Bâlâ Süleyman Mescidi ve Tekkesi / Nidayi Sevim

“İstanbul yalnız saltanatlı kubbeler ve minâreler şehri değil, sırlar içinde kalmış ulu bir evliyâlar şehridir. Bu mânevî ufuklar, bu büyülü manzaralar, bu ilâhî güzellikler dünyâda başka hangi şehirde var? (…) İstanbul’da “himmetleri hazır olsun”, evliyâ mı istersiniz? Mahalle içlerinde, sokak aralarında, bir çınarın gölgesinde, bir çeşmenin ilerisinde mutlakâ bulursunuz.” Böyle diyor Beynun Akyavaş hocamız, Sultânîyegâh İstanbul isimli eserinde (Akyavaş, s.16-17). Böyledir. Hakîkaten İstanbul’u, ebedî İstanbullular’ı keşfetmeye ömür, anlatmaya kelimeler kifâyet etmez.

2015 yılında yollarımız Zeytinburnu sınırları içerisinde kalan Merkez Efendi semti ile kesişti. Hazretin nûrâniyeti âdetâ semte damgasını vurmuş vaziyette. Bu feyzi bereketi her dâim yanımızda hissettik. O ki Kânûnî Sultan Süleyman Hân’ın “bizim merkez” dediği, müstesnâ, mübârek insan. Merkez Efendi Hazretleri ve Külliyesi’ne dâir daha evvel bir yazı kaleme aldığımız için burada ayrıca bahsetmeyeceğiz. Himmetleri hazır olsun. Cenâb-ı Mevlâmız o’na ve bütün geçmişlerimize rahmet eylesin inşâallah.

O dönemde, bir sene boyunca vaktimiz el verdiği ölçüde semtin civârını da keşfetmeye çalıştık. Öğlen yemeği için Mevlânâkapı’dan Sur içine girer, zaman zaman Silivrikapı’ya kadar gider, tekrar gerisin geri dönerdim. Civarda Hacı Evliyâ Câmii, Tarsus Mescidi ve Arakiyeci Ahmed Çelebi Câmii gibi daha pek çok târihî hüviyeti hâiz câmi/mescid vardır. Ancak bunlardan birisi var ki bünyesinde barındırdığı pek çok özelliği sebebiyle hakîkaten bilvesîle ziyâret edilip görülmesi gerekir diye düşünüyorum. Bu müstesnâ yapı topluluğu Bâlâ Süleyman Ağa Külliyesi’dir.

Sonradan tekke külliyesi hâline gelecek olan mekâna, ilk olarak İstanbul’un fethinden hemen sonra (1453-57) mütevâzı bir mescidin inşâ edildiği biliniyor. Silivrikapı yakınlarındaki bu mevkiye inşâ edilen mescidin bânîsi, rivâyetlere göre İstanbul’un fethine katılmış olanlardan, yâni “ni‘mel ceyş”ten ve “bölükât-ı erbaa” mensuplarından Topçubaşı Bâlâ Süleyman Ağa’dır. Rivâyetlere göre Bâlâ Süleyman Ağa, fetihten sonraki savaşlarda da topçubaşı olarak görev yapmış, hayâtının son ânına kadar gazâdan geri durmamıştır. Hayâtı hakkında fazlaca bir mâlûmât bulunmamaktadır. Burada evvelce bulunan mescidin gâyet mütevâzı, kâgir duvarlı, ahşap çatılı olduğu, yanında bir de su kuyusunun bulunduğu kaynaklarda yer alır. Yine kaynaklarda yer aldığına göre Bâlâ Süleyman Ağa ölümünden sonra bu mescid’in yanına defnedilmiştir.

