Anasayfa / Editör'ün Seçtikleri / Erbain (Çile Çıkarmak)

Erbain (Çile Çıkarmak)

Erbain/Çile Çıkarmak

Prof. Dr. Süleyman Uludağ

 

Allah Teâlâ’nın rızâsını ve yakınlığını kazanmak maksadı ile maddî ve dünyevî kaygıları bir kenara koyup, mânevî ve dînî hayâtı yoğun bir şekilde yaşayarak rûhen arınmak için sâlikin kapalı, dar ve karanlık bir mekânda/hücrede kırk gün süreyle kendisini ibâdete vermesine Erbain/çile çıkarmak (çille–hişesten) veya halvete girmek denir.

Erbain çıkarmak ve halvete girmek özellikle Halvetiye tarîkatında ve bu tarikatın kollarında görülen bir uygulamadır. Rivâyete göre Halvetiye tarikatının kurucusu Ebu Abdullah Sirâcüddin Ömer yedi defa hacca gitmişti. Bir gün tenhâ bir yerde gâyet büyük ve içi boş bir çınar ağacı görüp içine girmiş. Halvet niyetiyle halkın gözünden kaybolmuş, üst üste kırk gün burada erbain çıkarmıştı. Bu çınarın kovuğunda halvete girdiği için, tesis ettiği tarîkata halvetiye denilmişti. Başka bir rivâyete göre Harizm’da ikâmet eden amcası Muhammed bin Nuru’l Halvetî, Halvet zikrine düşkündü, yeğeni Ebu Abdullah Sirâcüddin Ömer onun halîfesidir. Halvet zikri esas kabûl edildiği için tarikata Halvetiye denilmişti. Rûşeniye, Şa’bâniye, Cerrahiye, Sünbüliye, Sinaniye, Ticaniye, Uşşakiye, Mısıriye, Sivasiye, Halvetiyenin kollarından bâzılarıdır. Ebu’n Necid Sühreverdi, yeğeni Ebu Hafs Sühreverdi Kutbiddin Ebrehi Halveti silsilesinde yer alan önemli meşâyihtendir. Erdebiliye, Bayramiye ve Celvetiye tarikatları da aynı silsileye bağlıdır. Halvetiyenin yüzlerce şubesinin bulunması Erbain/Çile çıkarma uygulamasının birçok memlekete yayılmasına sebep olmuştur.

Dar, kapalı ve karanlık bir mekân olan halvethâne, çilehâne, hücre ve oda gibi isimler verilen, tekke, dergâh ve zâviyelerin bitişiğinde inşâ edilen özel mekânlarda halvete girilir. Daha evvel bazı münzevîlerin, zâhidlerin ve dindarların inzivâya çekilip kendilerini ibâdete verdikleri yerler vardır. Buralara savmaa denirdi. Fakat bu tür inzivâ hayâtı bireyseldi ve belirli bir düzeni de yoktu. Sayıları az da olsa mağaralarda, orman kenarlarında, kabristanlarda, harâbelerde ve sazlıklarda halvete çekilen münzevîler vardı. (Halvethâne ve çilehâne mîmârîsi için bk. Tanman, B. Diyanet İslâm Ansiklopedisi (DİA) XV, 383.)

Erbain çıkarma Halvetiye ve şubelerinde tarikatın esâsı kabûl edilmiştir. Kaynaklar erbain çıkarma (buna “Erbainiyye” denir) konusunda ayrıntılı bilgi verirler.

a) Halvethâne veya Çilehâne denilen dar, kapalı ve karanlık hücreye giren ve burada kırk gün kalan derviş hücreye girmeden evvel niyet eder, abdest alır, zihnini ve kâlbini dünyâ kaygılarından arındırmaya çalışır.

b) Halvethâneye şeyhin izni ve tavsiyesiyle ve onun gözetiminde veya görevlendireceği bir yetkilinin denetiminde girilir. Hücreye şeyhten ve görevliden başkası giremez.

