Bilmek ve Anlamak / Mustafa Özçelik

Bilgi, insanoğlu için en önemli değerdir. Yüce Kitâbımız bilgiye çok önem verir ve Zümer sûresi 9. âyette “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” denilerek bilginin önemine vurgu yapılır. Ne var ki bilgi, kendi başına fazla değer ifâde etmez. Bilmeyi anlama olayı tâkip etmelidir. Çünkü anlaşılmayan bir bilgi, içselleştirilemez ve söze, davranışa dönüşmez. Zihinde sâdece yük olarak kalır. Böyle bir durumda olan kişi “bildiği ile amel etmeyen” kimse olarak nitelendirilir.

İşte bilginin inanılmaz boyutlara ulaştığı bu yeni zamanlarda insanoğlunun en büyük sıkıntısı bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bir insan her konuda bilgi sâhibi olma imkânlarına ulaşmakta fakat bu bilgi onu mutlu etmemektedir. Bu durum tamâmen, bilginin anlama dönüşmemesi/dönüştürülememesi ile ilgilidir. Bunun sebebi ise bu yeni zamanlarda bilginin ilâhî bağlamından koparılmasıdır. Böylece bilgiyi anlama dönüştüren anlayış ortadan kalkmakta ve insan bilen fakat anlamayan/anlamlandırmayan bir durumun öznesi olmaktadır.

Bilginin değere dönüşmesi

İşte Yûnus Emre gibi sûfîler, bu noktada da özel bir önem taşırlar. Zîrâ onlar, bilgi konusundaki bu temel sıkıntıyı söz ve fiilleriyle ortadan kaldıran kişilerdir. Onlar için bilgi mâlûmât değil, içselleştirilerek önce zihnî aydınlanmaya ardından bu aydınlanmayla söze, davranışa, harekete dönüşen bir değerdir. Bunun için Yûnus Emre’nin sâdece “İlim ilim bilmektir” mısrâı ile başlayan şiirine bakmak yeterlidir. Orada bilgi; önce bilmeyi bilmek, ardından kendini, gâye noktasında ise Rabbi bilmek şeklinde ele alınır. İşte bu anlayış, bilgi konusundaki bütün soruları çözer ve onu değere çevirir. Bilginin bu gözle görülmesi onu hikmete dönüştürür ve buna sâhip kişileri de bilge insanlar hâline getirir.

Âlimler ve ârifler, bu bağlamda bilim adamı ile felsefeciden ayrı bir yerde durur. Meselâ bir bilim adamı mâlûmât sâhibi olduğu bilgi alanı içinde, diyelim ki insanın veya kâinâtın nasıl meydana geldiğine dâir bize bilgiler verebilir. Aynı durum, bir felsefeci için de böyledir. Kısacası onlar “nasıl” sorusuna cevap arayan ve buldukları sonuçları bilgi olarak insanlığa aktaran kişilerdir. Ama bu “nasıl” sorusu, bahsi geçen konuyu tam olarak açıklığa kavuşturamaz. Çünkü “anlam” eksiktir. Anlam olmayınca da o bilginin bir kıymet taşıması söz konusu olmaz. Bunun için de “niçin” sorusuna ve onun cevâbına ihtiyaç vardır.

Daha müşahhas bir dille söylemek gerekirse, meselâ insan, pozitif bilgi ile bu dünyâya nasıl geldiğinin bilgisine ulaşabilir. Bu soru böylece cevap bulur ama şu sorular cevapsız kalır: “1. Niye var olduk? 2. Var oluş öncesi bir hayâtımız var mıydı? 3. Bu dünyâda neden bulunuyoruz? 4. İnsan olmanın mânâsı nedir? Ölüm nedir ve sonrasında ne olacaktır?” İşte bizi “anlam”a götüren temel sorular bunlardır. Şâyet bunların cevaplarını bulabilmişsek varoluş da ölüm de öncesi ve sonrası da anlam kazanmış yâhud anlamlandırılmış olur.

Sorular ve Cevaplar

Bu soruların olması gereken cevaplarını elbette din vermektedir. İlim, bilim ve felsefe ancak dinle irtibat hâlinde ise bize doğru bilgiler verebilir, değilse şaşırtır, yanıltır. Nitekim modern insanın en büyük sıkıntısı da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bu durum, buhran dönemlerinde önceki zamanların insanları için de böyleydi. Ama peygamberler, bu soruların cevaplarını vererek insanlığa anlamlı bir hayâtın kapısını açtılar. Onların söylediği hakîkat, vahye bağlı bir düşünmeyle hareket eden ilim adamlarıyla, mutasavvıflarla, sanatkârlarla sonraki zamanlara ulaştırıldı. Yâni onlar, bu mânâda peygamberlerin vârisleri oldular.

İşte buna göre düşünecek olursak Yûnus Emre gibi sûfîler, bize dînin, ilim adamlarının açıkladığı bilgileri anlam katına yükselten hikmet sâhibi kimselerdir. Pek çok yazımızda söylediğimiz, Yûnus Emre’ye âit şu ifâde aslında bu anlamın tek bir soruyla bile kavranabileceğini göstermektedir. Bu soru “Yûnus, sen bu dünyâya niye geldin?” sorusudur. İnsan, bu soruyu kendisine sorup cevâbını bulabilmişse hayat da ölüm de sevgi de çalışma da öğrenme de kısacası herşey anlama kavuşacaktır.