18. yüzyılın sonlarına doğru buradaki mütevâzı mescide meşîhat vaz’edildiği tahmîn edilmektedir. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde ise Rifâiyye’ye bağlı Bâlâ Yokuşu Zâviyesi olarak zikredildiği rivâyetler arasındadır. Zamanla harâb olan Bâlâ Süleyman Mescidi ve Tekkesi müteaddit zamanlarda yenilemeye tâbî tutulmuş ve yapılan yeni ilâvelerle 19. yüzyılın sonlarına doğru, Nakşibendî tarîkatına bağlı, tam teşekküllü bir tekke külliyesi hâlini almıştır. Bu, tevhidhânesi, selâmlığı, sebîli, şadırvanı, derviş hücreleri, mutfağı, tuvaleti, muvakkithânesi, çeşmesi, mektebi, türbesi ve haziresi olan bir tekke külliyesidir. Câmi tevhidhâne bu dönemde eskisinden daha büyük ölçülerde kubbeli bir câmi olarak yeniden yapılmıştır.

Bâlâ Süleyman Külliyesi’nin ihyâsı için hem devrin pâdişahları hem de hanım sultanları büyük gayret göstermiş, âdetâ birbirleriyle yarışmışlardır. Bunda, Bâlâ Süleyman Ağa’nın ni‘mel ceyş’ten, yâni Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın bir yâdigâr-ı güzîdesi olmasının etkili olduğunu düşünüyoruz. Vefânın gereği de bu değil midir?! Bu minvâlde Sultan Abdülmecid’in dördüncü kadını ve Sultan II. Abdülhamîd’in analığı Perestû Kadınefendi’nin Bâlâ Mektebi olarak anılan mektebin duvarında, bugün suyu akmasa da hâlâ yerinde duran çeşme ve kitâbesini zikretmeliyiz. Oval biçimde olan, parçalandıktan sonra yeniden yapıştırıldığı anlaşılan kitâbede şu ifâdeler yer alır:

“Cennet mekân firdevsi Âşiyan Ebu’l Feth Sultan Mehmed Han Hazretleri’nin Topçubaşısı (…) bânîyi evveli Bâlâ Süleyman Ağa Hazretleri’nin rûhu kudsiyeleri içün Perestu Kadın Efendi’nin hayrâtıdır. 13 Zilkade 1313/1895”

Külliye giriş kapısı üzerinde cennetmekân Sultan Abdülaziz Hân’ın tuğrasının yer aldığı 1279/1863 târihli ve ta‘lik hatlı manzum bir kitâbe yer alır. Son derece ferah ve huzurlu bir ortamı bulunan câmi avlusunda, son dönemlerde yapıldığı anlaşılan ve birkaç basamakla çıkılan şadırvanı onun altında da tuvaletleri bulunur. Etraftaki tertip ve düzen dikkatlerden kaçmıyor. Bu ise bizi ziyâdesiyle sevindiriyor. Zîrâ buralar, insanı bezdiren şehir hayâtından kurtulup bir nebze de olsa nefes aldığımız yegâne vâhalardır. Vakit namazları dışında câmilerde görevli bulmak maalesef biraz zor. Oysa her hal ve şartta bu mekânların açık bulunması ve en az bir yetkilinin de burada bulunması gerekmez mi? Abdest almak, namaz kılmak isteyen olabilir. Dînî ve insânî bir husus hakkında bilgi alınabilir. Bunları çoğaltmak elbette mümkündür. Bunu ihmâlin telâfîsi hem bu dünyâda hem de öte dünyâda kolay olmasa gerek!..

Avluya girişte, sağ tarafta yer alan, günümüzde hanımlar namaz kılma yeri olarak da kullanılan mekân, türbe bölümüdür. Kesme ve moloz taştan düzgün olmayan bir plan tipinde inşâ edilmiştir. Dördü batıya üçü de kuzeye açılan toplam yedi penceresi vardır. Türbenin dış cephesinde basık kemerli pencereleri ile ahşap saçağı arasında uzanan, hattat Ömer Fâik Efendi’nin istifli sülüsü ile yazılmış âyet kuşağı yer alır. Bu yazı Türk hat sanatının şâheserleri arasında gösteriliyor. El hâk böyledir. Surların hemen yakınında, gözlerden ırak, mütevâzı bir câmi ve türbe üzerinde böyle bir yazı ile karşılaşacağı hiç kimsenin aklına gelmez. Kırk yıllık İstanbullu olarak biz dahi böyle bir güzellikten birkaç yıl önce ancak nasipdâr olabildik. Bu kuşakta yer alan yazılar: “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyûmdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefâatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O’nun ilminden, Kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür…” anlamına gelen Bakara Sûre-i Celîlesi 255. âyet-i kerîmesi ile “İnsan, -Keşke (âhiret) hayâtım için daha önce bir şeyler yapmış olsaydım!- der. Artık o gün Allâh’ın vereceği cezâyı kimse veremez. O’nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz. Ey îmânın huzûruna kavuşmuş insan! Sen O’ndan râzı, O da senden hoşnûd olarak Rabbine dön. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. Cennetime gir!..” mânâlarına gelen Fecr Sûre-i Celîlesi, 24-30. âyet-i kerîmelerinden oluşur.