c) Halvete giren ve çilekeş denilen (ve çile dolduran) derviş Cuma ve cemaatle kılınan namazlar için hücreden çıkar, etrâfına bakmadan namazını kılar ve yine dikkatini dağıtmadan hücresine döner. Kazâyı hâcet için de böyle hareket eder.

d) Halvet-nişin derviş halvette iken oruç tutar. Buna ilâveten tedricî bir sûrette gıdâsını azaltır. Hücreye girmeden evvel yirmi dört saatte ne kadar gıdâ alıyorsa bunu kırka böler, her gün gıdâsını kırkta bir azaltır. Meselâ ilk gün kırk lokma alıyorsa ikinci gün bunu 39’a, sonra 38’e 37’ye 36’ya 35’e …..ilh. düşürür, kırkıncı gün sâdece bir lokma ile yetinir. Bu durum hücre-nişin dervişin hâline göre ayarlanır. 48 saatte, 72 saatte hattâ daha uzun süre bir tek sahur ile oruç tutan ve iftar etmeyen dervişler de vardır. Burada önemli olan belli bir düzen içinde alınan gıdânın peyderpey azaltılmasıdır. Halvetten istenilen sonucun alınması için açlığa alışmak, mideyi boş tutmak önemlidir. (Kıllet-i Taam)

e) Halvetteki derviş mümkün olduğu kadar az uyur (halvet-i menâm), ne zaman uyku bastırırsa abdestini yenileyerek, virdini ve günlük duâlarını okuyarak uykusunu dağıtmaya çalışır. Buna rağmen uyku bastırırsa uyuklamak ve kestirmekle durumu idâre eder. Uykuyu defetmekle uğraşması ve bunun için nefsiyle mücâdele etmesi ibâdet sayılır. İbâdet, tâat hevesi ve iştiyâkını temin etmek gibi ibâdet ve amelden usanma ve bıkma hâlini defetmek de ibâdettir. Nefsin süflî arzularını kırma ve kâlbi ihyâ etmede bu husus etkili ve faydalıdır.

f) Dünyâ kelâmını azaltmak, bir zarûret bulunmadıkça konuşmamak, sükût etmek (Killet-i Kelâm) lâzımdır; lüzumsuz, anlamsız laflar ve fuzulî lakırdılar sakıncalıdır. Söz söylemede âfet, sükûtta ise selâmet vardır.

g) Gönlün Allâh’ın nazarı altında ve O’nun zikriyle meşgûl olduğunu düşünerek havâtırı (nefsin hevâ ve hevesini) zihinden silmek, sakıncalı olmayan hâtıralara ve tasavvurlara gönülde yer vermemek, geçmiş ve gelecekle ilgili şeylerle zihni meşgûl etmemek, Hâtır-ı hak denilen fikirlerin gelmesi için hâdis-i nefs denilen nefs kaynaklı hâtıraların ve hayâllerin silinmesi lâzım.

h) Devamlı Amel-Aralıksız Faaliyet: Derviş, devamlı olarak zâhirde ve bâtında kendisini ibâdet ve kulluk elbisesine büründürür. Her vakitte, o vakitte yapılması en uygun, en doğru, en faydalı olan ne ise kendisini onunla meşgûl eder. Farz, sünnet ve müstehab olan şeyleri bunlara ayrılan zamanlarda yapar. Meşâyih halvette iken özelikle “Lâ İlâhe İllallâh” zikriyle meşgûl olmak gerektiğini söylerler. Lâ ilâhe denilerek mâsivâ nefyedilmiş, İllallâh denilerek Hak Teâlâ isbât edilmiştir. Bu zikre devâm eden zâkir sâdece Mezkûr’u (Hakk’ı) düşünür. Bu sûretle Hak bâkî, mâsiva fânî olur.

I) Genellikle sülûkun başında bulunanlar zikir, ortasında bulunanlar Kur’ân tilâveti, sonunda bulunanlar nâfile namazla meşgûl olurlar. Bütün bunlar şeyhin gözetiminde yapılır. Müritten mürîde değişebilir. Kelime-i tevhid yüksek sesle söylenir.

