Anasayfa / Genel / Hâlihazır Koşullarda Eğitimde Kaliteyi Yakalayabilir miyiz? 

Hâlihazır Koşullarda Eğitimde Kaliteyi Yakalayabilir miyiz? 

TDK Güncel Türkçe Sözlük eğitimi şöyle tanımlıyor: 

  1. Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye.
  2. 1. Yeni kuşakların, toplum yaşayışında yerlerini almak için hazırlanırken, gerekli bilgi, beceri ve anlayışlar elde etmelerine ve kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme etkinliği. 2. Önceden saptanmış amaçlara göre insanların davranımlarında belli gelişmeler sağlamaya yarayan planlı etkiler dizgesi. 3. Belli bir konuda, bir bilgi ya da bilim dalında yetiştirme ve geliştirme. 4. Her kuşağa, geçmişin bilgi ve deneylerini düzenli bir biçimde aktarma ya da kazandırma işi.

 Türkçe’de biz eğitim kavramını hem tahsil (öğretim, education) hem terbiye/tâlim (alıştırma, training) kavramlarının ikisini de kapsayacak bir genişlikte kullanıyoruz. 

 Bu tanımlar, bizim belirlememizi teyit ediyor. Biz de, eğitime en geniş anlamında bireyin çevreden öğrendiklerini veya çevrenin ona öğrettiğini kendi yaşamında içselleştirmesi sürecidir diyoruz. 

 Biz buradaki amacımız itibâriyle çevre koşullarını dışlayıp salt okul bağlamındaki eğitim sürecine yoğunlaşmak istiyoruz. 

 Günümüz Türk eğitim sistemi temelde 18. yy Fransız eğitim sistemini esas kabûl etmiştir. Bu sistem esas itibâriyle “salon adamı” yetiştirmeye mâtuf bir hedef güdüyordu. Her şeyden anlayan veya daha doğrusu her şey üzerine birkaç cümle edebilecek fakat kökende hiçbir şeyden anlamayan bir insan tipi: Hedef bu tipi yetiştirmek idi… Fransız kültürü 18. yüzyılda böyle bir insan tipi yetiştirmeyi hedef tutuyordu. 

 İmdi böyle bir insan tipine ulaşma hedef kabûl edilirse ve ona ulaşmak için tedrisat programını merkezîleştirmek gerekirse, böyle bir sistemden, tedrisat programını günün isterlerine göre değiştirip ayarlamanın önü tıkanmış olur. 

 Türk eğitim sistemi hâlen bu handikabın açmazında döneniyor. 

 Bu sistem ise 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öngörülmüştür. Bu kânun “devrim kânunu” meyânında öngörüldüğü için değiştirilmesi bile teklif edilemeyen bir yasa konumundadır! 

 Adı geçen kânun okulların, yüksekokulların, hattâ üniversitelerin tedrisat programını merkezden belirlemeyi âmir olduğundan fiiliyatta o tedrisâtın dışına çıkmak imkân dışı bırakılıyor. 

 Bunun ne zararı var, sorusu akla gelebilir. Tedrisat programı yasa ile belirlendiğinden onu günün koşullarına göre değiştirme imkânı her zaman elde edilemiyor. Böyle olunca piyasanın talep ettiği insan gücünün niteliği ile okulların mezun ettiği eleman arasında uçurumlar oluşuyor. Bu uçurum her kademe okul için söz konusu… Piyasa örneğin oto tamircisi talep ederken ortaöğretim üniversiteye hazırlanmak isteyen eleman yetiştiriyor. Meslek ve sanat okullarının mezun ettiği elemanlar ise piyasanın ihtiyaç duyduğu sayıda elemanı ona arz etme imkânını bulamıyor. Piyasa faraza bahçıvan talep ederken üniversite ona ziraat mühendisi sunuyor. 

 Bu durum ise çeşitli veçhelerden kaynak isrâfına yol açıyor. Okullardan veya fakültelerden mezun olanlar istediği alanda çalışma imkânı bulamayacağı bir alanda yıllarca dirsek çürütüp zaman harcıyor; sonunda da işsizlikle karşılaşıyor. Eğitim ve öğretim kurumlarına ve onların personeline sarf edilen masraf (kaynak) ise karşılık bulmadan hebâ oluyor. 