Şimdilerde yine anlam sorusunun sorulması gereken bir çağı yaşıyoruz. İnsanoğlunun bunalımı, sıkıntısı had safhadadır. Bu bunalım, insanı gözü kör, kulağı sağır, beyni idraksiz, gönlü hissiz yapıyor. Bu hâle düşen insan ise kibrin, şehvetin tutsağı olan biri hâline geliyor. Savaşlar, cinâyetler, hırsızlıklar, adâletsizliklerle kısacası bu hayâtı cehenneme çeviren herşeyle karşı karşıya kalıyor. Kendini de karşısındakini de mutlu edemiyor. Dahası bu zulümlerle sâdece insanlar değil, diğer varlıklar da karşı karşıya kalıyor. Hava kirleniyor, sular zehirleniyor, dünyâdaki canlı türleri yok oluyor, kısacası kâinâtın düzeni bozuluyor. Bunun netîcesi ise gökkubbenin üzerimize çökmesidir. Bu ise topyekûn bir felâket demektir.

Çözümü Nerde Aramalıyız?

Şimdilerde bu sorunlarla boğuşurken elbette vicdan sâhibi insanlar da çözümler arıyorlar. Ne var ki bu arayış pozitivist bilginin verilerine göre yapılırsa netîce alınamayacak demektir. Çâre, vahyin açıklamalarına dönmektir. Üstelik sâdece bilgi bağlamında değil anlam ve yorum bağlamında da dönmek gerekir. Bu da vahyi bize hem zâhiri hem bâtını ile öğreten, açıklayan ilim insanlarının, mutasavvıfların, mütefekkirlerin ve sanatkârların söyledikleri ile olabilecektir. İmam Maturîdî, İmam Gazâlî, Ahmet Yesevî, Şâh-ı Nakşbend, Yûnus Emre gibi daha pek çok isim bizim kendileriyle buluşmamızı, tanış olmamızı bekliyor.

Neden bu insanları öneriyoruz? Çünkü bunlar sâdece bilen değil bildikleriyle amel eden insanlar. Zâten bildiklerinin anlama bürünmesi amel etmelerinden kaynaklanıyor. Oysa modern zamanların bilgi aktarıcıları sâdece sözün peşindeler. Dahası adlarını andığımız isimler, meselelere sâdece siyâsî, ekonomik pencereden bakmıyorlar. Problemin görünen kısmıyla birlikte asıl olan iç yüzünü anlatıyorlar. Meselâ ahlâktan söz ediyorlar. Biliyorlar ki insan ahlâk anlamında değişmeden hiçbir problem çözülemez. Kendi iç problemini çözmeyen kişi ise başka kişilere çözüm öneremez. Önerse bile tutarlı ve gerçekçi olamaz. Böyle olmayınca da çözüm için söylenilen her söz, yeni bir problemin ortaya çıkmasına sebep olur.

Peygamber Kıssalarının Önemi

Şimdilerde görünen manzara da böyledir. Bu bağlamda Kur’ân-ı Kerîm’de geçen peygamber kıssalarının iyi okunup anlaşılması gerekir. Zîrâ bu kıssalar, bize tam da anlam arayışı konusunda yol gösterecek metinlerdir. Batı, bu noktada modern zamanlarda insanlığa bir şey söyleyemedi. Bizim düşünce iklîmimiz de epeyce bir süredir bu konuyu yeni şartların gerçekleri çerçevesinde ele alamadı. Tahkîkin yerini taklîd aldı. Bilgi, değer, eser üretimi durdu. Büyük bir suskunluğa bürünüldü. Oysa ekilip biçilmeyen tarla misâli ortada duran geçmişteki düşünce, ilim, sanat tecrübelerimiz var. Onları yeni bir okumaya tâbî tutmalıyız. Unutmayalım ki insanoğlunun hikâyesi bütün çağlarda aynıdır. Değişiklik görünüştedir. Öz aynıdır. Sünnetullâh diye bir kavramımız var. Hiçbir şey, yaratılış yasalarının dışında değildir. Öyleyse o yasalara, kurallara önce inanma, teslîm olma ardından söz, fiil olarak gerekeni yapma insanoğlunun tek çâresidir. Bu çâreye tutunduğumuzda daha âdil, barış dolu, bir arada yaşama kültürüne sâhip; üstünlüğü cinsiyette, makamda, maddede arayan değil aksine Yûnusların, Mevlânâların muhabbet, barış ve müsâmaha ve tabiî gayret, üretim, paylaşım ve sevgi iklîminde nefes alıp veren, varlığına da anlam yükleyen kişiler hâline gelebiliriz.

Aralık 2020, sayfa no: 46-47-48

Ayrıca kontrol et

Îtidâl / Alemdar

Kullanımda îtidâl, idâre; harcama, sarfetme, ölçülü olma, israftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme mânâsına …