Fazlaca cemâati olmayan câminin sâkin bir ortamı var. Özellikle türbe bölümü uhrevî havasıyla insanı alıp ötelere götürüyor. Türbe içerisinde toplam altı sanduka vardır. Sandukaların üzerindeki tanıtım levhalarına göre bunlar sağdan sola:

Bâlâ Süleyman Ağa’ya (Fatih Sultan Mehmet Hân’ın topçubaşısı), Bâlâ Süleyman Ağa’nın hanımı’na, Şeyh Muhammed Said Can Efendi’ye (Mekke-i Mükerreme Meşâyıhından), Şumnulu Şeyh Hacı Ali Efendi’ye (Nakşibendî Şeyhi Bâlâ Tekkesi’nin ilk postnişini), Şeyh Ali Efendi’nin zevcesi Ayşe Sıdıka hanım’a, Şeyh Muhammed Sadeddin Efendi’ye (Nakşibendî Şeyhi, Bâlâ Tekkesi’nin ikinci postnişini ve Bâlâ Mescidi’nin ikinci bânîsi) âittir.

Ampir üslûbunda, sekizgen prizma biçiminde bir gövde ile bunu örten bir kubbeden oluşan câmi, gayet görkemli pencereleri ile dikkat çeker. Diyebiliriz ki ilk bakışta câmiyi diğer câmilerden ayıran en belirgin özelliği pencere biçimleridir. Buradaki büyük pencereler Osmanlı mîmârîsinde pek rastlamadığımız, örneği ancak Hint-İslâm mîmârîsinde görülen türde, kaş kemerlerle taçlandırılmış vaziyettedir. Beyaz zemin üzerinde turkuaz rengiyle boyanmış pencere parmaklıkları hakîkaten görülmeye değer. M. Baha Tanman’ın “Bâlâ Külliyesi” isimli makâlesinde verdiği bilgilere göre: “Kubbe merkezindeki İhlâs sûresi Mehmed Şefik Bey’in, pandantiflerde yer alan sekizgen çerçeveli Allah, Hz. Muhammed, cihâryâr-i güzîn ve Haseneyn levhaları ise Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin kaleminden çıkmıştır. Vaaz kürsüsü üzerinde asılı duran, Hasan Rızâ Efendi’ye âit 1305 (1887-88) târihli muhteşem hilye-i şerif emsâlinin en büyüklerinden biridir. Ayrıca câmi-tevhidhânede Pertevniyal Vâlide Sultan, Perestû Kadınefendi ve aynı dönemin saraylılarından Dilbifelek ve Zihnifelek hanımlar tarafından vakfedilmiş altı adet Kur’ân bulunduğu, söz konusu mushaflardan birisinin ta‘lik hatlı, ikisinin Kayyûmzâde Seyyid Mehmed Sâlih, birisinin de Hatibzâde Mehmed Reşid imzâlı olduğu bilinmektedir. Bunların yanı sıra bir sancak-ı şerif, iki Kâbe örtüsü, sedefli rahleler ile Hasan Rızâ Efendi imzâlı iki hilye-i şerif daha bulunduğu kayıtlıdır…” (Tanman, s.654-555) Harim bölümü kilit altında olduğu için biz bu eserlerin varlığına şâhit olamadık. Demir parmaklıklar arkasından seyretmekle yetindik. Eserler hâlâ burada mı? Varsa ne kadarı burada? Şâyet kaldırıldı ise nereye ne zaman kaldırıldı maalesef bilgi edinemedik.

