Anasayfa / Editör'ün Seçtikleri / Ahlâk ve Hakîkat

Ahlâk ve Hakîkat

Tasavvufun iki yönü ve iki yüzü var: Bunlardan biri Mevlâ ile kulu arasındaki hususlardan bahseder; velî ve sufî ibâdeti, zikri, duâyı, ilâhî hakîkatleri, sırları, hikmetleri ve tecellîleri araştırır, bunlara vâkıf olmaya ve bunları tahakkuk ettirmeye çalışır. Buna tasavvufun tahakkuk yönü ve yüzü denir, buna tasavvufun hikmet, ma’rifet ve irfan boyutu da denir. Tahakkuktan maksat ilâhî hakîkatlerle tanışmakla kalmayarak bunları yaşamak, dînî hayâtın esâsı ve mânevî hayat tarzının bir parçası hâline getirmektir. Bu anlamda tasavvufa “Hakîkat”, Sûfîlere de “Ehl-i Hakîkat, Ehl-i Tahkik ve Muhakkik” de denir. Üç dil var: İlim dili, Hakîkat dili, Hak dili. İlim dili şerîat/zâhir dilidir. Hakîkat dili kulu aracısız ilâhî sırlara ulaştırır, Hak dile ulaşmanın yolu yoktur. Sûfîler şerîatla tasavvufu, zâhirle bâtını muhkem bir şekilde birbirine bağlamak için derler ki: İlim/şerîat tümüyle hakîkattir, hakîkat/tasavvuf da tümüyle ilimdir. “Şerîata muhâlif olan her hakîkat küfürdür.” “Hakîkat üç türlüdür: İlimle olan hakîkat, yanında ilim bulunan hakîkat ve ilmi aşan hakîkat.” (Serrac, 286-87,413, Kuşeyri, 240)

Tasavvufla ilgili pek çok târif sûfîliğin tahakkuk ve hakîkat yönüyle ilgilidir. Bunlardan birkaçı:
Cüneyd: “Tasavvuf, (mâsivâdan) alâkasız bir şekilde kulun Allah Teâlâ ile olması hâlidir. Tasavvuf; Hakk’ın seni (benliğini, senliğini) sende öldürmesi, kendisiyle yaşatmasıdır.” Şiblî: “Tasavvuf kaygısız bir şekilde Allah’la (cc) birlikte olma hâlidir.” Ma’rûf Kerhî: “Tasavvuf (ilâhî) hakîkatleri içine sindirmendir.” Ruveym: “Gönlü, Hakk Teâlâ’nın irâdesine göre salıvermektir.” (Kuşeyri, 550-57)

Görüldüğü gibi bu târiflerde sâdece Hakk ve kulu vardır, halk ve mâsivâ yoktur. Hz. Peygamber (sav) “Benim Allah’la öyle bir vaktim vardır ki bu vakte ne bir melek ne de bir resûl sığar” demiştir. (Acluni, II, 173)

Sûfîliğin halk ve huluk/ahlâk yönüyle ilgili birkaç târif:
Muhammed el-Cerîrî: “Tasavvuf her türlü iyi huyları edinmek ve her nevi kötü huylardan arınmaktır.” el-Kettânî: “Tasavvuf ahlâktır, ahlâk itibâriyle senden ileride olan tasavvuf itibâriyle de senden ileridedir.” Ma’rûf Kerhî: “Tasavvuf halkın elinde avucunda bulunan şeylere göz dikmemektir.” (Kuşeyri, 550-557)

Aslında tasavvufta Hakk ile halk birbirinden fazla ayrı değildir. Çünkü sûfîler ahlâk itibâriyle halkla iyi ilişkiler içinde iken de Hakk ile birlikte olurlar. Zîrâ tasavvuf Allâh’ın vasıflarıyla vasıflanmak ve Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır.” (Kuşeyri, 178, 604, 655, Serrac, 167, Gazali, İhya IV 298, 345, el-Maksadü’l-aksâ, 32, 110)

Sûfîler ibâdet ve tâat yolu ile birlikte ahlâk ve edeb yoluyla da Hakk’a vâsıl olmaya çalışırlar. Tasavvufta birinci derecede önemli olan ibâdet ve ahlâktır, keşf ve kerâmetin önemi bundan sonra geldiğinden: “İstikamet kerâmetten üstündür.” (Kuşeyrî, 441) Zâten “En büyük kerâmet sâlikin kötü huyunu iyi huya dönüştürmesidir.” (Serrac, 400, 441, Kuşeyrî, 679) derler.