İ) Erbain için uygun zaman ve uygun mekân seçmek gerekir, çok soğuk veya çok sıcak günler erbain çıkarmak için uygun değildir. Halvete girilen yer kalabalık ve gürültünün bulunmadığı bir yer olmalıdır. Esas gâye üzerinde yoğunlaşmak için buna ihtiyaç vardır.

j) Çilekeş derviş dâimâ abdestli olur, her namaz için yeni bir abdest alır, abdestten sonra iki rekât şükür namazı kılar.

k) Îmânını ve tevbesini yeniler.(Tecdîd-i Îmân ve tevbe)

l) Halvete girmeden üzerindeki Allâh’ın hakkını ve kul hakkını îfâ eder.

m) Aldığı gıdânın helâl ve emeğiyle kazandığı lokma olmasına önem verir.

n) Halvette murâkabe hâlinde olur, kalbini şeyhinin kâlbine raptederek ondan feyz ve meded ister, zîrâ ilâhî fetihler ve rabbânî lütuf esintileri şeyhin kâlbinden geçerek mürîde ulaşır. Dervişin mertebesi yükselince o, şeyhin aracılığına hâcet kalmadan gaybdan feyz alır.

o) Hakk’a da şeyhe de itirâzı terk eder, Hakk’tan gelen her şeye râzı olur, O’na teslîm olur, şeyhin tasarruf ve ahvâline olumlu bakar, onun velâyeti altında bulunduğunu bilir. (bkz. Suhreverd, 207-227, kâşî, 115-130, Baherzî, 190-325, Nesefi, İnsan-i kâmil, 104)

Yukarıda bahsedilen hususlar aslında tasavvufun genel esaslarıdır, erbain çıkaran dervişlere mahsus değildir. Burada farklı olan, dervişin çilehâneye girerek şeyhinin gözetimi ve denetimi altında kırk gün süreyle düzenli ve disiplinli bir şekilde bahsedilen hususları gerçekleştirmesi veya samîmî sûrette gerçekleştirmeye gayret etmesidir.

Bütün tasavvufî eserlerde riyâzetten, mücâhededen (nefse karşı cihaddan), zühdden, takvâdan, fakrdan; yemeyi, konuşmayı ve uyumayı azaltmaktan zâten bahsedilir. Bu da bir tür çiledir. Erbain ise çilenin özel bir şeklidir.

Tarîkate giren herkesin erbaine girmesi de gerekmez, sâdece halvete girmeye tâlip olanlar şeyhin bu talebi uygun görmesi hâlinde halvethâneye alınırlar. Bu bakımdan erbain çok özel bir dînî-tasavvufî hayattır. Yarışmaya giren özel yetenekli sporcuların yarışa girmeden evvel kampa girip idman yapmalarına ve askerlerden seçilen özel yetenekli neferlerin komando eğitimi almalarına benzer.

Halvethâneye girip çile çıkarmak zordur, buna herkes tâkat getiremez, tahammül ve sabredemez. Bu sebeple halvethâneye girecek olanlar şeyh tarafından dikkatli ve özenle seçilip buraya alınır ve sıkı bir şekilde kontrol edilir.

Erbain çıkarma âdeti tasavvufa, daha doğrusu bâzı tarîkatlara sonradan girmiştir, bunun meşrûiyeti meşâyihin istihsânına dayanır. Mahmud-i Kâşî diyor ki: Şüphe yok ki tasavvufta görüldüğü şekilde halvete girmek muhdes bir husus olup, bunun cevâzı meşâyıhın istihsânına dayanr. (Misbahu’l hidaye, 115)

Sûfîler halvetin her cevâzını ve meşrûiyetini göstermek için bâzı âyet ve hadislerden bahsederler. “Mûsâ’ya otuz gün vaade verdik ve buna on gece daha ilâve ettik. Böylece Rabb’ısının belirlediği vakit kırk geceyi buldu” (A’raf 7/42, Bakara 2/51, Mâide 5/26)

