Bir Molla Kâsım Gelir

Bir Molla Kâsım Gelir

Mustafa Özçelik

Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme

Seni sîgaya çeken bir Molla Kâsım gelir

Yûnus Emre

Yûnus Emre’nin şiirlerinde anlam yüzeyde değildir. Çok katmanlı bir anlam dünyâsı vardır bu şiirlerin. Zâten nitelikli edebî eserlerin özelliği de budur. Değilse “her dem yeni” kalmayı başaramazlar ve zaman içerisinde unutulup giderler. Fakat bu çok katmanlılık dünyâsına yabancı olanlar, yüzey anlama bakarak çoğu kez okudukları metinle ilgili olarak doğru sonuçlara varamazlar. Bu da yanlış anlamalara sebep olur. Hattâ kimisi bu uğurda baş verir. Ama kendi açısından haklı olduğuna inandığı için sözünden dönmez. Hallâc-ı Mansur bunun en ilginç örneği olsa gerektir.

Yûnus Emre’nin yukarıya aldığımız beytinde adı geçen Molla Kâsım da böyle biridir işte. Yüzey anlama takılarak sözün derin mânâsını anlayamamış, hakîkatle bağını göremediği için de bağlamı içinde değerlendirememiş ve bu yüzden de Yûnus Emre’nin şiirlerini şerîata aykırı sözler olarak görüp imhâ etmek isteyen biri olarak çıkar karşımıza. Böyle yapmasında tasavvuf terimlerine bilgi düzeyinde de olsa yabancı olmasının, şâyet bilse bile bunları kabûllenmemesinin büyük payı var elbette. Ama biz önce menkîbeye bakalım: Menkîbeye göre Yûnus, üç bin şiir söylemiş. Bunları bir dîvân hâline getirmiş. Molla Kâsım adında bir fıkıh bilgini bir su kenarına oturup bu şiirleri okumaya başlamış. Bunlardan binini okumuş ve şerîata aykırı bularak yakmış. Diğer bin tânesini de aynı sebeple suya atmış. Üçüncü bine başlayınca “Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme/Seni sîgaya çeken bir Molla Kâsım gelir” beytiyle karşılaşınca hatâsını anlamış ve Yûnus’un kerâmetine inanmış. Fakat ne çâre ki elde bin şiir kalmış. Derler ki, şimdi Yûnus’un o yakılan bin şiirini gökte kuşlar ve melekler, denize atılan bin tânesini balıklar, kalan bin şiirini de insanlar okumaktalarmış.” 

Bu menkîbeye dıştan bir bakış bize, Molla Kâsım’ın sâdece zâhirî bilgileri edinmiş fakat hakîkat bilgisinden yoksun bir din bilgini olduğunu gösteriyor.  Bunun netîcesi olarak da Yûnus’un şiirlerine karşı böyle davranıyor.  Ne var ki işin sonunda hatâsını anlayarak kalan şiirleri yakmıyor. Bu da bize mecazlı sözlerin lügat mânâları ile anlaşılamayacağını, bunun için daha üst bir dile ihtiyaç duyacağımızı gösteriyor.

Bugünün Molla Kâsımları

Târih boyunca pek çok mutasavvıfın sözü gibi Yûnus’un söyledikleri de Molla Kâsım örneğinde olduğu gibi zaman zaman yanlış anlaşılmaya devâm etmiştir. En çok bilinen örnek ise Ebûssuûd Efendi’dir. Kendisi, tasavvufa tamâmen yabancı, onunla bilgi seviyesinde dahi meşgûl olmamış birisi olarak söylenen her sözde yüzey anlama takılı kalarak, tekkelerde Yûnus Emre’nin şiirlerinin okunmasını “küfr-i sarîh” görecek kadar katı bir tutum içine girmiştir. Onun itiraz ettiği şiir ise “Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşkle birkaç hûri/İsteyene ver anları/Bana seni gerek seni” dörtlüğüdür. O kendi idrak seviyesine göre bu söyleyişten cenneti küçümseme gibi bir sonuç çıkarıyor. Zîrâ cennet Kur’ân’da bir nîmet olarak ifâde ediliyor. Meseleyi böyle anlayarak böyle bir fetvâ veriyor.