İbâdet itibâriyle Hakk–kul, ahlâk itibâriyle Hakk-halk ilişkisine samîmî sûrette bağlı kalmak şartıyla tasavvufu Gazâlî’nin İhyâ’sı, İbn Arabî’nin el-Futûhâtü’l-mekkiye’si ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde olduğu kadar, hattâ daha fazla genişletmenin yolu dâimâ açıktır.

Muâmele İlmi-Mükâşefe İlmi
Tasavvuf nereye kadar sözdür, yazıdır, kitaptır ve ilimdir? Hangi noktadan sonra dînî anlamda hâldir, mânevî zevk ve tecrübedir, yaşanan hayat tarzıdır; mânevî hakîkat ve ma’rifet/irfândır?

Sûfîler yukarıdaki ayrımı genel olarak kabûl etmekle berâber birinin başlayıp diğerinin bittiği noktayı tesbitte farklı görüşler ileri sürerler, bâzıları iki durum arasında bir ara sahanın bulunduğundan bahseder, birinci sahada bulunanlara bidâyet ehli, ikinci durumda bulunanlara nihâyet ehli, ara sahada bulunanlara ehl-i vasat veya evâsit derler. Bu üç sahanın sınırları değişken olduğundan sûfîlerin mizaç ve meşreplerine göre değişir. (Sühreverdi, 531, Abbâdî, Sûfîname, 45, 135)

Gazâlî’ye göre tasavvuf ilmi biri muâmele, diğeri mükâşefe ilmi olmak üzere iki kısımdır. Muâmele ilmi sabır, şükür, havf-recâ, rızâ, zühd, takvâ, kanâat ve ihsan gibi kalbin hallerinden, ayrıca bunların zıdları olan yakınma, nankörlük, kin, nefret, husûmet, hased ve ihânet gibi kötü huylardan bahseder; gâye kötü huy ve amelleri iyi huy ve amellere dönüştürmektir. Bu da riyâzet ve mücâhede yoluyla kalbi tasfiye ve rûhu tezkiye etmek, günah kirinden ve kötülük pasından arındırmak sûretiyle gerçekleşir.

Mükâşefe ilmi: Buna bâtın ilmi ve hafî ilim de denir. Bu da kalp temizliği ve rûhî arınma netîcesinde kalbte zuhûr eden bir nur olup bu nurla sâdece adları bilinen, mâhiyetleri ve hakîkatleri mâlûm olmayan, üzeri örtülü ve kapalı mânâlar ve hususlar açık hâle gelir. Bu bilgiler ne kitaplara yazılır ne de dille anlatılabilir. Allah Teâlâ’nın lütfu ile bu ilimden nasip alanlar bunu aralarında müzâkere edebilir, gizli gizli konuşabilir, özel işâret ve temsillerle bundan bahsedebilirler. (Gazâlî, İhyâ, I, II, 26) İlim sudurdadır suturda değil veya tadan bilir, tatmayan bilmez, deyimiyle anlatılan tasavvuf ilmi, daha açık bir ifâde ile ma’rifet ve hakîkat budur.