Sûfîlere göre Hz. Mûsâ ilâhî hitâba mazhâr olmak ve vahiy almak için kırk gün halvete çekilmiş, hiçbir şey yememiş, bu sûretle Allah ona Tevrat’ı vahyetmişti. Bu durum halvetin ve boş midenin Allah’tan ilham ve ilim almaya sâliki hazırladığını gösterir. Halvetin kırk gün sürmesinin sebebi bu olaydır. Bu esnâda alınan ledunnî ilme, irfâna ve mârifete Futuh-ı Erbainiye denilmesinin sebebi de budur. Kırk gün ihlasla kendini Allâh’a veren kimsede kâlbde gayb âlemine bakan pencere açılır. Sürenin kırk gün olarak tesbit ve tâyin edilmesinin hikmeti peygamberler ve vârislerinden başkasının bilmediği ilâhî bir sırdır. (Sühreverdi, s.208)

Allah Teâlâ Âdem’in toprağını mayalamayı irâde ettiğinde mayalama süresini kırk gün olarak takdîr etti. Hakk Teâlâ onu dünyâ ve âhireti mâmûr edecek bir kâbiliyette yarattı. Dünyâyı mâmur etmesi için onunla kendi arasına kırk perde çekti. Bütünüyle kendini Allâh’a veren, kırk gün süren halvet hâlinde her gün kırk perdeden birini kaldırmaya muvaffak olursa Allâh’ın yakınlığını kazanır, doğrudan ondan ilim ve irfan alır. Zîrâ maddî ve zulmânî perdeler kalkmış, yerini mânevî ve nûrânî (şeffaf) perdeler almıştır. (Sühreverdi, s.208)

Sûfîler, Hira mağarasında halvete çekildiği sırada Hz. Peygamber’e vahyin geldiğine, gördüğü her rüyânın sabah aydınlığı gibi doğru çıktığına özellikle işâret ederek Erbain–vahiy, Erbain-ilham ilişkisine dikkat çekerler. Hz. Peygamber’in (sav) özellikle Ramazan ayının son on günü itikâfa girmesi de bu bakımdan önemlidir.

Meşâyih tâliblere ve müridlere halveti tavsiye ederken yukarda bahis konusu edilen âyet ve hadisleri esas alır. Onlara göre halvet aslında kesintisiz ve süreklidir. Kırk gün sâdece bir başlangıç ve devamlı halvete hazırlıktır. (Sühreverdi, 212)

Dervişin talepte bulunması ve şeyhinin uygun bulması hâlinde bir mürid birden fazla erbain çıkarabilir. Onlarca erbain çıkaran dervişler ve şeyhler vardır.

Halvethâneye girmenin amacı daha ihlâslı, nitelikli, hisli ibâdet; daha doğru ve dürüst ahlak, netîce itibâriyle kâlb temizliği ve rûhî arınmadır. Bunun da gâyesi Hakk Teâlâ’nın yakınlığını ve rızâsını kazanıp O’nun mukarreb, ebrar, evliyâ ve ârif kulları arasına dâhil olmaktır. Bu da iki cihan saadetidir. (Sühreverdi, 210, 220)

