Anasayfa / Editör'ün Seçtikleri / Bilimsel ve Teknolojik Gelişmelere Öncülük Eden Temel Sûfî Yaklaşımlar

Bilimsel ve Teknolojik Gelişmelere Öncülük Eden Temel Sûfî Yaklaşımlar

Bilimsel ve Teknolojik Gelişmelere Öncülük Eden
Temel Sûfî Yaklaşımlar
Prof. Dr. Kadir Özköse

İlmi Müslümanın yitik malı olarak gören, en büyük rütbenin ilim rütbesi olduğuna inanan, ilmin kadın ve erkek her Müslümana farz olduğu bilincinde hareket eden sûfîler farklı ilim dallarında, ilm-i bâtında olduğu kadar ilm-i zâhirde de yetkin konuma gelmeye çalışmışlar; İslâmî ilimler kadar müsbet ilimlerde de varlık göstermişlerdir. Onların bu başarıları telif ettikleri eserleriyle perçinlenmiştir. Mutasavvıflar sâdece tasavvufa dâir değil, aklî ve naklî ilimlerin her birine dâir kitaplar yazmışlardır. Gerek mensur gerekse manzum eserlerle edebî türlerin her birine uygun eserleriyle dikkat çeken müellifler olmuşlardır.

Meselâ 17. yüzyılda faâliyet gösteren 388 tarîkat şeyhinden yetmiş dokuzu 569 eser telif etmiştir. Bunlardan 285’ini Halvetî, 143’ünü Bayrâmî, 61’ini Mevlevî, 51’ini Celvetî, 18’ini Semerkandî, 8’ini Nakşî, ikisini Kâdirî, birisini ise Zeynî meşâyihı telif etmiştir (Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2001:467-468).

Mutasavvıfların başlangıçtan beri meşgûl oldukları ilimlerin başında tefsir ve hadis ilimleri gelmektedir. İlk zâhidlerin çoğunluğu muhaddis sûfîlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’in tasavvufî hayâtın temelini oluşturan hikemî ve derûnî anlamlarını idrâk etme çabası, Hz. Peygamber’in (sav) rûhî ve zühdî hayâtını öğrenme gayreti târihî süreç içerisinde sûfîlerin yegâne meşgalesi olmuştur. Gerek âyetlere gerekse hadislere yönelik işârî yorumlarıyla sûfîler İslâm medeniyetinde yatay düzeyden çok dikey boyutta katkı sağlamaya çalışmışlardır (Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2003:798-799). Ortaya konan işârî tefsirler, hadis mecmuaları ve kırk hadis şerhleri tekkelerin el kitabı olarak okunan eserleri olagelmiştir (Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2003:644). Tefsir ve hadis ilmine dâir verdikleri eserler kadar hadis okutmaya, ezberlenmesine ve öğrenilmesine ileri boyutta hizmet ettikleri bilinmektedir. Örneğin 19. asırda sürekli hadis okutan mutasavvıflar arasından Nasûhî âsitânesi şeyhi Şemseddin Efendi (ö.1249/1843), Konyalı Ali Behcet Efendi, Hoca Hüsâmeddin Efendi, Erzurum’da Hacı Ahmed Baba (ö.1311/1893) dikkat çeken önemli isimlerdir. Gümüşhaneli halîfelerinden Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’nin Geyve’de kurduğu medresede hadis okutması hadis ilmiyle iştigâlin canlılığını göstermesi bakımından önemlidir (Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2003:801-802).

17. asır Osmanlı sûfîlerinden Haydarzâde Mehmed Feyzî Efendi’nin (ö.1025/1616) hadis şerhine dâir kaleme aldığı Ravzatü’l-İbâd adlı eseri, İsmâil Rusûhî Ankaravî Efendi’nin (ö.1041/1631) Hadîs-i Erbaîn Şerhi, İbrâhim Kırîmî Efendi’nin (ö.1042/1632-33) Şerh-i Hadîs-i Emerâhu ‘atânî seb’a’l-mesânî’ adlı eseri, Hüsâmeddin Bursevî Efendi’nin Dürerü’l-Hadîs ve Şerhü’l-Erbaîn fî’l-Hadîs adlı eserleri, Aydınlı İsmail Efendi’nin Esâmî-i Ruvât adlı eseri, Abdülehad Nûrî es-Sivâsî’nin (ö.1061/1651) Şerh-i Erbaîniyyât adlı eseri, Karabaş Velî Efendi’nin (ö.1097/1685) Şerh-i Hadîs-i ‘Hubbibe ileyye min dünyâküm’ adlı eseri, Bülbülcüzâde Abdülkerim Fethî Efendi’nin (ö. 1106/1694) Tercüme-i Hadîs-i Erbaîn adlı eseri ile Muhammed Nasûhî Efendi’nin (ö.1130/1718) Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinden nakledilen hadislerin şerhi olan Mecmûatü’l-Ehâdîs adlı eseri yakın târihimize kadar sûfîlerin hadis ilmiyle ne denli yakından ilgilendiklerini gösteren önemli yapıtlardır (Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2001:469).

