Ehl-i Dünyâdan İctinâb / Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu

İmâm-ı Rabbânî buyuruyor: Ehl-i dünyâ ile ihtilât semm-i kâtildir. Bu zehir ile maktûl olan kimse mevt-i ebedîye giriftârdır. Ârife teemmül için işâret kâfîdir. Onların yağlı lokmaları maraz-ı kalbînin tezâyüdüne sebeptir. Ne keyfiyetle ondan felâh ve necât me’mûl olabilir? Hazer hazer… Onların sohbetinden firâr arslandan daha ziyâde gerektir. Ve onların nîmetinden, sohbetinden, muhabbetinden ve rû’yetinden dahî ihtirâz olunmak gerektir. Yoksa helâk-i ebedî ve hüsrân-ı sermedîyi îcâb eder.

Haberde vârid oldu ki: “Kim sırf zenginliği sebebiyle bir zengine tevâzû gösterirse dîninin üçte ikisi gider.”

Endîşe lâzımdır ki, tevâzu eylemek onların ğınâsından mıdır? Yoksa başka bir şey için midir? Şek yoktur ki, ğınâsı cihetinden onun netîcesi dînin iki sülüsünün zâhibidir. Sen kande, İslâm kandedir? Ve sen nerede necât kandedir?

Şu sebepledir ki nâ-cins ile sohbet ve onların yağlı lokmasını yemek kalbi tezkîr-i mevâizden ve teakkul-i nesâyihten uzak eder. Kelime ve kelâm ile müteessir olmak isteme. Elhazer ve hazer. Ru’yetlerinden de hazer lâzımdır.

Mevâizin hulâsası ve nesâyihin zübdesi:

Ehl-i tedeyyün ve erbâb-ı teşerru’ ile ihtilâttır. Tedeyyün ve teşerru’ dahî ehl-i sünnet ve’l-Cemâat’in tarîk-i Hakk’a sâlik olmalarına merbûttur. Fırka-i nâciye onlardır. Bu gibi ricâle mütâbeatsız necât muhâldir. Ve onların re’ylerine ittibâsız necât muhâldir, felâh mümtenîdir.

Bu mânâya aklî, naklî, keşfî deliller şâhittir ki tehâllüf ihtimâli yoktur.

Eğer bilinirse ki, bir şahıs hardal tânesi kadar bu büzürkvârânın sırât-ı müstakîminden ayrılmış olsa onun sohbeti semm-i kâtil olup onunla mücâleseti zehr-i ef’î addeylemek lâzımdır. Onların sohbetinden ictinâb eylemek zarûrîdir.

Bu dîn-i mubînde peydâ olan fitne ve fesâd ol cemâatin şeâmetindendir ki, hatâ-i dünyevî sebebiyle âhiretlerini de berbâd eylemişlerdir.

“Onlar ol kimselerdir ki, doğru yolu bırakıp sapkınlığı (eğri yolu) satın almışlardır. Demek alış-verişleri onlara kazanç sağlamamış ve onlar doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara, 16.)

Yahyâ İbn-i Muâz buyurur ki:

Üç sınıftan müctenib olmak gerektir:

  1. Ulemâ-i ğâfilîn,
  2. Kurrâ-i müdâhinîn,
  3. Mutasavvife-i câhilîn.

Bir kimse irşâd vazîfesiyle meşgûl olduğu halde, onun ameli, sünnet-i Rasûlullah (sav)’e muvâfık değilse ve hılye-i şerîat-i garrâ ile mütehallî değil ise (zinhâr bin zinhâr) ondan uzak olup firâr eyleye. Ve sâkin olduğu şehirden dahî hicret eyleye… Tâ ki mürûr-i zamân ile kalbinde ibtilâ peydâ olub da îtikâdına halel gelmeye. Böyle olan kimseye iktidâ kat’iyyen câiz değildir. Her ne kadar zâhirde istidrâc kabîlinden hârikalar izhâr etse bile…

Bu gibiler öyle bir sârik-i pinhân ve şeytan tuzağıdır ki, onlarla sohbetten, arslandan ziyâde firâr eyleye…

Devam edecek…

Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (ks) Musâhabe 1 kitâbından alınmıştır.

Ocak 2021, sayfa no: 38-39

Ayrıca kontrol et

Îtidâl / Alemdar

Kullanımda îtidâl, idâre; harcama, sarfetme, ölçülü olma, israftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme mânâsına …