Halvete girip sıkı bir disiplinle riyazete ve mücâhedeye koyulanlardan bâzılarından kâlpteki perde aralanır, böylece birtakım hikmetlere, irfâna, ilâhî sır ve hakîkatlere vâkıf ve âşinâ olurlar. Sûfîler bu hususta: Her kim kırk gün Allâh’a ihlasla kulluk ederse kâlbinden kaynaklanan hikmetler dilinden dökülür.” (Bk. Aclunî, II, 224, Sühreverdi, 207) hadîsine dayanırlar. Bu yoldan hâsıl olan ilim ve irfâna “Futûh-i Erbainiyye” derler. Çile çekerek bedeni ve nefsi za’fa uğratan, ibâdet ve zikirle rûhu kuvvetlendiren bâzı sâliklerde harikulâde hâller ve birtakım kerâmetler de görülebilir. Fakat bütün bunlar ilk dönemlerde halveti tercih eden zâhid ve sûfîlerin amacı değildi, eğer kendilerinde bu türden bâzı hâller zuhûr ederse onu saklar ve ifşâ etmekten çekinirlerdi. Sonraki mutasavvıf ve dervişlerden bâzılarında erbain çıkarmanın yegâne gâyesi keşf, gayba ittilâ ve kerâmet sâhibi olmaktır. Hakîki ve büyük sûfîler böyle bir amaç için çile çıkarmanın tehlikesine ve zararına dâima dikkat çekerek çevrelerindeki mü’minleri uyarmışlardır. (Sühreverdi, 213)

Halvete girenlerin bunun şartlarına uymaları, halvetlerini Allah Resûlü’nü örnek alarak şer’î siyâsete uygun şekilde gerçekleştirmeleri gerektiğini belirten Sühreverdi aksi hâlde halvetin ruhbanlarda, kesişlerde, brahmanlarda, bâzı filozof ve zındıklarda görülen cinsten bir çilecilik olacağını, bu yola girenlerin şeytânın oyuncağı durumuna düşeceklerini belirtir. (Sühreverdi, s.214, 216)

Halvete delilsiz ve denetimsiz, bilgisiz ve gelişigüzel girmenin yol açtığı maddî ve mânevî hasarlar, zararlar ve ziyanlar, tehlikeler haddinden ziyâdedir.

Gazâlî diyor ki: Halvet yolu nefsi arındırma, saf hâle getirme ve cilâlama; sonra da hazırlanma ve (gelecek feyzi) bekleme yoludur. Nazar ve itibâr ehli bu yolun varlığını ve bu husûsun mümkün olduğunu inkâr etmezler, nâdir hâllerde bu yolla istenen gâyeye ulaşılabileceğini kabûl ederler. Şüphesiz peygamberlerin ve evliyânın hâllerinin çoğu bu türdendir. Ama nazar ehli bu yolun sarp olduğunu, semeresini geç verdiğini, yolun şartlarını yerine getirmenin zor olduğunu söyler ve derler ki: İnsanın bu derece nefsinden alâkayı kesmesi imkânsız gibidir. Diyelim ki yola hakkı verildi ve netîce hâsıl oldu. Bu defâ da en küçük bir vesvese ve hâtırla kâlb allak bullak olur. Hadiste, mü’minin kâlbinin kazanda kaynayan sudan daha fazla altüst olduğu ve değiştiği ifâde edilmiştir.

Ayrıca bu yolu tutanların mizâcı, bedensel işlevleri ve aklî dengesi bozulabilir. Eğer nefs ilmin hakîkatleriyle eğitilmez ve düzgün hâle getirilmezse sâlikin kâlbinde birtakım bozuk hayâller peydâ olur, uzun müddet nefs ona meyleder, böylece maksada varmadan ömür biter. Bu yola girip bir tek hayâl ile nice yıllarını tüketen nice sûfîler var. Eğer bunlar fetih mertebesine ulaşmadan evvel sağlam şekilde ilim ve itikat esaslarını öğrenselerdi bu durumda nerede söz konusu hayâlin kendilerine ârız olduğunu bilirlerdi. Şu hâlde ilim yolunu tutmak daha güvenli ve maksada daha yakındır. (İhya, III, 19)

Söz konusu nazar ehline göre halvet hâli Hz. Peygamber (sav) vahiy ile fıkıh öğrendi deyip fıkıh ilminin ilhamla öğrenilebileceğini sanmak gibi bir hatâya maruz kalırlar. Bunun böyle olduğunu zannedenler kendilerine zulmetmiş, ömürlerini ziyân etmiş olurlar. Bunlar belki bir defîneye rastlarız ümîdiyle çalışıp kazanmayı terkeden kişilere benzerler. Defîne arayanlar için bu imkânsız değildir ama çok uzak bir ihtimâldir. (Gazâlî, İhyâ, III, 19)