Tefsir ve hadis ilimleri gibi fıkıh, kırâat, felsefe ve kelâm ilimleri sahasında da hemen hemen her dönemde yetkin sûfîlerin yetiştiği ve ilgili sahalarda da yapıtlar ortaya koydukları dikkate alındığında İslâmî ilimlerin her dalında mutasavvıfların otorite isimlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Tasavvuf ve tarîkatlar müntesiplerine salt bilgi yüklemekle yetinmemişler, müntesiplerinin rûhî kıvâma ermelerini ve nefislerinin tezkiye olmasını önemsemişlerdir. Tezkiye ve tasfiye sürecinde mutasavvıfların sanat ve estetik boyutuna ayrı bir önem verdikleri bilinen bir gerçektir. Dergâhlarını mûsikî atmosferi, edebiyyat muhîti, şiir dünyâsı, sanat mektebi, estetik zevki, meslek eğitimi, ticâret merkezi, ziyâret mahalli, dostlar meclisi konumuna getiren sûfîler tekkelerini âdetâ sanat ve meslek atölyesine dönüştürmüşlerdir. Böylesi yüksek duygu ve düşünce zemînini hazırlayan dergâhlar pek çok ilim, fikir ve sanat erbâbının topluma kazandırıl­masını sağlamışlardır. Birçok edib, hatip, şâir, hattat, nakkaş, ressam, minyatür ustası, mûsikîşinas, mütefekkir, mücellit, müzehhip, ebru ustası ve daha birçok sanat erbâbı tekke, dergâh ve mevlevîhâne gibi tarîkat kurumlarında yetişmiş, yeni yetişen sanatkârlar sanat ve mesleklerini ilgili sahadaki mâhir mutasavvıflardan görerek almışlar ve kendilerini geliştirmişlerdir (Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2003:808).

Sûfî söylemin zarâfetini yansıtan en önemli edebî türler ise tasavvufî şiirler olmuştur. Hükümdarlar mâhir şâirlere paha biçilmez değer verir, onları saraylarında ağırlar, enfes şiirlere yüklü bahşişler verirken; şiirleri dilden dile dolaşan, mûsikî kıvâmında şiirler yazan, gönül ve zihin zevkini okşayan dîvânlar kaleme almış sûfîler sanatlarını sanat için değil Hakk ve halk için meydana getirmişler, şiirlerini mahviyyet ve mahfiyyet duygusunda dile getirmişlerdir (Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2003:823).

İslâmî ilimlerde, dil ve edebiyatta, sanat ve mûsikîde böylesi bir anlam örgüsüne bürünen sûfî yapıtların müsbet ilimlerde de ayrı bir zenginlikle etkinlik gösterdikleri görülmektedir. Sûfîler tasavvuf ilmini bir tür simyâ ilmi olarak niteleyip, simyâ ilmiyle metafizik gerçekliği ele alarak madde ve fizik ötesi gerçekliği incelemeyi şiâr ederlerken kimyâ ilmiyle de eşyânın maddesine ve fizik âlemine kapı aralamak istemişlerdir. Pek çok sûfînin kimyâ ilmine özel ilgi duyduklarını görmekteyiz. Halid b. Yezid’den sonra İslâm medeniyetinin ikinci kimyâcısı meşhur sûfî Câfer-i Sâdık (ö. 156/766) olarak bilinmektedir. Kimyâ ilmi sahasındaki etkisinden dolayı batı dünyâsında “Geber” olarak tanınan Câbir İbn Hayyan (ö. 199/815) ise tasavvufî kişiliğiyle ön plana çıkmaktadır. Batıda kimyâ ve simyâ çalışmaları, onun eserlerinin Latince’ye ve diğer yerel dillere tercümesiyle başlamıştır. Câbir İbn Hayyan aynı zamanda matematik ve astronomiyle de ilgilenmiştir. Filozof ve kimyâcı olarak tanınan bir diğer mutasavvıf Zünnûn-ı Mısrî’dir (ö. 245/859). Rukn-ı Ahbar, Sikah ve Kitâbu’l-Acâib kitaplarıyla tanınmaktadır. Şahîn el-Halvetî ise kimyâ ve simyâ ilimleriyle yakından ilgilenen bir Halvetî şeyhidir (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:52).

