Felâsife Hakkında -2- / Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu

Maalesef bâzı nâs, ilm-i felâsife dâvâsında olup bu cemâate hukemâ demişlerdir. Ve bunları enbiyâ aleyhimü’s-selâm’a adîl bilmişlerdir.

Kötü ve yanlış îtikaddan Allâhu Subhânehû Hazretleri’ne sığınırız.

Hikmet bir şeyin ilminden ibârettir. Onu nefsü’l-emre mutâbık bilince ona muhâlif olan ulûmu nefsü’l-emre mutâbık addeylemezler.

Demek ki; hukemânın ulûmunu tasdîk eylemek, enbiyâyı ve ulûm-ı enbiyâyı tekzîb eylemektir. Çünkü birini tasdîk, diğerinin tekzîbini müstelzimdir.

Her kim ki, millet-i enbiyâ’yı iltizâm ve hizb-i Hakk’tan olmaya ihtimâm ederse ehl-i necâttan olur.

Ve her kim ki felsefî olup ve gürûh-ı şeytandan olursa hâib ve hâsir olur.

 “Artık dileyen îmân etsin, dileyen kâfir olsun.” (Kehf, 29.)

“Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi’ olanlara.” (Tâhâ, 47.)

Felâsife indinde riyâzât ve mücâhedât ancak açlığa münhasırdır. Onların nazarında kesret-i cû’ azîmü’l- kadrdir. Zîrâ bu behâim sıfatların indinde ekl, ehemm-i mühimmâttandır ve a’zam-ı makâsıddandır.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sirrûh- buyurur ki:

Fakîr indinde uzun uzadıya açlıklar, me’kûlâtta hadd-i îtidâle mürââttan daha ziyâde kolay ve daha müyesserdir.

Me’kûlâtta îtidâle mürâât edip hadd-i vasatı gözetmek, matlûba vusûlde kâfîdir.

Metâim ve melâbiste ve belki cemî’ umûrda tavassut-ı hâl üzre hareket etmek ne belâ-i zibâdır!

Hazret-i Hakk Sübhânehû ve Teâlâ bizim Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-‘e kırk racül kuvveti îtâ buyurmuştur ki, ol kuvvet ile bâr-ı nübüvvete tahammül buyururlardı.

Ashâb-ı kirâm dahî -aleyhi ve alâ âlihi’s-salâtü ve’t tahiyye- sohbet-i Hayru’l-Beşer bereketi ile bu bâra tahammül ederlerdi. Onların ef’âl ve âmâlinden hiç halel ve fütûr vâki’ olmazdı.

Açlık mevcût iken a’dâ-i dîn ile muhârebeye kudretleri var idi ki tok olanların kudreti onların onda birine ulaşamazdı.

Bu makamdan idi ki, sâbirlerden yirmi kimse küffârdan iki yüz kimseye gâlib gelirdi. Yüz ashâb bin küffâra galebe ederdi.

“İçinizden sabr u sebâta mâlik yirmi (kişi) bulunursa onlar iki yüze galebe ederler.” (Enfâl, 65.)

Ashabdan gayrı açlık çekenlerin hâlis sünnet ve âdâbı îfâya âciz kalmağa daha yakındır. Belki ferâiz vazîfelerini de edâda tekellüf vâkî olurdu.

Hazret-i Sıddîk -radıyallâhü anh- savm-ı visâl ile ol Server-i Enâm -sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem-‘i taklîd eylemesiyle za’f-ı kuvvette yere düşer oldukta buyurulur ki: “Sizden benim gibi kim vardır ki, ben Perverdigârım indinde mâ’nen beytûtet ederim. Yedirilir, içirilirim…”

İşte kudretsiz olanın taklîd eylemesi müstahsen olmadı.

Kesret-i cû’ elbette safâ-bahştır. Bir cemâate safâ-i kalb verir. Ve diğerine de safâ-i nefs verir. Safâ-i kalb, hidâyet-efzâ ve nûr-bahşâdır. Fakat safâ-i nefs ise dalâlet-nümâ ve zulmet-ezâdır.

Bil-cümle Yunan felâsifesi ve brahma ve cukye-i Hind’in riyâzetleri safâ-i nefs bahş edip dalâlet ve hasârete dûçâr olmuşlardır.

İttibâ-i Sünnet-i Mustafaviyye olmaksızın ma’rifet-i ilâhiyyeye nâil olmak müyesser ve mutasavver değildir.

Eflâtun-i mecnûn, riyâzât ve mücâhedâtından nâşî kendi nefsinde bulduğu safâ sebebiyle kendisini bi’set-i enbiyâdan müstağnî bilip dedi ki:

“Biz, hidâyete ermiş bir kavmiz ki Allâh’ın nebîlerinden bir nebîye ihtiyâcımız yoktur.” Hâşâ!..

Ol Hakîm-i Mutlak Celle Şânühû enbiyânın bi’setini ve şerîatların vaz’ını nefs-i emmârenin terbiye ve ıslâhı için kılmıştır. Mütâbeât-ı enbiyâdan gayride kılmamıştır.

“Hazret-i Muhammed Mustafâ olmasaydı Allâhü Zü’l-Celâl Hazretleri bilcümle mahlûkâtı yaratmazdı ve Rubûbiyyet-i İlâhî zâhir olmazdı.”

Enbiyâdan gayrı cümlesi tufeylî olup, bu dâvetten maksûd-i aslî odur. Nâçâr cümlesi enbiyâya muhtaçtırlar. Ve Onun tavassutu berekâtiyle füyûzât ve kemâlât ahz ederler. Kemâl-i îmânı olan adem-i tavassutu küfür bileler.

Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (ks) Musâhabe 1 kitâbından alınmıştır.

Mayıs 2021, sayfa no: 34-35

Ayrıca kontrol et

Mârifet Okulu / Alemdar

Hasan-ı Basrî’nin elinde tevbe eden Habîb-i Acemî, su üstünde yürür. Hocası bunun sebebini sorunca: “Yâ Hasan, …