 Öte yandan adı geçen aynı kanun, tedrisat programını merkezden belirlediği için (ki bu yöntem hukûkî bağlamda faşizan bir yöntemdir) özel okul açma imkânına geçit vermiyor. Bu ülkede hâlen “Özel Okul” adıyla iş gören okulların tümü, ilköğretimden üniversiteye kadar, özel kişiler mârifetiyle işletilen devlet okuludur. Bir okulun özel sayılabilmesi için tedrisat programını kendisinin belirlemesi gerekir. Oysa mâhut yasa bu imkânın önünü tıkamış durumdadır. Oysa gerçek anlamda özel okul açılabilse, ancak o, piyasanın ihtiyaç duyduğu nitelikte eleman yetiştirmeye mâtuf bir tedrisat programı düzenlerdi. Bunu yapmadığı takdirde ise öğrenci bulamayacağı için kapanmak zorunda kalırdı. Oysa Türkiye’de her düzeydeki okul hem piyasanın istediği nitelikte eleman yetiştiremiyor hem de tedrisâtına devâm edip gidiyor. 

 Anayasa üniversite açılmasını Devlete bırakmış: “…üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur. (…) Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim kurumları kurulabilir.” (Anayasa, m. 130.). Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları da, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tâbidir. Dolayısıyla pratikte ve prensip itibâriyle eleman yetiştirme açısından özel üniversite ile devlet üniversitesi arasında fark bırakılmamış oluyor. Fark belki ancak, o da zorlanarak derslerin kalitesi arasında söz konusu edilebilir. 

 İmdi durum tespitini yukarıda işâret ettiğimiz biçimde belirlersek problemin mâhiyetine ve kaynağına da inmemiz kolaylaşır. Bu belirlemeler bizi şu sonuca götürüyor: 

  1. Türkiye’de eğitim her düzeyde hâlâ merkezî sistemle yürütülüyor,
  2. Bu eğitim sistemi özel okul faaliyetine izin vermiyor,
  3. Sonuçta piyasanın talep ettiği insan gücü niteliği ile okullardan piyasaya sunulan insan gücü niteliği arasındaki fark kapanmıyor. Üstelik devlet bu açmazın farkında ve bilincinde olmasına rağmen…(Uzun VadeliPlan’ların ve Yıllık Programların eğitim sektörü ile ilgili bölümlerine bakılabilir) 

 Durum demek ki kimilerinin sandığı gibi Milli Eğitim Bakanlarının kalitesi veya becerisi ile ilgili değil; sistemle ilgili bir handikapla karşı karşıya bulunduğumuz kabûl edilmelidir. Olay sınav sistemini değiştirmekle, onu ağırlaştırmakla veya tümden ortadan kaldırmakla, tedrisâtın süresiyle oynamakla düzeltilecek boyutta görünmüyor. Olay sistem meselesi olarak ortaya çıkıyor. 

 Halde Ne Yapmalı? 

  1. Turgut Özalzamânındabaşlatılmış olan özelleştirme programı îmâlat sanâyii, sağlık, sosyal güvenlik sistemi yanında eğitim alanını da kapsamalıdır, 
  2. Özel okul, yüksekokul, üniversite açılmasının önündeki yasal engeller kaldırılmalıdır.(1982 tarihli Anayasanın 130.Maddesi, 1920li 30lu yıllardan kalma faşizan zihniyeti daha da ağırlaştırmış olarak yürürlükte bulunuyor. Bu kısıtlamaların o günlerin koşullarına uygun olduğu farz edilse bile günümüzün ihtiyâcına cevap vermediği âşikârdır). 
  3. Yabancısermâyeeğitim alanında da câzip hâle getirilmelidir. Her alanda, her sektörde yabancı sermâyeye açılan ekonomi eğitim sektöründe de açık hâle dönüştürülmeli, şimdiki kapalı sistem ortadan kaldırılmalıdır. (Hâlen faaliyette bulunan yabancı okulların tümü Sultan Abdülhamid Han zamânından kalmadır). 
  4. Bu değişiklikler gerçekleştirildiği takdirde eğitim denetimsiz mi kalır endişesi akla gelebilir. Hayır, öyle bir endişeye mahal yok. Hastane, postane, bakkal, manav, eczane nasıl kendine özgü yöntemle denetleniyorsa her düzeydeki okulun denetlenmesi içindeözgül denetim yöntemi oluşturulur ve denetim sağlanır. 

Rasim Özdenören (Kasım 2017)

Ayrıca kontrol et

Tehlikeli, Görünmez Elektro-Sis 

Cep telefonları, baz istasyonları, elektronik âletler ve yeni ‘kablosuz teknolojisi’ sağlığımıza zarar verir. Hormonal süreçler ve diğer vücut süreçleri zarar görür, hattâ bu …