Sûfîlerin ibâdet neşesi içerisinde çalışıp sahada oldukları bir diğer ilim dalı astronomidir. Şahsî rasat ve gözlemleriyle dikkati çeken en önemli sûfî, Abdurrahman es-Sûfî’dir (ö. 376/986). Sâbit yıldızlar üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan es-Sûfî, bu çalışmalarını içeren ve sâbit yıldızların kataloğu mâhiyetinde Kitabu’l-Kevâkibu’s-Sâbiteisimli bir eser yazmıştır. İmâm-ı Gazâlî (ö. 505/1111) ise Tehâfutu’l-Felâsife adlı eserinde astronomiye âit bilgiler sunmuş ve astronomiye vukûfiyetini ortaya koymuştur. Erzurumlu İbrâhîm Hakkı (ö. 1194/1780) da Mârifetnâme, Rubbu’l-Muceyyed, Ceyyib Tahtası isimli yapıtlarında astronomiye ayrı bir ehemmiyet vermiştir (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:53).

Tasavvuf, mânevî hastalıkların mâneviyat hekimleri elinde tedâvisini sağlamayı gâye edinen bir sıhhat ilmidir. Mânevî hastalıkları maddî hastalıklar bağlamında ele alan sûfîler, mânen olduğu kadar madden de arınmak, temizlenmek, sâfîleşmek ve sıhhat kazanmak gerektiğini vurgulamışlardır. Bu bağlamda onların sağlık bilimleri ve tıp sahasında mâhir hekimler yetiştirdikleri de bilinen bir gerçektir. Meşhur sûfî hekimlerden Kutbeddin eş-Şirâzî (ö. 711/1311) tıp alanında Şerhu Kulliyyâti’l-Kânun yapıtını ortaya koymuştur. Meşhur sûfî Akşemseddin (ö. 863/1459) tıp ilmindeki maharetinden dolayı “Ruhların Doktoru” ve “Bedenlerin Doktoru”unvanlarını almış, “İkinci Lokman Hekim”lakabı ile tanınmıştır. “Risâletu’n-Nûriyye”, “Hâll-u Muşkilât” ve “Mâidetu’l-Hayat”adlı eserleri kaleme almıştır (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:56). 14. asırda yazılmış tıbbî eserlerden biri de Şeyh Cemâleddin Aksarâyî’ye (ö. 791/1388) âit bulunmaktadır (Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, 1982:21). II. Bâyezid, Yavuz Sultan Selim ve Kânûnî Sultan Süleyman dönemlerinde isminden sık sık bahsedilen, “Tabîb-i Sultânî” ve “Reîsu’l-Etibbâ” adıyla anılan ve Edirne Hastanesi başhekimi olan Ali Çelebi (ö.930/1523) ise dikkat çeken bir diğer hekim şeyhtir (Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, 1982:58-59).

Kimyâ, astronomi ve tıp özelinde sunduğum bu örnekler bahsi geçen sahalarda sıradan ve yüzeysel bilgi sâhibi olan sûfîler değildir. Bunların her biri ilgili ilimlerde mâhir ve yetkin sîmâlardır. Zîrâ İmâm-ı Gazâlî herhangi bir ilimde adından söz ettirmenin yöntemini şu şekilde beyan kılmaktadır: “İnsan herhangi bir ilim dalını en yetkili uzmanı derecesinde öğrenmedikçe o ilim dalının bozuk ve sakat yönlerini kavrayamaz. En yetkili uzmanın derecesini de aşarak o ilim dalının kendi araştırıcıları tarafından fark edilmemiş olan tehlikeli tuzakları ve gizli amaçlarını tesbît etmek gerekir.” (Gazâlî, el-Munkiz, 1990:137).

