Anasayfa / Kategoriler / Araştırma / Gönül Mîmârı Yûnus Emre

Gönül Mîmârı Yûnus Emre

Fahr-i kâinât Efendimiz (sav) şöyle buyurur:

Dikkat edin, bedenin içinde bir et parçası vardır; o iyi olursa bütün beden iyi olur, o bozuk olursa bütün beden bozulur. Dikkat, işte o kalptir.1

Burada söz konusu olan mânevî anlamdaki kalbdir. Bu konudan söz eden eski metinlerimizden hemen hepsinde şu hatırlatma yapılır: “Kalbden kasdımız manevî bir latîfedir, o ruhla eş anlamlıdır, göğüs boşluğundaki konik et parçasıyla karıştırılmamalıdır.”

Kur’ân-ı Kerîm’de tam 12 yerde “Kalblerinde hastalık olanlar”dan söz edilir.2 Burada söz konusu olan mânevî hastalıktır. Bu âyetlerde, kalbin mânevî hastalıkları arasında, bozgunculuk ve ikiyüzlülük yapmak, katı kalblilik, zayıf inançlı ve kötü niyetli olmak, zaaflarına esir düşmek ve korkaklık gibi hususlar sayılır.

Bir başka hadîs-i şerif şöyledir:

“Şüphesiz Allah sizin sûretlerinize (dış görünüşünüze) ve mallarınıza değil, kalplerinize ve işlerinize bakar.”3

Burada da kalpten kasıt, insanın mânevî yönünün merkezi ve rûhudur. Her organın bir yaradılış amacı vardır. Kalbin yaratılış amacı Allâh’ın îman ve sevgisine mekân olmaktır. Orada hem îman hem de kötü duygular birlikte bulunamaz. İşte Allâh’ın kalbe bakması demek, kalbimizin başka ilgi ve kirlerden arınmasını ve sâdece Allah sevgisi ve güzelliklerle, iyi ahlâk tohumlarıyla dolu olmasını istemesi demektir.

Bir âyette şöyle buyurulur: “Kıyâmet gününde ne mal ne de çoluk çocuk bir fayda vermeyecektir, ancak kalb-i selîmle gelenler kurtuluşa ereceklerdir.”4

Kalb-i selîm ne demektir? Selîm kalp; sağlıklı, samîmî, kin, nefret ve kıskançlıktan arınmış sevgi dolu kalp demektir.

Yukarıdaki âyet Bağdadlı Rûhi adlı şâirimizin dilinde şöyle nazma çekilmiştir:

Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler

Yevme lâ yenfeu’da kalb-i selîm isterler.

KALB-GÖNÜL

Kubbealtı Lügati’nde “gönül” kelimesinin iki anlamı üzerinde durulur: 1. Îman, sevgi ve nefretin, iyi ve kötü bütün duyguların kaynağı olduğu kabûl edilen kalbin mânevî yönü. 2. Tasavvufta, Cenâb-ı Hakk’ın insanda tecellî ettiği yer, tasavvufî aşkın kaynağı.5

Bu yazının asıl konusu işte bunlar olacaktır, yâni kalbin mânevî yönü, Hakk Teâlâ’nın tecellî ettiği yer olarak gönlün önemi ve Yûnus Emre’deki yansımaları.

“Gönül”, Türkçemizin zengin mânâlı kelimelerinden biridir. Gönül, insanın duygu merkezidir. Gönül çekmek’te aşk olur, gönül vermek’te sevgi. Gönül yapmak’ta iyilik duygusu, gönül almak’ta memnun etmek mânâları vardır. Ayrıca gönlü açılmak, gönlü olmak, gönlü dolmak, gönlünü etmek, gönlüyle oynamak, gönlü kalmak, gönül kırmak, gönülden kopmak gibi çok zengin bir “gönül”lü deyimler hazînemiz vardır.6

İLÂHÎ AŞK

Tasavvufta olgun insan olma yollarından biri de “aşk” yoludur ve bu en kestirme yol sayılır. Buradaki aşk, Allâh’a (cc) olan büyük sevgi demektir. Allah hem korkulan hem de sevilen bir varlıktır. Mutasavvıflar Allah sevgisi üzerinde çok durmuşlardır. Gerçi Allah Kahhâr’dır, Cebbâr’dır, fakat O aynı zamanda Rahmân’dır, Rahîm’dir. Üstelik bir kudsî hadîse göre “Rahmeti gazabından üstündür.”7

İslâm dîninin ana kaynağı olan Kur’ân’da “sevgi” sözüne sıkça rastlanır. Allâh’ın iyilik edenleri (Bakara 2/195), tövbe edenleri ve temizlenenleri (Bakara 2/222), müttakîleri (Al-i İmran 3/76), sabırlı olanları (aynı sûre 3/146) sevdiği belirtilir. Mâide sûresinin 54. âyetinde “Allah onları sever, onlar da Allâh’ı severler.” şeklinde bir ifâde yer alır. Yâni sevmek ve sevilmek Allâh’ın vasfıdır. “Sevelim sevilelim” sözünün menşei bu âyet olsa gerektir. Bakara sûresi 165. âyette de “Mü’minlerin Allâh’a karşı pek şiddetli bir sevgisi vardır.” denir. Âyetteki bu “şiddetli sevgi” Allah aşkı olarak değerlendirilir.