Gazâlîye göre şeyhin, müridi hakkında çok dikkatli ve pek ihtiyatlı olması lâzım. Zîrâ tehlikelerle dolu bir yerde müridin ayağı her an kayabilir. Riyâzet/çile ile meşgûl olan nice mürid vardır ki bozuk hayâller ona galebe çalmış, o tembelleşip bunu üzerinden atma gücüne sâhip olmamıştır. Böylece yoldan çıkmış, ibâhe sahasına kaymıştır ve en dehşetli helak da budur. Bu yola giren fırtınalı bir havada tehlikeli bir gemiye binen kişiye benzer. Eğer kurtulursa din sultânı olur, hatâ ederse mahvolup gider.

Şeyhin, mürîdi hakkında ferâset sâhibi olması lâzım. Eğer mürid zekî, incelikleri fark eden bir fikir ve sağlam bir itikat sâhibi değilse onu zikir ve fikirle meşgûl etmemeli. Ona işi ve gücüyle meşgûl olmasını, herkesin okuduğu duâları okumasını tavsiye etmeli ya da onu işini gücünü bırakıp kendini zikre ve fikre veren tecrid ehline hizmetle görevlendirmeli. Böylece onun feyzi ve bereketi bunu kapsamına alır. Cihaddan âciz olanların cepheye gönderilmeleri uygun değildir. Bunların cengâverlere su taşımaları, onların atlarına bakmaları, böylece âhirette savaşçılarla birlikte haşrolunarak onların bereketinden pay almaları uygun olur. (Gazâlî, İhyâ, III, 18, 74, IV, 330)

Daha evvel de bahsedildiği gibi şeyh gözetiminde dar, kapalı ve karanlık bir hücrede kırk gün süren sistemli halvet hayâtı ve çile çıkarma fazla yaygın değildir. Halvetîlik gibi bu husûsu esas alan tarikatlar ve onların şubeleri de, erbain çıkarmayı yerine getirilmesi güç şartlara ve kayıtlara bağlamışlardır.

Sehl b. Abdullah Tüsteri mücâhade, halvet ve riyâzet hayâtiyle tanındığı için Hücvî onu mücâhede hareketinin öncülerinden sayar. Ebu Said Ebu’l –Hayar Riyazat-ı Şâkke –Mücâhedat-ı Sa’be denilen dayanılması güç bir çileli hayat yaşamıştı. Mevlânâ da başlangıçta defâlarca halvete girmiş ve çile doldurmuştu, çilekeşti.

Fakat melâmet ehli ve Nakşbendiye başta olmak üzere birçok tarîkat Erbaine ve Halvete karşı sohbeti tercîh etmiştir. Kâin-bâin, zâhirde halk ile bâtında Hak ile, el kârda gönül yârda, halvet der encümen gibi deyimler halvete karşı sohbeti tercih edenlerin kullandıkları tâbirlerdir. Mevlevîlikte ise çile bin bir gün hizmetle olur, hizmet matbahta geçer.

Abdulhalik Gucduvâni: “Ve arslandan kaçtığın gibi halktan kaç ve dâima halvetinde ol” tavsiyesinde bulunur. (Reşehat trc. 32)

Nakşî şeyhi Muhammed Murad: “Erbain çıkarmak için halvete girmek Hoca Abdülkadir Gucduvani’den günümüze kadar Nakşibendiye meşâyihinin tercihi olmamıştır. Nakşibendiye tarîkının esâsı sohbettir, cemiyettir. İmam Rabbânî, sadr-ı evvelde, yâni ilk dönemde meşâyıhından Hâlid Bağdadî, Şehrezari erbain çıkarmayı benimsemiş, mensupları da bunu devâm ettirmişlerdir. (bk. Nefâisu’s-sâihât Fi Tezyili’l–bâkiyati’s-sâlihatı Kahire, 1307, s.201)