Modern bilime bir başlangıç çizmek gerekirse, Müslüman âlimler buna batılılardan daha lâyıktır. Modern bilimin öncüsü olarak bahsedilen batılı bilginlerin bile bizzat kendileri Müslüman âlimlerinden ne denli ileri boyutta esinlendiklerini her fırsatta dile getirmişlerdir. Bilim târihi açısından meseleye baktığımızda bilimsel gelişmelerin bugünkü noktaya ulaşmasında tüm insanlığın katkısı bir gerçektir. Birçok bilim târihçilerine göre, bugünkü bilimsel metotları eskiler de kullanmıştır. (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:12-14).

Bir kimyâsal teorinin, teori planından uygulama planına konmasına uygulamalı bilim veya teknik adı verilmektedir. Bilimsel yaklaşımlar ve teknolojik gelişmelerin sağlanmasında sûfîlerin ne denli önayak olduklarını Mehmet Bayraktar’ın Tasavvuf ve Modern Bilim isimli çalışmasından hareketle sekiz temel ilke bazında ortaya koymak istiyorum. Herşeyden önce, mutasavvıfların ortaya attıkları bilimsel teorilerin çoğu daha ziyâde kozmoloji ve yaratılışı ilgilendirdiğinden yapıları ve konuları îtibâriyle tekniğin konusu olamamaktadır (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:16). Mutasavvıfların uğraştıkları bilim dallarına baktığımızda bunların kimyâ ve simyâ, astronomi ve astroloji, sağlık ve tıp, fizik ve hendese, geometri ve mantık bilim dalları olduğu görülür. Bunun sebebi, mutasavvıfların herşeyin dış görünüşünden, zâhirinden çok onların bâtınını (metafizikî bilgisini) bilmek istemeleridir (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:45).

Sûfîlerin benimsediği bilim ve teknolojik gelişmelerin merkezinde onların tümcanlılık anlayışı yatmaktadır. Sûfîlerin benimsediği tümcanlılık felsefesine göre kâinatta herşey canlıdır. Dolayısıyla herşey ruh, akıl ve irâde sâhibidir. Her varlığın iki türlü canlılığı vardır. Bunlardanbirisi onun zâhirî canlılığıdır. Buna mutasavvıflar, hayvânî hayat veya hayvânî canlılık adını verirler. Bir diğeri ise bâtınî, derûnî ve içsel canlılıktır. Sûfîler buna da hakîkî hayat ve insânî hayat adını verirler. Tümcanlılık sözüyle, mutasavvıfların kâinattaki bütün varlıkları zahîrî ve bâtınî bir hayatla mecâzî değil bizzat canlı saydıklarını görmekteyiz (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:64).

Sûfîlerin bilim ve teknoloji sahasında ilke olarak ortaya koydukları bir diğer yaklaşım, bir elementi diğerine dönüştürme ameliyesi ve bakırı altına çevirme sanatıdır. Cabir b. Hayyan’a göre tüm mâden ve metaller, iki temel elementin çeşitli alanlarda karışımından teşekkül etmiştir. Bunlar sülfür ve civadır. Bütün elementler ve mâdenler, bu iki ana unsurun tabiî olarak fiziksel ve kimyâsal değişimi sonucu ortaya çıkmıştır (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:76).

Bilim ve teknolojinin gelişim seyrine ışık tutan sûfîlerin benimsediği üçüncü temel ilke, her an yeniden yaratılışın varlığı ve kozmik dansın hayâtiyetidir. Mutasavvıflar, varlığın her an ölüp yeniden dirilmesini ve her dirilişin yeni bir varlık olarak çıkışını, Allâh’ın isimleriyle ve sıfatlarıyla her an tecellî etmesine bağlamaktadırlar. Mutasavvıflara göre tecellînin iki anlamı vardır. Birincisi Allâh’ın temiz kullarının kalbine ilham ve sezgi şeklinde bilgi vermesidir. Buna “Bilgisel tecellî” denmektedir. İkincisi varlıksal tecellî olup tamâmen yeniden yaratılış nazariyesiyle aynıdır (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:80).

Bilim ve tekniğin gelişimine katkı sağlayan dördüncü yaklaşım, sûfîlerin çokça vurguladıkları çoklu evren fikridir. Müslümanlar arasında Peygamberimiz’i üstün göstermek için, “On sekiz bin âlemin” “Yüz bin âlemin” peygamberidir demek yaygındır. Gerek âyette gerekse hadiste geçen “yedi gök” ve “yedi yer” tâbirleri, uzayda açıkça birden fazla dünyâ ve göğün olduğunu bize göstermektedir (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:84).