Hadislerde de “Allâh’ı  (cc) ve Hz. Peygamber’i (sav) her şeyden çok sevmek lâzım geldiği, bir kimseyi sevenin de ancak Allah için sevmesi gerektiği, “îmânın tadı”nın ancak böyle duyulabileceği”8 belirtilir. Başka bir kudsî hadiste “Çeşitli faydalı hareketlerle kendisine yaklaşmaya devâm eden kulu sonunda Allâh’ın seveceği, onu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olacağı” ifâde edilir.9

GÖNÜLLER YAPMAK

İlâhî aşk duygusunun sûfî şâirler tarafından terennüm edilmiş, başka dillerde çok güzel örnekleri vardır. Yûnus Emre, bu kâfilenin Türkçe söyleyenleri arasında başta gelenlerdendir. Üstelik Yûnus Emre’de ilâhî aşk teorik planda ve sâdece mânevî “zevk” unsuru olarak kalan bir mâhiyet taşımaz. Ondaki bu duygunun ahlâkî ve insânî boyutu büyük önem taşır.

Ona göre aşk yolunun şartlarından biri de gönül kirlerini yıkamaktır. Yalnız dışını temizlemekle kalp temizliği gerçekleşemez. Gönül kirleri ilâhî rahmet suyuyla temizlenir. Esâsen gönül bir kaptır ki iki şey aynı zamanda içinde bulunamaz. Orası mâsivâ kirlerinden tamâmen temizlenmeli ki Hakk aşkı ile dolabilsin:

Sûret nakşın yumak ile gönül mülkü temiz olmaz

Akıp rahmet suyu çağlar gönül çirkin yuyan gelsin

Allah aşkı gönülleri yakarak yumuşatır, muma döndürür, rikkat, incelik ve hassâsiyet kazandırır. Bundan nasipsiz olan gönüller ise kararmıştır, kaya gibi kaskatı, sert ve kış gibi soğuktur:

Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner

Taş gönüller kararmış sarp katı kışa benzer

İnsanın en değerli unsuru gönlüdür. Yûnus Emre Hakk âşıklarının aslâ gönül yıkmadıklarını belirtir:

Âşık olan miskîn olur Hakk yoluna teslîm olur.

Her ne dersen boyun tutar çâre yok gönül yıkmağa

İnsan “gönül” sâhibidir. Gönül bütün yüceliklerin kendinde toplandığı yerdir. Gönül nazargâh-ı ilâhî’dir. Nihâyet gönül, sevginin coşup taştığı yer olduğu gibi, aynı zamanda girip yerleşeceği, karar kılacağı mahaldir. O bakımdan sevginin dilinden en iyi anlayan insandır.

Gerçek dervişlik için elsiz ve dilsiz olmak ve kimseye gönül koyucu olmamak gerekir. Bu vasıfları taşımayan kimse dervişlik iddiasında bulunmamalıdır:

Döğene elsiz gerek söğene dilsiz gerek

Derviş gönülsüz gerek sen derviş olamazsın

 “Döğene” karşı şu veya bu şekilde mukâbele etmek bir haksa da, sabredip “elsiz”mişcesine karşılık vermemek bir fazîlettir. Zâten tasavvuf ve dervişlik, ortalama dindarlığın üstüne çıkarak “fazîlet”leri artırma gayretinden ibârettir.

Âyet-i kerîmede “Eğer cezâ vermek isterseniz, size yapılanın aynıyla mukâbele edin. Fakat sabrederseniz, andolsun ki bu sabredenler için daha iyidir.”10 buyurulur. Ayrıca “…öfkelerini yenerler insanların kusurlarını affederler…”11 diye tavsif edilen kimselere cennet va’dedildiği, dolayısıyla bu hoşgörülü ve insancıl tavrın Kur’ân ahlâkında teşvîk edildiği görülür. 

Başkalarına zarar vermeme sâdece maddî ölçüler içinde kalmıyor. Olgun kişi davranış ve sözlerine öylesine dikkat etmeli ki, karşısındaki insan onun hakkında kötü düşünme mevkiinde kalmamalı, muhâtabının gönlünü kollamalı, şu veya bu şekilde bir şiş gibi onu incitip yaralamamalı. Ayrıca meclislerde, toplantılarda kaba ve çiğ davranışlardan kaçınmalı, nâzik ve zarif olmalı. İşte aşağıdaki mısrâlar bu son derece insancıl ve ince tavırları öğütlemektedir:

Gönüllerde iğ olmagıl mahfillerde çiğ olmagıl

Çiğ nesnenin ne tadı var gel aşk oduna piş yürü

Yedi yüz yıldan beri ruhları ve gönülleri yıkamaya devâm eden Yûnus Emre’nin destânî bir hayâtı vardır. Yaptıkları ve sözleri ile nice kimselere örnek olmuştur. Fakat kendi samîmî ifâdesine göre, öyle büyük bir iddiası veya dâvâsı yoktur. O sâdece insanlar arasında sevgiyi hâkim kılmak için gelmiştir. Çok sevdiği Rabbi gönüllerde karar kıldığı için, gönül yapmağa gelmiştir. “Gönül yapmak” bir mânâda gönülleri hoş tutmak, memnun etmek ise, bir mânâsı da şu olabilir: Gönülleri îmâr etmek, onları Hakk sevgisini barındıracak bir olgunluğa eriştirmenin yollarını göstermektir. İnsana yönelik en önemli yardım ve sevgi tezâhürü bu olsa gerektir. Öyle diyor Yûnus:

Ben gelmedim dâvâ için benim işim sevi için

Dost’un evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldim

Yûnus Emre’deki insan sevgisinin en veciz ve açık tezâhürlerinden birini de onun gönül yıkmamak ve alçak gönüllü olmak tavsiyesinde bulunduğu mısrâlarında görüyoruz. İnsan varlığında gönlün yeri büyüktür, hattâ insanı insan yapan onun kalbi yânî gönlüdür. Yeryüzünde Kâbe’nin Müslümanlarca değeri ne ise, insan varlığında gönlün yeri odur. Şu farkla ki, Câmî (898/1492)’nin deyişiyle “Kâbe Âzer oğlu İbrâhim peygamberin yaptığı bir binâdır, oysa gönül Yüce Allâh’ın nazargâhıdır.” O bakımdan Kâbe’den daha değerlidir. Yûnus Emre aynı şeyleri Câmî’den evvel söylemişti:

Gönül mü yeğ Kâbe mi yeğ eyit bana ey aklı eren

Gönül yeğdürür zîrâ kim gönüldedir Dost durağı

Yûnus gönül yapmaya büyük değer verir. Gönül yıkan kimsenin ise, namaz ve hac ibâdetinin sanki boşa gideceğini söylemek ister:

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahî elin yüzün yumaz değil

Namaz ve Hac İslâm dîninin iki mühim ibâdetidir. Gönül kırmamak ise ahlâkî bir davranıştır. Bunlardan hangisi daha değerlidir, tartışması bizi bir yere götüremez. Şu kadarını biliyoruz ki; dînin îmân, ibâdet ve ahlâk diye isimlendirilen üç temel unsuru birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Kur’ân’da ibâdetlerin ahlâkî sonuçlarına sıkça yer verilir. Bu üçü arasındaki münâsebeti şöyle bir örnekle anlatmak oldukça yaygındır: Dîni bir ağaca benzetirsek îmân bunun gövdesi, ibâdet dalları ve yaprakları, ahlâk ise meyvesidir. Meyvesiz ağacın fazla değeri yoktur. Kişiyi ahlâkî olgunluğa eriştirememiş bir dindarlık da fonksiyonunu yerine getirememiş demektir. Gerçekten namaz ve hac ibâdetini titizlikle îfâ ettiği halde, insanlara karşı kırıcı, kaba ve hoyrat davranan, gönül yıkan kimsenin davranışı, şekil dindarlığından ileri gidemez. Yûnus’un ifâdesiyle söylersek bu “bir kuru emek”ten ibârettir.

Tasavvufî düşünce şu ifâdeyi kudsî hadis olarak kabûl eder. Hz. Peygamber’in (sav) diliyle Allah (cc) şöyle buyurur: “Ben göğe ve yere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.”12 Îman ve sevgi gibi iki değerli hasletin mahallinin de kalb olduğu husûsunu göz önünde bulunduran Yûnus Emre haklı olarak, gönül yıkan kimsenin hem dünyâda hem de âhirette bedbaht olacağını söyler:

Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalab baktı

İki cihan bedbahtı her kim gönül yıkar ise

Ak sakallı pir koca bilimez hâli nice

Emek vermesin hacca bir kez gönül yıkar ise13

Prof. Dr. Mehmet Demirci 

Dipnotlar:

[1] Müslim, Müsakat, hadis no.107

2 Bakara, 2/10, Maide, 5/52, Enfal, 8/49

3 Müslim, Birr, 34

4 Şuarâ 26/89-89

5 Bkz. İlhan Ayverdi, Misalli Türkçe Sözlük, “gönül”

6 Nihad Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, İstanbul, 1972, s. 81

7 Buhârî, tevhid, 15; Müslim, tevbe, 14

8 Bk. Buhârî, îmân, 8,9; Müslim, îmân, 66, 69.

9 Bk. Buhârî, Rikak, 38.

10 Nahl 16/126

11 Âl-i ımran 3/134

12 Bk. Keşfü’l-Hafâ, II, 273.

13 Daha geniş bilgi için bkz. Mehmet Demirci, Yûnus’ta Hak ve halk Sevgisi, h yayınları

Ayrıca kontrol et

İrfânî Gelenekte Sevenin Sevdiğiyle Hemhâl Olma Gayreti: Uygulanışı, Dînî ve İnsânî/Vicdânî Dayanakları İle Râbıta

Çoğulu ‘revâbıt’ olan râbıta kelimesi sözlükte ‘iki şeyi birbirine bağlayan ip, alâka, bağ, vuslat, ilgi …