Gerek muâmele ilmi gerekse mükâşefe ilmi olması dolayısıyla tasavvuf ilmi, diğer bir deyimle ‘irfan İslâm’ın özü/lübbü, rûhu, cevheri, mayası/hamîri, zübdesi/kaymağı ve hulâsasıdır’ dediğimiz zaman bunu kastediyoruz

Sûfîlik hangi anlamda İslâm’ın özü, rûhu ve cevheridir, sorusunun cevâbını doğru anlamak gerek. Sûfîlik kitap ve sünnete mutâbık sahih itikat, bid’atlardan arınmış ihlâslı ibâdet, doğru ve dürüst ahlâktır. Tasavvuf tevhiddir, ibâdet, amel ve itâattır, takvâdır, ihlâstır, ihsandır, zühddür, Allah sevgisi ve Allah korkusudur. Bütün bunlar ve benzeri diğer hususlar muâmele ilminin konusudur. Mükâşefe ilmi ve irfan ise muâmele ilminin mahsûlü ve semeresidir; sûfîliğin bâtın ve sır tarafı, herkese gelişigüzel açılmaması gereken özel tarafıdır. Bu anlamda sûfîler ve evliyâ özel bir zümredir, yegâne gâyeleri Allah Teâlâ’nın yakınlığını ve rızâsını kazanmak maksadıyla dînî hayâtı içten, derinden ve yoğun olarak yaşamaktır.

Kur’ân’da ve sünnette var olan şekliyle, yâni itikad, ibâdet, takvâ, ihsan, Allah korkusu ve sevgisi, düzgün ahlâk anlamında İslâm’ı yaşamak -ki biz buna sûfîlik diyoruz- zâten her mü’mine farzdır, hakîkî dindarlık da zâten budur.

Sûfîler dînî hayâtın farz kısmıyla yetinmezler, daha ileri giderek ve daha yoğun bir şekilde tatavvu ve nâfile denilen ibâdetlere, âdâb ve erkâna da önem verirler. İbâdetlerin nâfile kısmına özen göstermeleri onları başkalarından farklı hâle getirir.

Mükâşefe ilmi dediğimiz safhada iç aydınlığına kavuşup hakîkat, ma’rifet, hikmet ve irfan sâhibi olmaları onların en özel ama aynı zamanda gizli (kişiye özgü mahrem) hayatlarıdır.

Gerek zâhid ve sûfîlerin gerekse tarîkatların ve sûfî zümrelerin birbirinden farklı fikirleri, görüşleri, kanâatları, dindarlıkları, özellikle tarîkatların ve tekke ehlinin yekdiğerinden ayrı ve değişik zikirleri, virdleri (evrâdı), âdâbı ve erkânı elbette ki İslâm’ın özü ve rûhu değildir, öyle olsaydı aralarında ayrılığın gayrılığın söz konusu olmaması lâzım gelirdi. Bahsedilen hususlar usûl (temel esaslar) olmayıp teferruattır. Fer’î ve tâlî hususlardır.

Sûfîler ve tarîkatlarla ilgili olup teferruât (fer’iyyât ) dediğimiz hususlar her ne kadar İslâm’ın özü ve mayası değilse de bu özün ve mayanın çeşitli şekilleri, tezâhürleri, tecellîleri, akisleri ve renkleridir. Öz ve rûhun kokusu ve renkleri söz konusu teferruatta kendini belli eder. Bir ağacın meyvesi çiçeğini, çiçeği tomurcuğunu, tomurcuğu dalını, dalı ağacın gövdesini, ağacın gövdesi kökünü yansıttığı, ona bağlı olduğu ve ondan kaynaklandığı gibi sözü edilen hususlar da İslâm’ın özünden kaynaklanır ve dâimâ bu öze bağlıdır. Teferrut zamâna, mekâna ve tarîkatlara göre değişse de öz dâimâ kendi kendinin aynı kalır, hiç değişmez, sûfîler ve tarîkatlar da öze bağlı kalarak ihtiyâca göre kendilerini yenileyebilir ve yeni baştan inşâ edebilirler. Önemli olan öze ve köke olan samîmi ve sıkı bağlılıktır.

