Anasayfa / Genel / Fazîlet ve Ferâset Tohumları Atsaydık Yüreklere Ne Kolay Olurdu İnsan Olmak 

Fazîlet ve Ferâset Tohumları Atsaydık Yüreklere Ne Kolay Olurdu İnsan Olmak 

Hırs, arzu, makam, mevki sevdâsı bir oldu, gönül toprağını ayrık otları, çalılar bastı insanlığın. Oysaki fazîlet ve ferâset tohumları atsaydık yüreklere, gül bahçeleri ile dolu olurdu dünyâ. Dikenleri olsa bile acıtmazdı canımızı, arada perçinlerdi güllerin dikenleri insanlığımızı. Ve ne kolay olurdu o zaman insan olmak ve insanca yaşamak.

Yüce Allah insanı yaratırken tertemiz yaratmıştır. Sonrasında büyüdüğü âile ortamı, onu yetiştiren anne babanın verdiği eğitim, yaşamakta olduğu toplumun kültürel yapısı ve buna benzer birçok etkenle birlikte kişiliği şekillenmeye başlar. Hani bazı insanlar vardır; yaratılış fıtratlarından hiçbir şey kaybetmeden güzel ahlâk üzere yetişmiş, kendisi için yapmak istediklerini tüm insanlık için de yapabilmeyi şiâr edinmiş, çevresine güven ve huzur verebilen insanlar. Böyle kişiler harama el uzatmaz, yalan söylemez, dedikodu yapmazlar. Toplum içinde olan ahlâkları ve edeplerinden yalnız başına kaldıklarında da hiçbir şey kaybetmezler. Çünkü onların kişiliği Kur’ân ahlâkı ve Allah Resûlü’nün sünnetleri ile şekillenmiştir.

Genel olarak toplumumuzda bir gözlemleme yaparsak maalesef ki insanların büyük bir bölümü, bırakın toplumun sorunlarını düşünmeyi; yerine göre kendi sorumlu olduğu âile fertlerinin sorunlarını paylaşmayı, onlara yardımcı olmayı bile çok görmektedir. Neden bu hâle geliyor insanlık? Saf tertemiz yaratılmış olan ruh hâlinden hızla uzaklaşarak birbirini çekememeyi, yalan söylemeyi, dolandırıcılık yapmayı, merhametsiz bir kalbe sâhip olmayı, kısacası bencilce sâdece ben merkezli yaşamayı neden doğru görür oldu insanlar? Âdetâ yanlışların benimsendiği doğrularınsa yanlış olarak kabûllenildiği bir hâle geldi dünyâ.

İbn-i Ömer (ra) anlatıyor: Resûlullâh’ı (sav) şöyle anlatırken dinledim, dedi ki: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, âilesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netîce itibâriyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” Hadîs-i şeriften de anlaşılacağı gibi aslında toplumda herkes birbirine karşı sorumlu ve yükümlüdür.

Ne kolaydır aslında insan olabilmek, hele ki dînimiz İslâm ise ve biz bir Müslüman olarak yaşayabiliyor, onun sorumluluklarını yerine getirebiliyorsak. Nefsimize ağır gelmese doğrular ve hakkın emirleri.. Güzel işler yaparken şeytânın vesveselerine yenik düşmesek, hırs ve arzularımıza gem vurabilmesini öğrensek, sorumlu olduğumuz evlâtlarımızı bu şiâr üzere yetiştirebilsek ne kolay olacak yolcu olduğumuz bu dünyâda yaşamak.

Geçmiş zamanda yaşanan şu olay insanlığın, insan olmanın vasıflarının hep aynı olduğunu anlatır bize. Aranan hep aynıdır: En değerli ve mükemmel insan kimdir ve nasıl târif edilir?

İki komşu vardı; bu iki ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederler, doğum günleri ve bayramlarda ilginç armağanlar göndererek birbirlerine zekâ gösterisi yaparlardı.

Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzûruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sâdece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdârına gönderildi.

Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:

“Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum, bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir, o heykeli bulunca bana haber ver.”

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı, üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı, hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdârın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu.

Sonunda, hükümdârın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zekî olan bu genç, hükümdârın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çâresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizâsına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Genç adam bunu hükümdâra tüm incelikleriyle açıkladı.

Hükümdar da heykelleri gönderen komşu hükümdâra şu cevabı yazdı:

“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbûl değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbûl değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.”

O bilge gencin ince düşüncesi ve zekâsı sâyesinde hükümdar heykellerdeki ince ayrıntıyı farketmiş, her duyduğunu başkalarına dedikodu olarak aktaran kişinin veya duyduğu her iyi ve güzel nasîhati bir kulağından alıp öbüründen çıkaran insanın makbûl olmadığını; asıl kıymetli olanın duyduğunu yüreğine gömüp orada saklayabilen, iyi ve güzel olanı yaşam şekli ile çevresine aktarabilen insanlar olduğunu anlatmıştır.

Ebu Abdullah Kureyşi de şöyle anlatıyor: Bir gün adamın birisi yedi yüz kilometrelik yolu yürüyerek yanıma geldi ve yedi şey öğrenmek istediğini söyledi. “Allah (cc)’ün sana ihsan buyurduğu ilimden, Allah için bana da öğretir misin?” dedi.

“Ne öğrenmek istiyorsun?” diye sordum. “Bana göklerden ağır, yerlerden hafif, taştan katı, ateşten sıcak, kıştan soğuk ve denizden engin, yetimden zayıf olan şeyin ne olduğunu öğret.” dedi.

Ben de şu cevâbı verdim: “Göklerden ağır olan iftirâdır. Yerden hafif olan ise haktır. Taştan katı olan kâfirlerin gönülleridir. Ateşten sıcak olan hırstır. Zemheriden soğuk olana gelince, bu da istediğin bir hâceti sana vermeyendir. Denizden zengin olan kanâat sâhiplerinin gönülleridir. Yetimden zayıf olan ise dedikoducuların durumlarıdır. Çünkü yüzü yere geçe geçe dedikodu yaparlar.”

Hani şâir diyor ya: “Tomurcuk gül misâli başladı ömrüm benim. Kâh ilkbahar geldi, ardından yaz oldu. Kâh sonbaharın sararmış yaprakları ile kış geldi. Aynalara bakınca, ak düşmüş saçlarım, yüzümde duran ince ince çizgilerim, ‘unutma ey insanoğlu sen burada misâfirsin’ dedi.”

Bizler şu upuzun gibi görünen ama kısacık olan ömrümüzde yaptığımız işlere ve tüm davranışlarımıza dikkat edelim. Burada olan misâfirliğimiz bitince, asıl evimize döndüğümüz zaman karşılaşacağımız sonuç, biz inananlara müjdelenen, Allah Resûlü’ne (sav) komşu olabilmek olsun.

Bir rüzgâr gibi gelir geçer ömrümüz. İki nefes arasında kalır yaşam, zaman dediğimiz şey kuş misâli uçup gider avuçlarımızdan. Gönül insanı Yûnus Emre’nin (ks) târif ettiği gibi: “Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi. Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi.”

Nuriye Eycan (Hanımefendi Dergisi Mart 2017)

Ayrıca kontrol et

Tehlikeli, Görünmez Elektro-Sis 

Cep telefonları, baz istasyonları, elektronik âletler ve yeni ‘kablosuz teknolojisi’ sağlığımıza zarar verir. Hormonal süreçler ve diğer vücut süreçleri zarar görür, hattâ bu …