Molla Kâsım’dan sonra Ebussuud Efendi de tekrar ete kemiğe bürünen “Molla Kâsımlık” anlayana ve buna sahip başka Molla Kâsımlara günümüzde de rastlamak mümkün. Meselâ bir yazar, onun deminki beyte benzer “Âşık mı diyem ben ana Tanrının uçmağın seve/Uçmak dahi tuzağımış mü’min canları tutmağa” beytini  “küfür” olarak nitelemektedir. Yine bir başka yazar “Yigirmisekiz hece okursun ucdan uca/Sen elif dersin hoca mânâsı ne demektir/Dört kitâb’ın mânâsı tamamdır bir elifte/Bâ dedirmeniz bana ben bu yoldan azarım” sözünü de Kur’ân’ı tek harfe indirgemek olarak görüp Yûnus’un bu söyleyişini “İslâm’a aykırı görüş” olarak nitelemektedir.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür elbette ama buna gerek duymuyoruz. Zîrâ meselenin özünde hem kasıt ama daha çok bilgisizlik var. Böyle düşünenler tasavvufun anlatım diline oldukça yabancı görünüyorlar. Oysa bütünlük içinde bu âyetlere bakanlar Yûnus’un böyle bir kasdının olmadığını üstelik âyetin derin anlamlarına da nüfûz ettiğini kolaylıkla görebileceklerdir. Zâten bizzât kendisi “Yûnus’un sözü şiirden amma aslı Kitap’tan/Hadîs ile dinene key bil sâdık olmak gerek” diyerek sözlerinin kaynağını Kur’ân ve hadîs olarak belirtiyor. Yine Dîvân’ında pek çok yerde ya iktibas ya telmih yoluyla pek çok âyeti ve hadîsi Türkçe olarak ifâde ediyor. Demek ki karşımızda İslâm’ın temel kaynaklarına vâkıf üstelik bunlara sâdece bilgi düzeyinde değil hâl, yaşama mânâsında da sâdık olan biri var. Öyleyse problem sözü söyleyende değil anlayanda görünüyor. Bunu anlamak için önce bir âyete sonra bir hadîse bakalım:

Konu ile ilgili Tevbe sûresinin 72. âyeti şöyledir: “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va’detti. Allah’ın rızâsı ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.”  Buhârî, Müslim, Tirmizî gibi temel hadis kitaplarında geçen bir hadis ise şöyledir: “Allah cennet ahâlisine “Ey Cennet halkı!” diye nidâ eder. Onlar: “Buyurun ey Rabbimiz!” derler. Allah: “(Size verdiğim bu nîmetlerden dolayı) râzı oldunuz mu?” diye sorar. Onlar: “Ey Rabbimiz! Hiç kimseye vermediğin nîmetleri bize verdin, daha ne isteriz ki!..” derler. Allah: “Size bundan (verdiğim bütün cennet nîmetlerinden) daha üstün bir şey vermemi ister misiniz?” diye buyurur. Onlar: “Ey Rabbimiz! Bize verdiğin bu nîmetlerden daha üstün nedir?” diye sorunca, Allah: “Rızâmı sizinle berâber kılacağım/Sizden artık hep râzı olacağım.” Buna göre hem âyette hem de hadiste en değerli nîmetin Allah rızâsı olduğu belirtiliyor.  Demek ki esas olan diğer nîmetler değil Hakk rızâsıdır. Yûnus da zâten bundan başka bir şey söylememektedir.

Bu konuda yeni zamanlarda karşılaşılan bir durum da şudur: Kimi yazarlar, Yûnus’un şiirlerinde namazdan, oruçtan yâni temel ibâdetlerden bahsettiğini kabûl etmekle berâber bunların Yûnus’un mollalık dönemine âit olduğunu, onun daha sonra dervişlik döneminde bunlara aykırı sözler söylediğini belirterek farklı bir Molla Kâsımlık sergiliyorlar. Böylece karşımıza her zaman “Molla Kâsım-Yûnus Emre” sembolleriyle bir “şerîat-tarîkat” çatışmasını çıkarmaya çalışıyorlar. Bu yaklaşımın da doğru olmadığı ortadadır. “Dört makam kırk kapı” anlayışına yabancılığın sonucudur bu tutum. Bu vesîle ile bir kez daha söyleyelim ki bu dört kapı birbirinden bağımsız değildir. Dikey bir yükselmeyi ifâde eder. Kişi diyelim namaz nasıl kılınır bilgisiyle şerîat kapısında iken niçin kılınır bilgisi ile tarîkat kapısından girer. Fakat bir sonrakine girmek bir öncekini terk etmeyi değil daha derinlikli bir süreci ifâde eder. Ancak şu söylenebilir:  Bir sûfînin şiirleri tek tek ele alındığında mârifet yolunun ilk kapısı olan şerîatla bağdaşmaz gibi görünebilir. Fakat bunlar bir bütün olarak ele alındığında durumun böyle olmadığı, Sezai Karakoç’un tesbîtiyle “kerâmet denecek ölçüde İslâm’a ve onun şerîatına uyacağı gerçeği”yle karşılaşırız. Dolayısıyla bu menkîbedeki olayı da yine mecâzına inerek yorumlamak gerekmektedir. Bu yorum ancak şöyle olabilir: Yûnus, her büyük adam gibi önce anlaşılmamıştır. Sözleri tepkiyle karşılanmış, meseleye tekil olarak bakanlar nezdinde çeşitli ithamlara mâruz kalmıştır. Fakat zaman geçtikçe anlaşılmaya başlanmış, sözleri yankısını bulmuştur.