Özün bir şekilde ayrıntıda, kökün gövdede ve dalda devâm etmesi itibâriyle sûfîliği fıkıh veya kelâm ilmine benzetebiliriz. Mesela fıkhın temel meseleleri Kur’ân ve sünnette vardır. Bu meselelerde birleşen/ittifâk eden fakihler kitap ve sünnetteki temel meseleler doğrultusunda ve etrâfında istinbat, istihrac, kıyas ve ictihad denilen bir yöntemle ihtiyaç duyulan pek çok yeni dînî/fıkhî hüküm ortaya koymuşlar ve bunların çoğunda da ihtilâf etmişlerdir. Öyle de olsa fıkhın özü ve rûhu olan Kur’ân’daki temel meselelerin rengi ve kokusu fer’î hususlara bir şekilde yansıdığından ictihadlar da dinden kabûl edilir. Fakat bu ictihadlara uymak mecbûrî değil ihtiyârîdir, dileyen dilediği mezhebi tercih etmede serbesttir. Çünkü ictihadla sâbit olan bir dînî hüküm kat’î değil zannîdir. Vahiy ile sâbit olan hükümler ise kesindir.

Kelâm ilminin ana meseleleri Kur’ân ve sünnetten alındığından kesindir ama kelâm âlimlerinin nazar ve istidlâl adı verilen kendilerine özgü bir yöntemle ürettikleri fikirler ve ortaya koydukları hükümler zannî olup bağlayıcı bir niteliği yoktur. İmam Eş’ârî ile İmam Matûridî’nin bâzı akaid konularda farklı görüşlere sâhip olmaları bundandır.

Meşâyih ve tarîkatlar arasındaki farklılıklar da fıkıh ve kelâm ilimlerindeki farklılıklar gibidir. Meşâyih arasında meşreb, meslek ve kanâat farklılıkları çoktur, meselenin doğru anlaşılması hâlinde görüş ve kanâatların farklılığı dînî hayâtın zenginliğidir.

Muhammed Bahaeddin ilâhî hakîkatleri kalblere nakşetmede, Abdülkâdir Geylânî tasarrufta ve imdatta, Ahmed Rifâî ilâhî fütuhat ve kerâmette, Ahmed Bedevî merhamet ve şefkatte, İbrahim Desuki cömertlikte ve keremde, Mevlânâ aşk ve muhabbette, Sühreverdî mahv ve gaybette, Hızır Yahya riyâzet ve mücâhedede, Necmeddin Kübrâ vecd ve cezbede, İbn-i Arabî irfan ve kemâlde temâyüz etmişlerdi. Bunlardan her birinde belli bâzı nitelikler ve fazîletler diğerlerine göre daha belirgin ve daha açık bir şekilde kendini göstermiştir. (Câmiu’l-usul, 19, Hocazade, Hadikutü’l-evliya, 94) İslâm’ın özü ve rûhu olmamakla berâber bu özden ve kaynaktan fışkıran hususlar olarak görülmesi gereken söz konusu vasıflar ve fazîletler hem tasavvufun hem de dînî hayâtın serveti ve zenginliğidir, bize kalan önemli ve değerli bir mîrastır.

Prof. Dr. Süleyman Uludağ 

Kaynaklar
Asım Efendi, kamus trc. İstanbul, 1305, III, 672-77, IV, 410-12
Râğib, el-Müfredât, Kahire, 1961 s. 343, 331
Gazâli, ihya, Kahire, 1939
Râzî, F. Levamiu’l-beyyinât, Kahire, 2000
Suyutî, el-itkan, Kahire, 1951
İzmirli İ. Hakkı, Yeni İlm-i Kelam, İstanbul, 1341
Tehanevi, Keşşafu istılahati’l-Funun, İstanbul, I, 1318
İbn Haldun, Mukaddime, Tunus, 1984, s.586
İbn Haldun, Şifâu’s-sâil, Ankara, 1958, s. 48-54
Ebu Tâlib Mekkî, Kutu’l-kulûb, Kahire, 1961
Sühreverdî, Avarifu’l-maarif, Beyrut, 1966
Abbadi, Sûfîname, Tahran, 1347
Gümüşhanevi, Ahmed Ziyaeddin, Camiu’l-usul, Kahire, 1298
Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadikatu’l-evliya, İstanbul, 1320.

Ayrıca kontrol et

Îman ve Sâlih Amel Bütünlüğü

Îman ve Sâlih Amel Bütünlüğü Servet Yalçın Bâzı âlimlere göre îman, sâdece kalp işidir. Bâzı …