Bilim ve teknik gelişimine ışık tutan beşinci sûfî ilke, zaman ve mekânın aşılabilirliği prensibidir. Tasavvuf; mutasavvıfın gerçek ilme sâhip olması ve bunun sâyesinde kâinâtın kurallarını ve âdetlerini öğrenerek bunların yardımıyla, bizim için olağan olmayan, olağanüstü görülen hâdiseleri göstermesi ve yaşamasıdır (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:88).

Bilimsel ve teknik gelişimin sûfîlerce ortaya konan altıncı ilkesi nûr-ı Muhammedî görüşü ve enerjinin husûle gelmesi prensibidir. Onların “Nûr-ı Muhammedî” adını verdikleri bu prensip, kâinâtın esâsı ve maddenin özüdür. Bu da bir tür enerji tanımlamasıdır. Maddenin hâl değişimi ve çeşitli şekiller alışı, diyalektik materyalistlerin iddia ettikleri gibi bizzat maddenin kendisinden kaynaklanmamakta, ondan daha ötede bir prensip olan enerjiyle bilimsel şekilde açıklanmış bulunmaktadır (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:91).

Bilim ve teknolojinin gelişim seyrinde dikkat çekilen yedinci ilke kalb gözü anlayışıdır. Sûfîlere göre baş gözünün bütün fonksiyonlarına kalb gözü de sâhiptir. Mutasavvıflara göre iki çeşit ruh vardır. Birincisi hayvânî ruh olup bunun yeri karaciğerdir. İkincisi hakîkî ruh olup bunun da yeri kalbdir. Esas hayat kaynağı bu kalb gözüdür. Enerji ve elektrik yüklüdür. Tüm vücud elektriğini ondan alır ve onun elektriği bitince tüm beden ölür. 1938’de iki anatomist, mutasavvıfların tavsif ettikleri mânâda bir nokta keşfettiler. Gözle görülmeyen, mikroskopla görülebilen bu nokta organik kalbin üst venacava ile sağ atrium’una bitiştiği yerde bulunmaktadır. Kalbin gayr-i irâdî hareketini sağlayan bu nokta, âdetâ bir ambulansın veya yangın arabasının ışıldadığı gibi, her sâniye yanıp sönen dâimî bir hareketle vücûda ışık ve enerji saçmaktadır. Mutasavvıfların, işte bunun için kalbi ‘nur’ olarak vasıflandırmaları boşuna değildir (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:91).

Sûfîlerce bilimsel ve teknolojik gelişimin önünü açmak adına geliştirilen bir diğer ilke, organik bilgi teorisi ve insanın embriyolojik gelişimidir. İmâm-ı Gazâlî el-Munkızu mine’d-Dalâl adlı eserinde insanın embriyolojik gelişim safhalarına temâs eder. İnsanda ilk yaratılan şey dokunma hissidir. Sonra görme hissi yaratılır. Daha sonra işitme hissi yaratılır. Bir sonraki aşamada tatma hissi yaratılır. Bunun üzerine yeni bir değişim devresine girer. Bunun sonucu insanda akıl etme gücü gelişir (Bayraktar, Tasavvuf ve Modern Bilim, 1989:97).