Bir diğer açıdan ise, Molla Kâsım, Yûnus’un kendisidir. Onun “Bir ben vardır benden içerü” mısrâı bu anlamda da yorumlanabilir. İçteki ben, rûhundan insana üflemiş olan Allah olabileceği gibi, insanın doğru ve yanlış işleri konusunda uyarıcılık yapan “akl-ı selîm” yâhut “mutmain bir gönül” veya mârifet bilgisine ulaştıracak “akl-ı küllî”dir. Bunlar insanı “şu doğru, bu yanlıştır” şeklinde uyarırlar. Olaya böyle baktığımızda Yûnus’un bâzı şiirlerini yırtıp atmasını yanlış ve eksik olanı görüp onlardan vazgeçerek mükemmel olanı yakalamaya çalışmak şeklinde anlamaya hiçbir engel yoktur.

Ârif Nihat’ın Molla Kâsım Yorumu

Menkîbelerin sembolik metinler olduğu düşünüldüğünde Molla Kâsım konusu daha farklı şekilde de yorumlanabilir. İşte böyle farklı bir yorumu Arif Nihat Asya’da görüyoruz. Bu yorum Molla Kâsım’a daha farklı bir gözle bakmamızı gerektiriyor. Buna göre: “Molla Kâsım, bazı sathî hükümler hilâfına, Yûnus’u yırtıp parçalayan, çiğ, hoyrat bir adam timsâli, açıkçası ham ervah numûnesi değildir. Molla Kâsım, Yûnus’un mîrâsını şer’-i şerîf üzre ve hakkâniyetle, vârisler arasında taksîm eden bir adâlet timsâlidir ve bilerek veya bilmeyerek, gaybın emriyle hareket etmektedir. (Kâsım) kelimesi de (taksîm eden) demek olduğuna göre, bu vazîfeye son derece uygun düşmektedir. Bir nevi kassamlık yapmaktadır. Zâten Molla Ali, Molla Mehmet olmayıp da Molla Kâsım olması, bu mânâdadır. Onun adâleti sâyesinde melekler de insanlar da, balıklar da payını almıştır.”

Bu yorum, hakîkatin dört kapısının nasıl birbirine sıkıca bağlı olduğunun da bir açıklaması sayılmalıdır. Çünkü “Tarîkatla şerîatı birbirine sımsıkı bağlayan bir menkîbe karşısındayız.”  Böyle bir bütünlük içerisinde bakıldığında ise Yûnus gerçeğine dâir başka noktaları da görmek mümkün olur. O da şudur: Güllerin, bülbüllerin kendi lisanlarında zikir hâli üzre bulunduğunu idrâk edebilecek bir gönüle sâhip olan Yûnus’un sözleri elbette onlar ve diğer varlıklar için de önemlidir ve onlara da bu şiirlerden düşen bir pay olsa gerektir. Dolayısıyla bu menkîbenin diliyle Yûnus bizi; havayı, suyu, toprağı, ateşi ve yeri göğü okumaya dâvet ediyor.Çünkü var olan sâdece Allah’tır. Kâinatta egemen güç O’nun hükmü,  konuşan dil ise O’nun dilidir. O’nun dili elbette yalındır ama bu yalınlık içinde mânâ derinliği vardır. Eğer öyle olmasa idi tefsîr, hadîs diye ilimler ortaya çıkmazdı. Yûnus Emre’nin de bu tür söyleyişlerinde yaptığı; insanlara şiirleriyle Kur’ân’ın sesiyle, diliyle konuşmak olmuştur. Meseleye böyle bakmak lâzımdır.

Ağustos 2020, sayfa no: 54-55-56-57

Ayrıca kontrol et

Kanâat

Kanâat Alemdar Kanâat, az ile yetinmektir. Ama biz sonsuzluğa tâlibiz. Bitmeyen tükenmeyen nîmet istiyoruz Rabbimizden. …