Defâlarca Erbain çıkaran Mevlânâ, halvete girmeyi arzu eden oğlu Bahaeddin Veled’e: İslâm’da halvet ve çile yoktur, bizim dînimizde bu bid’attır, boşuna zahmet çekme, mübârek vücûdunu meşakkate sokma demiştir. (Menakibu’l-arifin Ankara,1976, 793, 475)

Mevlânâ’ya göre çile ve halvet nâkıslar içindir, kemâle ulaştıklarında buna ihtiyaçları kalmaz. (Mesnevi V, 294, 121)

İhtiyaçtan fazla ve lüzûmundan çok toplumla ihtilat hâlinde ve haşır neşir olmak iyi bir şey değildir. Bu durum genellikle gıybete, koğuculuğa, adam çekiştirmeye, dedikoduya ve fuzûlî olarak vakit harcamaya sebep olur. Fıtraten temiz olarak dünyâya gelen insanı, gereksiz olarak toplumla ihtilat hâli kirletir, onu lekeli hâle getirir, günâha ve vebâl altına sokar. Bu durumdan kaçınma anlamında halvet ve uzlet İslâm’da da tasavvufta da vardır. Bütün sûfîlerin ve meşâyihin teşvîk ettiği halvet ve uzlet budur.

Her ne kadar bâzı âyet ve hadislere dayandırılsa da sistemli ve disiplinli bir yalnızlık hâli anlamına gelen erbain ilk Müslümanların, ilk zâhid ve sûfîlerin bildikleri ve tavsiye ettikleri bir dînî yaşama tarzı değildir. Zâten bunu savunan Suhreverdi, Kaşi, Nesefi, Baherzi gibi sûfî yazarlar da bunun başlangıçta bulunmadığını, meşrûiyetini ve cevâzını meşâyıhın istihsânından aldığını açıkça ifâde etmişlerdir. Halvete karşı sohbeti tercih eden sûfîler ise halvete girmeyi kabûl etmemekle berâber, şartlarına uygun olarak bu hayâtı gerçekleştirenleri hoş görmüşlerdir.

 

Kaynakça

-Serrac, el-Luma, Kahire, 1960, s.390

-Kuşeyri, Risale, Kahire, 1966, s.84, 170, 264

-Hücviri, Keşful-mahcub, Tahran, 1338, s.145, 175

-Ebu Nuayn, Hilyetu’l-evliya, Beyrut,1967, X, 289

-Mekkî, Ebu Tâlib, Kutu’l-Kulub, Kahire, 1961, I,194-99

-Gazali, İhya, Kahire,1939, III, 18, 74, IV, 330

-Attar, Mantiku’t-Tayr, Tahran, 1345, 173, 304

-Sühreverdi, Avarifu’l-Maarif, Beyrut, 1966, 207-227

-Kâşî, İzzuddin Mahmud, Misbahu’l-Hidaye, Tahran, 1389, s.115-130

-Baherzî, Ebu’l-Mekarim, Evradu’l-Ahbab, Tahran, 1358, s.290-322

-Daye, Necmüddin Râzi, Mirsadu’l-İbâd, Tahran, 1366, s.281-299

-Mevlana, Mesnevi, trc. İstanbul, 1943. V, 121, 294

-Nesefî, Azîzuddin, İnsan-ı Kâmil, Tahran, 1362, 105

-Kaşifî, Reşehat, trc. İstanbul, 1269, s.32

-Tehanevi, Keşşafu Istılahati’l-Funun, İstanbul, 1318, 503

-Tarikat, Halvet ve Celvet Maddeleri

-Abbadî, Sufiname, 1347, 107-110

Ayrıca kontrol et

“Bir kimse sırf Allah rızâsı için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır.”

  Kıymetli Okurlarımız, Tdk yetim kelimesine “Babası ölmüş olan (çocuk), babasız” anlamını veriyor. Yetim kelimesi, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.