Sûfîlerin sohbetleriyle gönülleri arındırması, deneyleriyle zihinleri arındırması, sanatlarıyla becerilerini geliştirmesi pek çok eserin kaleme alınmasına yol açmıştır. Tekkeler bilimsel ve teknik gelişmelere ışık tutacak böylesi yaklaşımları ortaya koyan kitaplarla kültür târihimizin en zengin adresleri olmuştur. Tekke kütüphaneleri; bilgi, düşünce, nazariye, veri ve anlayışların ortaya konduğu kadîm geleneği ve yaşayan kültürü asırlarca aktaran güçlü ve özel kütüphanelerin de adresleri olmuştur. Asırlardır Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde irşad kandilini canlı tutan büyük âsitânelerde, devrin şartlarına göre zamanla artarak gelişen kitap koleksiyonlarının bulunduğu bilinmektedir. Bunların başında Konya Mevlânâ Dergâhı, Şeyh Sadreddin Konevî Dergâhı, Kastamonu Şeyh Şaban-ı Veli Âsitânesi, Yenikapı Mevlevîhânesi Kütüphanesi ve Bursa Mevlevîhânesi gelmektedir. Kastamonu’da Namazgâh Medresesi ve içerisinde kütüphane yaptıran Ahmed Siyahi (ö. 1291/1874) külliyesini ulemâ ve devlet ricâli için olduğu kadar edebiyatçı ve şâirler için de bir câzibe merkezi hâline getirmiştir. Bu kütüphane oğlu Ahmed Hicâbî Efendi (ö. 1306/1888) tarafından daha sonra müstakil olarak yaptırılan binâya taşınmış, bitişiğine de Cuma günleri Şifâ-i Şerîf okunması amacıyla bir derslik eklenmiştir. Medrese, kütüphane ve Şifâ-i Şerîf tedrîsi için şehrin zenginleri tarafından dört dükkân, bir değirmen ve çeşitli akarlar vakfedilmiştir.

Bursa Emîniye Dergâhı şeyhi Nakşî ve Mevlevî Mehmed Emin Efendi (ö. 1228/1813), küçük bir mescidi minber koymakla camiye çevirmiş, yanına da bir kütüphane eklemiştir. Bursa’da İncirli (Eşrefzade) Dergâhı’nda 324 kitap, Moravî Şeyh Ali Efendi Dergâhı’nda 180 kitap, Bursa Mevlevîhânesi’nde 201 kitap ile o döneme göre büyük sayılabilecek birikim oluşturulmuştur. Şeyh Said Efendi (ö. 1291/1870) tarafından Baba Efendi Dergâhı’nda 204’ü yazma, 286’sı matbu olmak üzere toplam 490, İsmail Hakkı Dergâhı’nda 101’i yazma, 71’i matbu olmak üzere 172, Hüsameddin Dergâhı’nda 46’sı yazma, 10’u matbu olmak üzere toplam 56 eser bulunmaktadır (Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2003:96-97).

Özetle meşâyih, tekkelerde kütüphaneler oluşturarak kitaplara ilgisi olan insanlara yazılı kültürü ulaştırmak konusunda önemli bir görev îfâ etmişlerdir. Özellikle merkez tekke olarak kabûl edilen âsîtânelerin birer kütüphanesi olmuştur. Bu yönleriyle tekkeler bir mâbed, bir mektep, bir imâret ve bir meşveret mahalli olmanın yanı sıra bir kütüphâne olarak da dikkati çekmektedir. Bunun en açık örneğini Konya Mevlevîhânesi oluşturmaktadır. Buranın kütüphanesinde bulunan kitapların dört cilt olarak yapılan katalog çalışmasında; tefsir, hadis ve tasavvuf kitaplarının sayısı hayli kabarıktır. Aziz Mahmud Hüdâyî Efendi’nin vakfiyesinde yer alan kütüphane ve kitapların listesinden onun bağışladığı 101 adet kitabın listesi verilmektedir. Kurulan kütüphanelerdeki kitapları korumak ve bakımını yapmak amacıyla “hâfız-ı kütüb” adıyla bir görevli tâyin edilmiştir. Bursa’da kurulan Hüsâmeddin Bursevî Tekkesi’nin bânîsi vakfettiği kitapları muhâfaza etmek için bir “hâfız-ı kütüb” tâyin edilmesini istemiş ve bu görevlinin kitapları korumak, isteyenlere istediği kitabı verdikten sonra ismini bir deftere kaydetmekle sorumlu olduğunu belirtmiştir (Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2001:473-474). Tekke kütüphanelerinde bulunan kitap listelerine baktığımızda, buralarda bulunan kitapları sâdece tasavvufî olanlar teşkîl etmemektedir. Tefsirden İslâm târihine, tıptan matematiğe, felsefeden kelâma, tasavvuftan edebiyata, dilbilgisinden lügate varıncaya kadar geniş bir muhtevâ göze çarpmaktadır. Bu da tasavvuf erbâbının sâdece bâtınî ilimle değil, sâir bütün ilimlerle meşgûl olduklarını göstermektedir.

Mart 2020, sayfa no: 10-11-12-13-14-15-16

Ayrıca kontrol et

Şehâdet

Şehâdet Alemdar İbni Ömer radıyallâhu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’tan başka …