Bosnalı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç / Prof. Dr. Mustafa Kara

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allâh’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifâde ederek, alın teriyle birlikte hakîkatin peşine düşerler.

Bu hakîkat arayışı bâzan bir evin bir medresenin içinde bâzan bir kulübenin bir manastırın köşesinde, bâzan da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyânın hakîkatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhîbeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delîli, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır sûresinin 27. âyetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. âyette şu müjdeli tesbit yer alır: “Kulları içinde Allâh’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakîkatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir..”

İlim, genel anlamda “Allâh’ın âyetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu âyetler de Zâriyât sûresinin 20 ve 21. âyetlerine göre iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tesbitten hareketle bâzı ilimleri değerli, bâzılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden âdetâ görev taksîmi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allâh’ın Alîm isminin tecellîlerini herkes, kâbiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamânı oranında arayıp bulmaya, sonsuz muammâyı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensûb olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim, irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bâzan ülke sınırlarını aşamamış bâzan da komşu ülkelerdeki meslekdaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bâzı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş; bâzı liderler de bu “hakîkat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu tâlihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tâbiriyle “müdâhane-i âlimân”ı, yeni tâbirle “kifâyetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı devletinin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgâl edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i îlân etmiş ve bir dizi kânunlarla yolunu çizmiştir. Bu kânunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsîl eden medrese, “yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfânı temsîl eden tekke, “zararlıdır” mülâhazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tâne İmam Hatip Okulu, bir tâne İlâhiyat Fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıtâ sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı tâbirle- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bâzı dersler içinse hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyânın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dînî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duâcıyız.

Vefat yıldönümü vesîlesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zât Muhammed Tayyib Okiç’tir.

M. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 târihinde doğdu. Babası yüksek tahsîlini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululemâ muâvini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Okiç, Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesi’nde Hukuk tahsîlinden sonra Sorbon Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı.(1931) İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrad elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsü’nde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak -zaman zaman da maddî sıkıntılar içinde- ülkemizde yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefât etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O târihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayâtı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayımlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesi’nin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç’in, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsir’de İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadis’te Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makâle ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesi’nde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayımlanan bâzı eserleri şunlardır:

  1. Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)
  2. Kur’ân-ı Kerîm’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963
  3. İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara, 1981/2021 (Atlas Yayınları)
  4. Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)
  5. Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

Makâleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi dergisinde birçok makâlesi yayımlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makâle de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy.22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütübhânesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne intikâl etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 1. sayısında yayımlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 târihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof. Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devâm etmektedir. Hocamızın hayâtı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine bakılabilir.

Netîce

Hz. Muhammed Mustafâ’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece-gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allâh’ın rızâsı için yaptıklarından bizden sâdece duâ istemektedirler. Fakat gurbet hayâtının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ızdırâbını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiçbiri hatâsız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatâlarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zâtlar için ülkemizde yaşayan bâzı kimseler revâ gördükleri, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz laflarının altından nasıl kalkacaklardır? Büyük Mahkeme’de bunun hesâbını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevâbını bilmiyorum.

Mart 2021, sayfa no: 34-35-36-37

Ayrıca kontrol et

Eğitimde Menkıbe / Alemdar

Eğitimini Rabbimizden alan Cenâb-ı Kibriyâ (sav) “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel kıldı”1 buyurur.Vahyin bitimiyle, Rabbânî …