iyi ve kötü huyları da ekleyebiliriz.

İşte bunlar, gönül şehrini ele geçirmek için kıyasıya bir savaşa tutuşurlar. İlk aşamada gaflet ağır bastığı için gönül şehrini kötü huylar ele geçirirler. Bundan muzdarip olan ten mülkü bir çâre umûduyla akla başvurur. Akıl da, diyelim işgâlci güç kibirse buna karşı tevâzu askerlerini, açgözlülük ise kanâatkârlık askerlerini yardıma çağırır. Onlar da bu kötülük askerlerini mağlûb ederek gönül şehrini özgür kılarlar. Ama bu özgürlük dâimî olmaz. Bu defa yine gafletin etkisiyle bir başka kötü güç, diyelim ki acelecilik aynı mücâdeleyi verir ve gönül tekrar tutsak olur. Akıl bu defa da sâkinlik, sabır askerlerini çağırarak gönlün özgürlüğünü tekrar sağlar.

Meseleyi daha iyi anlamak için bir bahçe benzetmesi de yapabiliriz. İyi huylar bu bahçenin çiçekleri, kötü olanlar ise dikenleridir. Bunlardan ilki bize sevinç ve mutluluk verirken diğeri acı ve ıstırap verir. Burada bahçıvana düşen bu bahçeye iyi bakmasıdır. Çünkü bahçe hem gülü hem dikeni yetiştirecek özelliğe sâhiptir. Bahçıvan bu durumda emeğini çiçeklerin yetişmesi için harcamalıdır. İşte bu noktada yaratılışta bize verilen başta îman ve akıl olmak üzere bilgi ve sevgiyi bu mücâdelenin en aktif unsurları hâline getirmemiz gerekmektedir.

Kendini Tanımak

Bunu sağlamak ise insanın kendisini sâdece bir fizikî varlık olarak değil metafizik bir varlık olarak da tanımasından, bilmesinden geçmektedir. Bunu yapmayı başardığında, kalbi sâdece vücûda kan pompalayan bir organ olmaktan ibâret görmeyerek onu insanı insan yapan asıl yer olarak görecektir. Bu bakış hem kendi varlığına, hem hayâta hem de ölüme daha farklı bir anlam yüklemesini sağlayacaktır. Bu anlam onu insanın bir halîfe olarak dünyâ denilen bu imtihan yurduna gönderildiği bilgisine ve bilincine ulaştıracaktır. Bu bilgi ve bilince ulaştıktan sonra da kişi kalbinin diri ve sağlıklı olması için gerekenleri yapacaktır.

İşte tam da bu noktada insana düşen öncelikle gaflet hâline karşı sürekli uyanık olmasıdır. Çünkü tehlike, o gaflet hâlinde iken gelip kalbi işgâl etmektedir. Bu noktada en önemli gücü ise îmânıdır. Bu îmandaki samîmiyeti ve gayretidir. Yûnus Emre, îmânı bu bağlamda üçe ayırır. İlki yeri akıl olan ilme’l-yakîn, diğeri yeri gönül olan ayne’l-yakîn, üçüncüsü ise yeri can olan Hakka’l-yakîn’dir. Ona göre îman canla gelir ve canla gider. Îmânın varlığı ise kalpleri mutmain edip huzûra kavuşturacak olan zikrullahtır. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’de “Kalpler, ancak Allâh’ı zikrederek huzûra kavuşurlar.” (Ra’d, 28) şeklinde belirtilir. Burada bu zikir meselesini insanın her dâim Allah’la birlikteliğinin farkında olması şeklinde anlamak gerekir. Eğer bu başarılabilirse gönül şehri emniyette demektir. Aksi halde burayı nefs askerleri işgâl edeceklerdir.