Bâlâ Süleyman Ağa Külliyesi’nin ziyâdesiyle dikkat çeken diğer bir bölümü ise Tekke Maslağı sokağının batı kenarı boyunca kuzey-güney doğrultusunda uzanan sebil, muvakkithâne, çeşme ve şadırvan grubudur. Ahşap saçağı altında, yapının bütün cephesi boyunca devâm eden ta‘lik hatlı, 1309 (1891-92) târihli manzum kitâbe Üsküdarlı Ali Rızâ Efendi’ye âittir. Ortada barok tarzının güzel bir örneği olan çeşmenin sağında ve solunda ise sülüs hat ile “Rabbleri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.” anlamına gelen, İnsan Sûre-i Celîlesi, 21. âyet-i kerîmesi ile “Hayâtı olan her şeyi sudan yarattık” anlamına gelen Enbiyâ Sûre-i Celîlesi, 31. âyet-i kerîmesi yer alır. Ömer Fâik Efendi’nin eseridir.

Tekkelerin 1925’te kapatılmasından sonra külliyenin çekirdeğini oluşturan câmi-tevhidhâne bölümleri kullanılmadığından dolayı pek çok örneği gibi maalesef bakımsız ve harap vaziyete düşürülmüş. 1950’li yıllarda restorasyonu için bir girişimde bulunulmuş ise de pek randıman alınamamış. Son dönemlerde câmi-tevhidhâne ile türbesi esaslı bir şekilde restorasyona tâbî tutulmuş olup yapı topluluğunun bir bölümü günümüzde ibâdete ve ziyârete açık vaziyettedir. Bir bölümü diyoruz zîrâ külliyenin sebil, muvakkithâne, çeşme ve şadırvan bölümünü oluşturan kısmı hâlen içler acısı vaziyettedir. Çatısının kiremitleri kırılmış, saçakları çökmüş, yapı âdetâ virâneye dönmüş durumdadır. Şadırvanı oluşturan altı adet ayna taşındaki musluğun yerinde yellerin estiği zannediyorum tahmîn edilebilir bir durumdur. Câmi ve türbe bölümü restorasyona tâbî tutulurken burası neden dâhil edilmemiş? Anlaşılır gibi değil! Bir an önce restorasyon kapsamına alınıp ihyâ edilerek yapı/külliye bütünlüğünün muhâfazası sağlanmalıdır diye düşünüyoruz.

İstanbul’un târihî semtlerini, özellikle sur içi bölgelerini ziyâret ediyorsak ayrıntılara özen göstermemiz gerekiyor. Meselâ mütevâzı bir câmiye rastladığımızda târihini soruşturup, inşâ tabelasını ısrarla arayıp bulmalıyız. Zîrâ bu yapı veyâhut bahçesi, Beynun Akyavaş’ın da işâret ettikleri gibi bir Horasan erenine veyâhut Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş ve İstanbul’un fethinde şehit düşmüş bir mücâhide ev sâhipliği yapmış olabilir. Aynı şekilde, etrâfı yer yer yıkık bir duvarla çevrilmiş, içerisinde yeşile boyanmış birkaç taş da görebiliriz. Burada da Hazret-i Hâlid İbn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Radıyallâhu anh Hazretleri’nin bir sefer arkadaşı medfun olabilir. Kim bilir?!

Farklı mîmârî özellikleri bulunan, avlusunda ni‘mel ceyş’ten ulu bir zâtı barındıran bir güzel câmiyi, tekke külliyesini keşfetmek istiyorsanız sizi Bâlâ Süleyman Ağa Külliyesi’ne dâvet ediyoruz…

Yararlanılan Kaynaklar:

Beynun Akyavaş, Sultanîyegâh İstanbul, TDV Yayınları, Ankara, 2005.

M. Baha Tanman, “Bâlâ Külliyesi”, TDVİA, İstanbul, 1991.

Ocak 2021, sayfa no: 54-55-56-57-58-59

Ayrıca kontrol et

Îtidâl / Alemdar

Kullanımda îtidâl, idâre; harcama, sarfetme, ölçülü olma, israftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme mânâsına …