Yûnus Emre’nin çok yalın bir dille anlattığı bu konu, insanın bütün ruhsal problemlerinin çözümü için en emîn bir yolu bize göstermektedir. Tabiî îmânın bu bağlamda akılla münâsebeti önemli olacağından Yûnus Emre’nin bu kavrama da nasıl baktığını görmek gerekir. Ona göre akıl da üç kısımdır. İlki dünyâ hayâtının dirlik ve düzenini bildiren akl-ı maaş, diğeri âhiret ahvâlini bildiren akl-ı ma’ad, üçüncüsü ise Allâh’ın mârifetini bildiren akl-ı küllîdir. Öyleyse akıl, îmânın olmazsa olamaz yardımcısıdır. Bu iki kavrama bir de sevgiyi eklemeliyiz ki üç sacayağı tamamlanmış olsun. Tabiî bu konuda da Yûnus’un bakışı önemlidir. Ona göre sevgi, Yaratan’ı merkeze alarak bütün varlıklara yönelik bir duygu olmalıdır.

İnsan, Gönül Demektir

Şimdi bugüne gelelim. Bu kadîm ilkeleri unuttuğumuz bir çağdayız. Îmânı da aklı da sevgiyi de bu şekildeki geniş mânâlarıyla düşünemiyoruz. İşte bu eksiklik bizi kendimizi tanımaktan uzaklaştırdığı için de “insan=gönül” târifine sâhip olamıyoruz. Mâdem insan gönül demektir; o zaman Yûnus Emre’nin “Gönül Çalab’ın tahtı/Çalab gönüle baktı/İki cihan bedbahtı/Kim bir gönül yıkar ise” ifâdeleri aslında etrâfında düşündüğümüz gönül konusunu bize âşikâr hâle getirmektedir. Buna göre, gönlün sâhibine göre şekillenecektir her şey. Öyleyse Risâlet’ün-Nushiyye’de geçen şu beyte bakalım: “Neyi severisen îmânun oldur/Nice sevmeyesin sultânun oldur”. Şimdi soru şudur: Gönlümüzün sultânı kimdir? Yûnus’a göre bu kimi/neyi sevdiğimize bağlıdır. Bu da bizim bir taraf olmamızı gerekli kılıyor. Yûnus Emre bunu “İmdi bilgil ki, kangı bölükdensin?/ Kangısınun sözin dutarsan anun bölügindensin” şeklinde açıklamaktadır. İşte bu alıntıladığımız iki söyleyiş, bizim insan olarak kendimize sormamız gereken en temel varoluş sorusudur. Soruya Rahmân katında isek vereceğimiz cevapla nefs katında isek vereceğimiz cevap aynı olmayacaktır.

Bütün bu açıklamaların sâdece insanın kendini inşâsı için olmadığını da burada söylemek gerekir. Hedef, aynı zamanda toplumun da inşâsıdır. Başka bir deyişle önce kendini inşâ edip bir kalbinin olduğunu fark ederek erdemli insan olmak, sonraki aşamada bu güzelliği topluma taşıyarak erdemli toplum olmaktır. Bunun nihâî aşaması ise bu erdemi bütün insanlık için düşünerek erdemli insanlığı inşâ etmektir. Bu yüzden Yûnus Emre’nin bütün sözleri, nasîhatleri evrensel bir değer ve özellik taşır. Kısacası bugün insanlığın çektiği bütün sıkıntı, yaşadığı bütün problemler, kalbiyle ilgilidir. Bu noktada Peygamberimiz’e (sav) neden “Tabîb’el-kulûb” (kalplerin tabîbi) denildiğini de daha iyi anlamış oluruz. Demek ki peygamber olarak gönderildiği toplumun kalbi hasta idi. O câhiliye dönemi insanlarının bütün kötülüklerinin kaynağı da bu kalp hastalığı idi ki ona bu hastalığı iyileştiren anlamında bu isim verilmiştir. Buna göre Yûnus Emre’nin bu eseri, Hz. Peygamber’in bu özelliği çerçevesinde kaleme alınmış bir eserdir. Sözün kısası Yûnus Emre’nin bu eseri, insanın/insanlığın bu en temel problemini ve çözüm yollarını göstermek için bugün de bir rehber eser olma niteliği taşımaktadır.

Şubat 2021, sayfa no: 36-37-38-39

Ayrıca kontrol et

Dil Edebi / Alemdar

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk sözden kelâmdan, kalemden satırdan, beyandan, “mantıkuttayr”dan bahis buyurur. Bu vâsıtalarla hakkı …